Ara
17
2008
Birtanem

Bu kelime çocukluğumdan beri kafamı karıştırmıştır. Eğer birisi senin birtanen ise, o tektir; sadece ona demen gerekir. Hayatımızdaki “birtane“yi çok özenli seçmemiz gerekiyor kanımca. Halbuki evimize misafir geldiğinde onların çocuklarına annem “birtanem” derdi. Ama aynı zamanda bana da “birtanem” derdi. Yolda bir tanıdığını gördüğü zaman ona da “birtanem” derdi. O kadar küçük yaşta bunu nasıl düşünürdüm bilmiyorum ama “birtanem“in sadece bir kişiye denilmesi lazımdı! Adı üstünde “bir“tanem.. O yaşlardan belliymiş ayrıntıcı bir kız olacağım. Büyüdükçe okuldaki öğretmenlerimin de değişik öğrencilere “birtanem” dediklerini duyardım ve bana demelerini istemezdim. Bir gün bir öğretmenim bana da dedi.. İçimden “hayır, yalan söylüyorsun ben senin birtanen değilim, senin birden çok birtanen var ama bu olmamalı, bana olmadığım bir şeyi söyleme!” demek istedim çok ama diyemedim tabi :)

Artık çocuk değilim. Ama hâlâ aynı soru işareti var kafamda. Geceleri uyuyamıyorum bu soruyu düşünmekten. Yemek yiyemiyorum. Sokağa bile çıkmak istemiyorum. Oturup bunu düşünmekten hiçbir şey yapmaya fırsatım kalmıyor. Ama cevabı bir türlü bulamıyorum. Biri bana yardımcı olabilir mi? :ühüh:

Ara
13
2008
Bloglardaki Durgunluğa “DUR!” Demenin Zamanı Geldi!

Geldi de geçiyor bile… Hepsi bir anda mı durgunluk dönemine girer anlamıyorum ki.. Ekonomik kriz vurdu diyeceğim, alakasız olacak, olmayacak.. O yüzden demiyorum -ne güzel de demedim-.

tembelZamanım olduğunda oturup blog okumaya karar verdiysem tercihlerimde ön sıralarda yer alan www.sertalpbilal.com‘un sahibi Bilal’in mimlemesi sayesinde aşağıdaki soruları cevaplayarak uzun zamandan beri değinmek istediğim konu hakkında yazacağım:

1- Sizce son dönemde Türk bloglarındaki durgunluk fark edilir düzeyde mi?
2- Cevabınız evet ise, sizce bu durumun nedenleri neler?
3- Bu durgunluğu gidermek ve üretilen içeriğin kalitesini yükseltmek için Türk blog yazarları olarak neler yapmalıyız, nelere dikkat etmeliyiz?
4- Eklemek istedikleriniz.

Gelelim benim cevaplarıma:

1- Konuya girişimden de belli olduğu üzere, geçmiş zamanlara oranla çoğu sitede gözle görülür bir durgunluk var. Kendi adıma konuşursam tembellik demek daha doğru olur.

2- Blog sahibi öğrenciler ise, kesinlikle ders yoğunluğu ve sınavlar çok önemli bir etken. Arkadaşım Cem (iyiinsan, karşılaşır karşılaşmaz benden oklava yiyecek olan insan da diyebiliriz :oklava: ) bana üniversite 1. sınıftayken bu siteyi açtığında yaz dönemiydi ve yapacak hiçbir işim yoktu nerdeyse.. Habire yazıyordum.. Aklıma ne gelse yazıyordum ama sağlam da yazıyordum. Eski yazıları açıp baktığımda, 2006′da yazılmış yazılara göz gezdirdiğimde gerçekten de büyük tat alıyorum. Ama şimdi son sınıf öğrencisiyim ve uğraştığım bir sürü iş var. Bir yandan staj araştırmaları, kabul durumunda staj koşuşturmacaları, sınavlar, okulda asistanlık, master araştırmaları, master için girilecek olan sınavlara çalışma, belgeleri toplama ve daha yazarken bile yorulacağım için yazmamaya karar verdiğim birçok şey. İkinci sebep olarak Bilal‘in de değindiği teşvik meselesi. Gelen yorumlar beni teşvik edici nitelikteyse daha bir yazasım geliyor. Ama bazen böyle bir durum olsa da zamanım olmadığından yazamıyorum, içimde patlıyor :^) Üçüncü olarak diyebilirim ki, tam yazasım geliyor ama aklıma bir konu gelmiyor :ühüh:

3- Hem durgunluğun giderilmesi hem de kalitenin artırılması biraz zor. Bu, bir malın hem fiyatının düşürülmesini hem de kalitesinin artırılmasını istemek gibi bir şey. Ama yine de imkânsız değil tabii ki. Öncelikle daha çok boş zaman gerekiyor. Önem sırasında üstlerde yer alan işlerin bitmiş olması lazım ki bu da çok zor :ühüh: Kendi adıma konuşursam kesinlikle arada bir beni dürtüp “Pişştt, Tığç! Kendine gel! Kalk yazı yaz!” demeniz gerekiyor eyy arkadaşlar! Bu konuda ilk sıralarda yer alan Serhat (NOFEAR), Serkan (TOXIC) ve Gözde’ye çoook teşekkür ediyorum. Ne zaman siteyi boşlasam kendime getiriyor bu arkadaşlar beni. Sağolun, varolun efendim :M Kaliteyi artırmak konusuna gelince.. Kaliteli yazmak için kaliteli düşünmek gerekir. Kaliteli düşünmek de yine zaman gerektiriyor bence. Bütün sorun ZAMAN, ZAMAN, ZAMAN!!! -Napolyon ile ters düşeceğim ama :^)-

4. Eklemek istediğim konuya gelince.. Aklımda 4 tane konu var. Hepsini de yazmayı düşünüyorum. Ama sadece düşünüyorum. Ne yapmalıyım ben çok çaresizim? :ühüh:

Yazıma burada son verirken yine bir muzurluk geldi aklıma.. 1. soruya “hayır” cevabını verseydim n’olacaktı? :Ç :Ä

Kas
24
2008
İletişim Kopukluğu

Önümde 3 tane tarif edemeyeceğim zorlukta sınavlarım varken ben neden oturmuş bu yazıyı yazıyorum anlamadım; ama kendimi tutamadım da çünkü bu olayı sıcağı sıcağına yazmasaydım içimde kalacaktı. İki tane arkadaşım var. Birbirlerinden hoşlanıyorlardı ama söyleyemiyorlardı. İkisi de bana söylüyordu :Ç [Şimdi her şey açığa çıktığı için rahatlıkla yazabiliyorum.] Bunların hikâyesini anlatayım sizlere…

Kız olana Duru diyelim, erkek olana da Metin. Aynı olayı ikisinin ağzından dinledim.. Önce Duru’dan başlayalım:

“Ya Tuğçe, bana ilgisi yok bence. Ben büyütüyorum herhalde. Bak şimdi, anlatayım.. Bu beni Facebook’tan eklemiş fazla bir muhabbetimiz olmadığı halde ama şimdi herkes herkesi ekliyor onun için bir şeye yormadım bu olayı. Ama sonra mailler filan attı Facebook’tan. Biraz mailleştik samimiyetimiz olmamasına rağmen. Maillerinden bir tanesinde Facebook’un chat’inde bir arkadaşıyla konuştuğunu ima eden bir şey yazmış işte chat’i eleştirmiş filan. Belki bu ‘Facebook chat’ine gir de orada konuşalım maille zor oluyor‘ demek istedi ama ben tam tersine girmedim ki benden MSN’imi istesin diye. Ama istemedi Tuğçe.. Yani ben de MSN’in iyi taraflarını övmüştüm tam o sırada ‘bu arada senin de MSN’in ne, ordan konuşalım mı’ tarzında bir şey sorabilirdi. Yanlış anlamaktan yoruldum artık onun için düşünmeyi bırakacağım.”

Şimdi Metin oğlumuza verelim mikrofonu:

“Tuğçe çok dertliyim ben.. Senin bir arkadaşın var ya ismi Duru, gerçekten çok hoş kız ama maalesef onun bana ilgisi yok sanırım. Facebook’tan onu ekledim ama bir görsen ekleyene kadar neler çektim eklesem mi eklemesem mi diye.. ‘ekle‘ düğmesine bastığımda kalbim yerinden çıkacaktı sanki. Birkaç mailleştik ve ben ona resmen ‘chat’e gir, ordan konuşalım‘ dedim. Ama Facebook’ta olduğu halde girmedi, ben de MSN’ini isteyip rahatsız etmek istemedim çünkü eğer isteseydi chat’e girebilirdi. Hem ilk adımı ben attım ilgisi varsa ikinci adımı o atabilirdi. Üff, bilmiyorum sence bana ilgisi var mı?”

Şimdi, ben ikisinin de birbirinden hoşlandığını biliyordum ama ikisinden de tembih aldığım için söyleyemiyordum. Ama şimdi bunları konuşup çok gülüyoruz. Fark ettim ki bir çok olayı yanlış anlayıp yanlış yorumluyoruz. Daha ilginci, aynı olayı farklı algılama potansiyeline sahibiz. Sanırım en güzeli şeffaflık. Bir şey hissediyor musun birine, açık ve net söyleyeceksin. Ama olmuyor işte.. Bir çok sebepten olmuyor.. Bu da yukarıdaki anlam karmaşasına yol açıyor. Bu, günlük hayatımızdaki iletişim kopukluğunun en basit örneği. Sebep olarak teknolojiyi mi göstereyin, yoksa makineleşen ve karşımızdaki insanın duygularını anlamak için gözlerine bakmak yerine maillerine bakan biz insanoğlunu mu gösterelim bilemiyorum. Karar sizin..

Kas
20
2008
Sadece Gülümsüyorum..

Kendimle ilgili bir şey söylerim, dinlemezsin; zaten biliyorsundur.
Yine kendimle ilgili bir şey iddia ederim; tersini savunursun.
Alacağım bütün kararlarda fazlasıyla, hatta belki benden bile çok söz sahibi olmaya çalışırsın.
Neyi isteyip neyi istemediğime sen karar verirsin.. Elinde olsa, “şunu isteme, bunu iste” bile dersin..
Beni benden bile iyi bildiğini sanırsın. Daha da kötüsü buna gerçekten inanır ve nedense bunu her fırsatta kanıtlamaya çalışırsın.. Oysa beni o kadar iyi tanısan, beni bu kadar başarılı bir şekilde çözdüğünü ispatlama gereği duymazsın ki.. Gerçekten haklıysan neden bunu kanıtlamak için uğraşırsın ki? Kim güneşin varlığını kanıtlamaya çalışır?

Şu bir gerçek ki, herkes kendisi ile ilgili kararlar verirken yanılır. “yanılabilir” demiyorum; “yanılır” diyorum. Sen yanılmamış birini gördün mü hiç? Peki senin gibiler ona “yanılıyorsun” dediği için mi yanılır? Bazen iki veya daha çok seçenek arasında kalabilir. Kendisi için hangisinin doğru, hangisinin yanlış olduğunu göremeyebilir. Bazen de sadece kendisi öyle istediği için bile bile yanlışa yürür. Bırak da ağız tadıyla yanlışa yürüyeyim! “insan her zaman doğruyu seçmelidir” diye bir kural mı var? Yanlışı tatmazsam doğruyu nasıl bileceğim? Asıl, doğru bildiğim şey beni yanılttıysa işte o zaman yandım! Gelsin “ben demiştim” cümleleri, gelsin “işte ya, dediğim oldu” tripleri.. Hayır sen bilmiyordun, sadece salladın ve tuttu! Hava tahmini gibi bir şey senin yaptığın! Bununla yüzleş ve bunu kabul et artık! Kabullenmek gerekirse.. Evet, sen demiştin.. Eeee? Yani? Senin bir çok dediğin de çıkmadı ama? Neden sadece yanlış çıkanları söylüyorsun da benim haklı senin haksız olduğun konuları söylemiyorsun? İnan “ben demiştim” demene gerek yok, ben senin dediğini zaten biliyorum emin ol. Madem karakter analizi yapmakta ve doğru karar vermekte bu kadar ustasın, senden mükemmel bir hayat performansı bekliyorum, göster kendini!

[Bu yazıyı son zamanlarda hayatıma çok fazla karışan insanlara yazıyorum. Nedense bu aralar amip gibi çoğaldılar. Ayrıca, bu insanların hayatında birçok şeyin ters gittiğini, daha da önemlisi bunun sebebinin onların verdiği kararlar olduğunu görmek çok ilginç.. İyi açıdan bakacak olursak da, "benim kendime hayrım yok, bari başkaları için doğru karar vermeye adayayım kendimi" şeklinde bir tutum sergilemek istiyor olabilirler. Ama karşısındakini gıcık etmekten başka bir işe yarıyor mu bu? Bence yaramıyor. Ben de bu durumda gülümsüyorum sadece.. Tavsiye ederim, insanların kendilerini her şeyi biliyor sanmalarını seyretmek gerçekten çok eğlenceli..]

Eki
23
2008
Hayallerine İhanet Etme, Hayata Mahçup Olma..

Yeni eğitim-öğretim dönemiyle birlikte yeni kafa karışıklıkları da başladı tabi.. 4. sınıfa geçmenin verdiği tedirginlik ve endişe ile kariyerim hakkında kafa yormak kötü bir şey.. Bir yanda idealindeki iş olmasa da sana ileride gerçekten iyi para kazandıracak ve çok mutlu olmasan da yeteri kadar başarılı olabileceğin, diğer yanda getirisi fazla olmasa da gerçekten “hep bunu istemiştim, bu işi yaptığım için çok mutluyum” diyebileceğin bir iş.. Evet, bu ikisi arasında gidip geliyorum. Maalesef ikisini birlikte sağlayan bir iş henüz bulamadım. Yeteri kadar aramadım belki de. Henüz 4. sınıfın başındayım. Yine de düşünmeye başladım.. Ve arkadaşlarımı düşündürmeye.. Arkadaşlarımın biriyle (neden ismini vermediğimi birazdan anlayacaksınız) bu konuda konuştuk. Beni derinden etkileyen ve kafamı berraklaştıran birkaç şey söyledi -her konuda olduğu gibi-. “Tuğçe, bu dünyaya ne için geldiğine inanıyorsan o olmalısın. Neyi yapmaktan mutlu olacaksan, sana ne uygunsa onu yapmalısın. İşini doğru yaptığın sürece para da zamanla gelecektir.

Bunları neden anlatıyorum? Çünkü aynı arkadaşıma üniversitesindeki bir hocası Türk Dili dersinde bir paragraf vermiş ve bu paragrafın altına onu tamamlayacak bir paragraf daha yazmalarını istemiş. Benimki de bu konuşmamızdan etkilenerek -demek ki etkilenen sadece ben değilmişim :Ä- farklı bir bakış açısı ile olaylara yaklaşmış. Gerçekten böyle bir arkadaşım olduğu için, her zaman yanımda olduğu ve kaybolduğum zamanlarda beni tekrar dünyaya döndürdüğü için çok çok mutluyum ve ona bir kere daha teşekkür ediyorum :M Daha fazla uzatmadan sizi o yazıyla baş başa bırakıyorum..

Saçlarını arkasında toplamış sarışın kadın! Kim derdi ki bugün, insanlar havuzdan çıktıktan sonra, tatil köyü halkı az sonra başlayacak düğüne hazırlanırken, tam o düğüne doğru yürürken, herkesin boğula boğula yemek yediği açık büfenin oradan geçip tam havuza doğru gidecekken, yağmur damlaları bungalovların çatılarına sağanaktan boşalırcasına yağacak ve hatta bungalovların çatılarında su akıtma tertibatı olmadığı için her taraf su içinde kalacak.. Ve sen, hani o düğünü hazırlayan ekibin başı, eteklerini sıyırıp koşmaya başladığında, kim nereden nasıl bilebilirdi ki senin 1968 yılındaki Olimpiyat seçmelerinde 400 metre engelli koşan bir atlet olarak ilk üçe girdiğini ve birinci ve ikinci ile birlikte Meksika Olimpiyatları’na davet edildiğinizi.. Senin o sıra evlenmek üzere olduğunu, kocanın ve ailesinin kıskançlık, kapris ve bilimum gereksiz duygulardan ötürü Meksika’ya gitmene izin vermediğini.. Yağmurun altında koşarken, sadece gözlerini ileriye dikmiş, sadece önünde, göğsünde hissedebileceğin ipi gözlerken, işte o hayali kopacak ip ve o kopmasını hayal ettiğin iple gelecek olan birincilik özlemi yerine görkemli resepsiyon binasının döner kapısına toslayacağını, hafifçe başının sarsılacağını, hatta başından biraz kan akacağını ama etrafındaki herkesin sana ‘bravo’ seslenişleri yüzünden, içindeki, o eskilerden kalan hissi yeniden yaşayacağını kim nasıl bilebilirdi ki?

Başın sarılı oturduğun lobide sana sunulan çayla birlikte tatil köyünün çiçekçisinin sana getirdiği manolyaları kabul ettin, sevip okşadın. Dünya tarihinde 400 metreyi yağmur altında rüzgâra karşı bu kadar hızla koşan ilk şef garson oldun, daha ne olsun! Oysa ki açık büfeden start alıp resepsiyon binasının döner kapısında biten bu engelli koşun, yıllardır kabullenemediğin, çoktandır farkında olmana rağmen görmemek için gözlerini sımsıkı kapayıp kendini kandırdığın bu gerceği trajik  bır şekilde ortaya koymuştu işte. Titremen dursun diye elindeki çayı sıkı sıkı sarıyorsun ama nafile.. Titremen üşüdüğünden değil çünkü. Hani derlerdi ya ‘insana en büyük kötülük gene kendisinden gelir’ diye. Geleceğinden, hayallerinden, umutlarından; yani kendinden, seni sen yapan şeylerden bu kadar kolay vazgeçerek yapabileceğin en büyük kötülüğü yaptıktan sonra, kendine saygını kaybetmiş bır şekilde lobide oturuyorsun şimdi hayata karşı…

Eki
10
2008
Kahve ve Kadın…

Malum, okulun ilk haftası diye keyifli bir kaytarma söz konusu bende. Şile’den dün döndüm ve hemencik Gözde’mle buluştum tabi ki :) Amacımız, uzuuun zamandan beri yapamadığımız konuşmalarımızı yapmak ve tabi ki bol bol gülüp eğlenmek. Tabi hâl böyle olunca ortaya garip sonuçlar da çıkıyor..

Enfes kahvelerimizi aldıktan sonra geniş koltuklara oturduk ve sohbetimize başladık. Ben bıdı bıdı bir şeyler anlatıyordum ama fark ettim ki Gözde elindeki kahve kutusuyla cebelleşiyor.
T: Napıyorsun Gözde?
G: Ya bu şekersiz, şeker atmaya çalışıyorum ama kapağını açamıyorum.
Bendeniz o anda bir teori patlattım. Kahveyi Gözde’nin elinden alarak..
T: Bak Gözde, kahve kadınlara benzer. Ona narin davranacaksın. Haşır huşur açmaya çalışırsan olmaz, nazik bir şekilde açmaya çalışacaksın
–ve kahve “tık” diye açıldı.. Ve kapağı hemen açmamın verdiği gururla..
T: Ah ben erkek olacaktııımm, nasıl anlardım kadın ruhundan..
G: Kahve uykusuz bırakması bakımından da kadınlara benzer.
T: İkisi de sinir yatıştırır ama fazlası mideyi rahatsız eder. Hele her çeşit kahveyi tatmayı denersen mide fesadı geçirir Tahtalıköy’de alırsın soluğu –aslında soluk alabileceğinden şüpheliyim-
G: İkisi de uyarıcıdır. kal:

–ve derin bir sessizlik.. cesaret edip yan koltuğumuzda oturan şahsiyete baktığımda şapşal sırıtmasını gördüğüm zaman kendi arkadaşlarından çok bizi dinlediğini fark ettim acı bir şekilde.. Tabi bize de geldi bir gülme.. Düşünsek daha çoook ortak özelliklerini bulurduk ama sonuncusundan sonra düşünmek istemedik! Sonra sağolsun Gözde kalemini çıkarıp bu tarihi konuşmayı bir kağıda yazdı.. Kalemin de maşallahı vardı hani.. Boyu benim boyumdan uzundu neredeyse ^o)

Dilerdim ki Gözde, yazma işlemini tamamladıktan sonra kalemini çantasına geri koysun. Ama maalesef o kalemi elinde sallaya sallaya hararetli bir şekilde bir şeyler anlatmaya devam etti. Cümlesindeki her vurguda kalemi iyice sallıyor, benim o kalemin Gözde’nin elinden fırlayıp gözüme saplanma ihtimalini hesaplamaya olan eğilimim gitgide artıyordu. Benim bildiğim ve tanıdığım Gözde, sakarlık alanındaki kariyerini var gücüyle devam ettirirdi. Nitekim öyle de oldu. Canım arkadaşım beni hiç hayal kırıklığına uğratmaz ki.. Neyse ki kalem gözümün yerine cama fırladı ve oradaki hemen herkesin kötü bakışlarına maruz kaldık. Ama tedarikliydik biz daha ne rezaletler atlatmıştık ki onları burada anlatmaya hiç gerek yok. Ama anlatmayı gerekli gördüğüm bir olay var..

Biz sohbete devam ederken biten kahvelerimizi almak ve masamızı silmek için bir çocuk geldi. Elindeki birikmiş tepsileri hemen geri almak üzere yan masamızda tek başına oturan bir bayanın karşısındaki sandalyeye koydu ve bizim masamızı silmeye başladı. Sonra hepimiz o sesle irkildik:
“Pardon, bunları buraya koymak için benden izin aldınız mıııığğğhhghh?”
Biz hepimiz kal: şeklindeyiz tabi.. Çocuk ne diyeceğini şaşırdı ve sadece
“Hemen alacağım şurayı silerken oraya koydum sadece” diyebildi.. Kız utanmadan:
“Ama pat diye oraya koymanız hiç hoş diil yaneeee” dedi. Bizim “artık yeter, buranın havası kaçtı” deyip çıktığımız an o andır.. Bu insanlar şaka değil, gerçek..

Eyl
26
2008
Eski Günlere Dair…

Yaklaşık bir buçuk hafta önce Gözde’den ilginç bir mesaj aldım. Mesaj attığı saat 2:22 idi. Stajlarım dolayısıyla ancak Eylül’de tam anlamıyla tatile girmiş oldum. Geleneksel tatil anlayışıma uygun olarak da sabahlara kadar oturuyorum, gündüzleri uyuyorum. Bir senem o kadar yoğun, o kadar karmaşık ve yorucu geçiyor ki en azından bir ayı kendime ayırıp geceleri oturup kendimi dinlemek hoş oluyor. Çünkü hiçbir yerde ses seda yok, ne kapı çalıyor ne de telefon.. Hee, telefon demişken. Aslında pek de çalmıyor değil. Buradan da konumuza geri dönelim. Gözde mesaj attığı zaman dolayısıyla henüz uyumamıştım. Şöyle diyordu:

“Uyudun mu? Lütfen uyumamış ol :(

Ben de telaşlandım tabi o saatte bir şey mi oldu, yine ne yaptı bizim kız diye :Ä Aradım, “Tuğçe çok fena oldum ben..” dedi. “N’oldu Gözde çabuk söyle bak valla kalpten gidicem” dedim. Meğersem bizimki açmış ilkokul günlüğünü okumuş. Neden fena olduğunu sorduğumda; “O kadar mutluymuşuz ki o zaman.. Dünyamız ne kadar küçükmüş ama biz ne kadar büyükmüşüz. En ufak şeylerden o kadar mutlu oluyormuşuz ki. Birbirimize her zaman çok destek olmuşuz. Her şeyi paylaşmışız, birlikte ağlayıp birlikte gülmüşüz” cevabını aldım ve ben de başladım mı ağlamaya.. :ühüh: Biz iki akıllı(!) kişilik, gecenin bir yarısı karşılıklı ağlarken Gözde’den günlüğünden bazı yerleri okumasını istedim. İlkokul 7. ve 8. sınıflardan karışık yerleri okudu. Tabi o zamanlar bahsettiğimiz şeyler çoğunlukla hoşlandığımız çocuklardı :Ç Bu tür olaylara yeni yeni alışıyoruz, yeni yeni bir şeyler yaşamaya başlıyoruz.. Gözde okudukça fark ettik ki, ben her zaman yorumda bulunuyormuşum:

T: Gözde baksana, sana nasıl baktı kesin bir şeyler hissediyor.
G: Taklit etsene, nasıl baktı?
Ve ben taklit ediyorum..!!!

G: Tuğçe görmüyor musun nasıl da samimiler yanındaki kızla! Nerden çıktı bu yaaa!
T: Sen yanındaki kıza aldırış etme, baksana bi gözü sende, kıskandırmak için yapıyor.

T: Çabuk koş! Kantine gitti biz de gidelim.
G: Ne alıcaz Tuğçe?
T: Ay sorduğun soruya bak alırız bir şey ufff öldürüceksin sen beni!

Bunlar sadece birkaçı.. Bunları okuyunca, benim o sıralarda Gözde’nin yanında bilirkişi ünvanıyla durduğuma ve Güzin Abla görevi yaptığıma kanaat getirdik. Ama Gözde de bana aynı şeyi yapıyordu. Neler neler çevirmişiz. Telefonla kimleri işletmişiz, sevdiğimiz kişiler hakkında bir şeyler öğrenebilmek için neler neler yapmışız, ne dolaplar çevirmişiz hatırladıkça şaşırıp kaldık. Bir yandan deliler gibi güldük bir yandan da ağladık Ä: Apartmandakileri uyandırmadığımdan şüpheliyim 8-)

Ve sorduk kendimize.. Neden o zaman karşı tarafın bizi sevdiği bile belli değilken bu kadar mutluyduk da şimdi bizi sevdiğini söyleseler bile mutsuzuz? Kendimizce cevaplarımız vardı elbet ama hiçbiri bizi tatmin etmedi.. Büyümenin çok güzel olduğunu düşünürdük o zamanlarda. Hayaller kurardık. Ne hayaller hem de.. Kimse sınırlayamazdı onları. Ama biz büyüdükçe hayallerimiz küçüldü. Hayal ettiğimiz şeylerin gerçekte ne olduğunu gördük ve hayallerimiz sınırlandı. Belki de hiçbir şeyin hayallerdeki gibi olmayacağını düşünüp karamsarlığa kapıldığımız için hayal kurmayı da bıraktık..

Telefonu, bahçede buz parmak yediğimiz, erkeklerin saçlarını çektiğimiz, kömürlerin üzerine çıkıp eve kapkara önlüklerle geldiğimiz günlere duyduğumuz özlemle kapattık. Tek bir şey değişmemişti. İkimizin arasındaki bağ. Her ne kadar ortaokuldan sonra farklı şehirlerde liseyi bitirmiş olsak da 4 sene sonra buluştuğumuzda sanki hiç ayrılmamış gibiydik. Ve fark ettik ki güzel anılarımızı okuyup ağlamak, hatırlayıp ağlayabileceğimiz bir anımızın olmamasından çok daha iyi.. Biraz önce ben de günlüğümü buldum. Şimdi okumaya başlayacağım. Kâh ağlayacağım, kâh güleceğim uzun ve abuk subuk bir gece beni bekliyor yani :Ä Sizi merakta bırakmayıp bir sonraki yazımda alıntılar yapacağım merak etmeyin :M

Eyl
13
2008
İnsan İsterse 3 Çıktı!!!

Aslında ben Eylül’ün başından beri bunu yazmayı düşünüyordum ama bir türlü zaman bulamadım.. Bu yazımın konusu İnsan İsterse - Azmin Zaferi Öyküleri 3. Bildiğiniz -veya bilmediğiniz- gibi bu serinin ilkinde de Ahmet Nazif Zorlu’nun başarı hikâyesini anlatan bir öykü yazmıştım. Hatırlamayanlar veya bilmeyenler buradan bilgi edinebilirler . Konsept danışmanlığını Mümin Sekman‘ın yaptığı İnsan İsterse 3′te de hayatımın sayılı filmlerinden biri olan The Pursuit of Happyness‘in kahramanı Chris Gardner‘ın başarı öyküsünü anlattım.

Bu filmi ne kadar çok sevdiğimi, konusunun beni nasıl derinden etkilediğini burada anlatmıştım. İnsan İsterse serisine o kadar çok uyan bir öyküydü ki bu, filmi seyrettiğim ilk günden beri bu seride yer alması gerektiğini düşünüyordum :) Bu öyküyü ne kadar keyifle yazdım anlatamam.. Benim için yazı yazmak zaten bir tutku; bir de sevdiğim bir konu ile birleşince tadından yenmedi.. (A) Chris Gardner hakkında baya bir araştırma yapmam gerekti tabi ki.. Yazımın bitimine doğru aramızda çoktan duygusal bir bağ oluşmuştu. Ama o bunu nereden bilsin elin Amerikalarında değil mi? Şu bir gerçek ki, öyküyü yazarken çok zorlandım. Çünkü hikâyeyi belli bir uzunlukta tutmak gerekiyordu ama hiçbir yerini kısaltmak istemiyordum. Bana kalsa Chris Gardner’ın en sevdiği ayakkabısının renginden, oğlu Christopher’ın çocukluk aşkına kadar her bir şeyi anlatacaktım. Ama işi Yasemin’in Penceresi‘ne çevirmenin bir anlamı yoktu tabi.. Yine de Mümin Sekman’la birlikte kısalttığımız her bir cümle için içimden bir parça koptu sanki.. :ühüh: Ama sonuç olarak ortaya güzel ve içime sinen bir yazı çıktığı için hepsine değdi :) Kitapta yer alan diğer öyküler de birbirinden ilginç, birbirinden güzel öyküler. Buradan diğer kahramanlarımızın kimler olduğunu öğrenebilirsiniz.

Yazımı özürle bitirmek istiyorum. Size bunu daha önceden duyurmam gerekirdi. Lâkin arkadaşlarımdan bazıları -hatta birçoğu- beni bu yüzden azarladı.. Neden böyle bir şeyi sitende duyurmuyorsun, daha çok insanın bu kitabı alıp okumasını sağlamıyorsun diye.. Ayrıca fark ettim ki arkadaşlar, birbirinizden habersizce neredeyse hepiniz bana “ilk okuyan benim di mi?” sorusunu sordunuz :Ç Ama ilk okuyanızın hanginiz olduğunu hiçbir zaman söylemeyeceğim (6) Buradan bana en başından beri “yazar olacaksın, yazar olacaksın, bu kabiliyetini harcama, siteni nadasa bırakma” diye diye bana destek veren Serhat’a, “git yazı yaz da başımızda dır dır etme, biraz oyalanırsın hem bizi de rahat bırakırsın” diyen Akın’a sevgiler, saygılar efenim.. İşte size iki ayrı teşvik örneği :Ä Şimdi görevimi başarıyla tamamlamanın verdiği mutluluk ve sabahın benim üzerimde bıraktığı rehavetle yatıyorum.. Tabi önce bir The Damnwells - Keep A Little Organ in You dinlemek iyi gider.. -Teşekkürler Cem, şarkı süpperr :M -İyi geceler. -ya da iyi sabahlar mı desem 8-) -