Bir Veda Daha..

Kategori: Hayat — 30 September 2006, Saturday @ 16:03

“Veda” kelimesi bana hep hüzünlü gelmiştir. İlginçtir ki, hoşuma gitmeyen şeylere veda ederken bile hüzünlendiğim olmuştur. Ama bu sefer hoşuma gitmeyen bir şeye veda ediyor değilim, bir daha görüşmemek üzere de veda etmiyorum. Sadece belirli bir süreliğine “yaz tatili”ne veda ediyorum. Hüzünlü müyüm? Evet. Sevinçli miyim? Yine evet. (İnsan doğasını anlamak kadar zor bir şey var mı?) Her veda bir “merhaba”nın başlangıcı ne de olsa.. Hüzünle sevinç bir araya gelince “tatlı” bir his oluyor. Yaza veda etmenin hüznü, okula başlamanın ve yaz tatilinin bir daha geleceğini bilmenin sevinci. Keşke her vedanın yarattığı etki bu kadar tatlı olsa..

Her yaz tatilinin sonunda yaptığım gibi biten ve başlayacak olan şeyleri düşündüm. Ama her yaz tatilinden farklı olarak bunu siteme yazıp sizlerle paylaşıyorum.

-Sabahlara kadar internette oyalanıp, sabaha doğru uyuyup öğle vakti uyanmalara (ara sıra yapıyordum bunu; her gün yapmaya dayanabilir miyim? :hıı: Hiç sanmıyorum!),

-Arkadaşlarımla buluşup orası senin burası benim uzun uzun gezmelere,

-Gün boyunca kendime verdiğim müzik ziyafetlerine,

-Yaz yağmuru eşliğinde camı açıp (böylece yağmurun sesini duyabiliyorum :) ) elime o havaya giden bir kitap alıp karamelli Café Crown’umun eşliğinde okumaya, (”bunu kışın da yapabilirsin” dediğinizi duyar gibiyim; ama başta “yaz yağmuru” dedim ve camı açmaktan bahsettim gördüğünüz üzre. Kışın yağmur yağarken cam açmak pek de güzel sonuçlanmayabilir :Ä )

-Akşamüstü ılık havada yaptığım uzun yürüyüşlere ve balkon keyiflerine,

Ama bunların yanında;

-Çarşambaları pazara gidip patates, soğan, domates (!) alıp onları öle bayıla eve taşımaya,

-Yerleri silip tozları alıp bulaşıkları yıkamaya (daha bir çok ev işi ekleyebilirim ama annem okuyup “Ne o? Zor mu geldi?” diyebilir, korkuyorum :ühüh: ),

-”atalet” hâlinde olmaya (lakin dersler ve sınavlar bastırdı mı ataletten eser kalmıyor),

-Hiçbir arkadaşımı ayarlayamadığım zaman evde boş boş oturup sıkılmaya

SOOOOONNNN!!!

Artık bavulumu hazırlamaya başlamam gerek galiba sanırsam heralde :Ä Geçen sene merdiven çıkma sorunumuz yoktu; ama bu sene 5. katta kalmaya nasıl dayanacağız bilmiyorum. Özellikle oda arkadaşlarının kafasına gece 1′de Magnum sokup o saatte dışarı çıkmalarına sebep olan ben, bu sene bu konuda ne kadar başarılı olacağımı bilmemekteyim. Ama iyi bir tarafı var; 5. kata çıkana kadar yediklerimizi eritmiş oluruz :)

Haftaya Pazar yurdumun güvenli ve sıcak kollarında, özlediğim arkadaşlarımın yanında olacağım. Kat görevlileri sağolsun, bütün yaz yapmaktan usandığım silip süpürme işlemlerimden muafım! :Ç Her ne kadar oda arkadaşlarım Aysun ve Ayça’nın internete çok seyrek girdikleri için bu yazıyı görmeme ihtimallerinin olmamasına rağmen, onları çok özlediğimi buradan söylüyorum! Ve onlara söz veriyorum; artık torba hışırtısıyla onları uyandırmayacağım ve (ve’si yok; başka şikayet ettikleri bir şey yoktu :) Kahretsin, çok iyi bir oda arkadaşıyım! :Ä )..

Bu senenin güzel geçeceğine inanıyorum. Okula bu düşünceyle başlamak her zaman işime yarıyor. Haftayadan itibaren buraya yazacak öyle çok konu olacak ki! Haftaiçi okuldan, haftasonu Ortaköy’den size bildirmeye devam edeceğim. Şimdilik hoşçakalın.. :)

 

 

Bu da “Bazı” Beyazlara Kapak Olsun..

Kategori: Hayat — 26 September 2006, Tuesday @ 22:53

Uzuuuun zamandan beri okumayı ertelediğim ve bu yüzden sayısı 54′e varmış olan maillerimin bir kısmını bugün okumaya karar verdim. Yoksa ilerde okumaya karar verdiğimde, belki de ömrümün yarısı gider diye düşünüp korktum :ühüh:

Tabii ki maillerimin kimlerden geldiğine ve konularına bakıyordum; ama şu “forward” edilen maillerden olduğunu anladıklarımı okumuyordum, üşeniyordum, atalet halindeydim :Ä Bugün içeriklerine de bakayım dedim ve çeşitli gösteriler, resimler, şekilli yazılar vs ile adeta bir görsel şölen yaşadım. Bunların içinden bir tanesi çok hoşuma gitti ve sizinle paylaşayım dedim. İnsanın bir blog sitesinin olmasının getirdiği sorumluluklar vardır değil mi ya? Hoşuna gidenleri ziyaretçileriyle paylaşmak ;)

Buyrun efenim, işte yıllardır süregelen bir konuyu bu kadar güzel eleştiren bir kesit:

beyaz.png

Allah Belanı Versin (Ben değil, İsmail YK Diyor)

Kategori: Eğlence, Müzik — 24 September 2006, Sunday @ 17:40

Bugün günlerden Pazar ve Msn listemde diğer günlere nazaran daha çok kişi çevrimiçi durumda. Nedense çoğunun Pazar Pazar eski sevgililerine veya hayatta sinir oldukları insanlara beddua edesi veya kendileri edemediği için birisini (bu birisi de İsmail YK oluyor) beddua ederken dinleyesi var sanırım. Yani göz görür ah, can bu çeker hesabı tutamadım kendimi, ben de dinleyeyim dedim.

Hayır, ne eski sevgilime gönderirim bu şarkıyı, ne ona duyurmak için çalarım, ne beni anlattığı için dinlerim ne de birine kin duyduğum için. Sadece ve sadece eğlenmek için dinlerim bu şarkıyı. Çok eğlenceli!! :Ç Öyle deşarj oluyorsunuz ki nakaratında, anlatamam. İlginç bir şekilde garip bir rahatlama hissediyorsunuz 8-) Neden arşivimde var diye sorarsanız, hepsi Okan Bayülgen yüzünden! Ben bu şarkıyı ilk duyduğum zamanlar nefret etmiştim ve Şahan Gökbakar’ın “Aşk Doktoru” tiplemesi modunda “iivvvv, ivvvğğğvrennçç” demiştim. Ama sağolsun, TV Makinesi’nde zırt pırt çala çala, ben de dinleye dinleye böyle bi eğlencelik havaya girdim, arşivime katayım dedim :$ Nedense arkadaşlarım da öyle yaptılar :Ç Demek ki bende bir sorun yok, normalim (A)

Şimdi şarkı hakkında söyleyeceklerime gelirsemm… Neden biri bana çok acı çektirmiş olsa da böyle beddua edeyim ki? Küçüklüğümden beri annem de anneannem de beddua etmenin ne kadar kötü bir şey olduğunu ve eninde sonunda beni bulacağını öğretti; ben de hiç etmedim hayatımda. Tabi ki kişiden kişiye göre değişir anlayışlar ama, bu işler bize ters, bizi bozar :P İsmail YK belki de beddua edenlerden, burası tamam; eski sevgilisine kini vardır, ondan nefret ediyordur, kendisine çektirdiği acılardan dolayı onun belasını bulmasını istiyordur vs vs. Peki şarkının bir yerindeki “Seni seviyorum, Allah belanı versin!” kısmına ne demeli??!?! kal: O nedir yahu? kal: :-| Kesinlikle yorumsuz. Yorumu olan varsa yazsın :Ç .

Bir de bu şarkıyı evde rahatlıkla dinleyebilsem! Sağolsun, bitanecik anneannecim “Tuğğççeeee!! Hemen kapat o şarkıyı! Tövbe tövbe mübarek günde!” diye bağırıyor. Napalım? Onu kıracağıma kafamı kırarım ve kulaklığımı da bir güzel bilgisayarıma takar öyle dinlerim. ŞŞTTtttt!! Anneannem duymasınnn :-#

ATEŞ PAHASI

Kategori: Kitap — 23 September 2006, Saturday @ 22:39

Hayatın kendisi başlı başına bir “ateş pahası”yken, uzun vadede hayata meydan okuyacak vaziyete gelebilmek, hayata ve olup bitenlere yetişebilmek, iyi bir mevkiye gelebilmek için “olmazsa olmaz” olan kitaplar “ateş pahası” olmuş, çok mu? Evet, çok!

Bugün Burcu ve Burcu’nun kardeşi Begüm ile birlikte gittiğimiz Kabalcı Kitabevi’nde kitaplara şöööyylee bir göz gezdirelim dedik. Gerçi orada sadece göz gezdirmekle kalamıyor insan, kitaplar içine çekiyor adamı; o kadar çok çeşit var ki.. Kitaplar ne kadar bizi çekiyorsa, fiyatları da o kadar itiyordu. İlgimi çeken konulara yönelik kitapların fiyatları 20 YTL’den başlıyor ve giderek artıyor. Hele elime aldığım bir romanın fiyatı 52 YTL idi kal: Ben o anda 52 YTL ile ne alabileceğimi düşündüm. İktisatçıların deyimiyle “opportunity cost” (fırsat maliyeti)unu hesapladım. [Efenim, opportunity cost (fırsat maliyeti) dediğimiz şey bir şeyi yaparken, yapmadığımız şeyin bedelidir. Mesela ben 10 liraya bir etek alıyorum; ama o parayla alabileceğim bir bluzdan da vazgeçiyorum. İşte o bluz benim fırsat maliyetim. Veya ben şu anda bu yazıyı yazıyorum; müzik dinlemek veya resim yapmak benim fırsat maliyetim.] Bunu hesapladıktan sonra elimdeki kitabı bıraktım ve umutsuzca diğer kitaplar arasında dolaştım. Arada bir Burcu ve Begüm’ün suratlarına bakıyordum; aynı üzgün ve süzgün ifade :Ç Neyse, şimdi uygun fiyatlı ve kaliteli kitapların hakkını yemeyelim; böyle kitaplar diğer pahalı kitapların da istenilse daha uygun fiyata satılabileceğini göstermiyor mu? Sonra da “Neden bu ülkede kitap okuyan bu kadar az?” , “Neden korsan kitap alıyorsunuz?” diye soruluyor. Zaten öğrenci olmak zor. Bir sürü masraf. Okul, kıyafet, okul kitapları, yemek parası, (bazıları için) yurt parası, servis parası derken öğrencinin en temel ihtiyaçlarından olan okul harici kendini geliştirmeye yönelik ve ilgi alanına giren kitap ihtiyacı karşılanamıyor işte.

Aklıma geldi; söylemeden edemeyeceğim. Bir televizyon programında İclal Aydın, korsana şiddetle karşı olduğunu ve kitabını 2.900.000 TL ye çıkardığını; ama yine de kitabın orijinalinden daha pahalı satılmak üzere korsanının da çıktığını söylemişti kal: Gerçekten gözlerimin seyirmesinden başka bir tepki veremiyorum buna; artık korsan yayıncılık kitabın orijinalinden pahalı bile olsa o kitabı çıkarıyor ya, helal olsun! Korsancılığın şanından(!) olsa gerek tabi! :Ç .

Tabi ki Kabalcı’ya önceden de çok gittim. Adeta lise hayatım Kabalcı’da geçti; ama ÖSS kitapları haricinde aldığım pek kitap yoktu. ÖSS’den sonra tekrar kendimi kitaplara verebildim ve yine bu fiyatlardan şikayetçiydim. Acaba sadece ben mi böyle düşünüyorum diye kendime sordum ve sadece kendime sormayıp arkadaşlarıma da sordum. Gerçekten de istisna yayınevlerinin çıkardığı kitaplar dışında bütçeye uygun kitap olmadığını söyledi sorduklarım. Hatta bazıları istisnaları da katmadı; direk “Evet!! Pahalı!” diye tepki verdi ama hadi neyse :P Efenim, sonuç olarak biz yine kaldık mı Kerime Nadir köşesinin kitaplarına :Ç Ama bu sefer Kerime Nadir almadım; zira aşk romanlarından içim kıyıldı :Ç Neler aldığımı söyleyeyim: Aras Ören - Yanılsamalar ve Sonrası, Graham Swift - Günyüzü, Andrew Bell - Yaratıcı Kontrol (Hayatta Aradığınız Şeyi Kendi İçinizde Bulabilirsiniz), Üzeyir Garih - İş Hayatımdan Kesitler ve Gençlere Tavsiyeler, Philip Kerr - Felsefi Bir Soruşturma, Güngör Özyiğit - Ruhsal Düğümler ve Çözümleri (Adeta düğüm olmuştum hemen bu kitaba sarıldım bakalım çözebilecek miyim okuduktan sonra :Ç . ) olmak üzere 6 adet kitap aldım ve 17 YTL tuttu!! Bir tane 52 YTL lik roman alacağıma 6 tane çeşitli türlerde kitap aldım. Diyebilirsiniz ki, ama 52 YTL lik o kadar güzeldir ki; okuyunca 6 tane kitaba bedel olduğunu söyleyebilirsin. Haklı olabilirsiniz ama içeriklerine baktığımda hiç de öyle olmadığını gördüm ve hem kendi zevkime hem de cebime göre kitaplar aldım. Üstelik hala 52 YTL etmedi; orası ayrı bir olay :-| Böylece bir iktisatçı havasıyla opportunity cost u en iyi şekilde hesaplamanın da verdiği rahatlıkla çıktım Kabalcı’dan (H) Ama baktım ki çok havalanmışım, Burcu’yla Begüm’ü içerde unutmuşum :Ç Bu arada sanmayın ki 52 YTL’ye kitap almam; alırım tabi ki => eğer hayatımın kitabı olabilecek niteliklere sahipse ve opportunity cost’u az ise.. (Çok “opportunity cost” dedim yahu, beni mi andı ne :P Gideyim ders çalışayım bari ders çalışasım gelmiş anlaşılan; tabi fazla tatil adamı böyle yapıyor :Ç . )

BİLİYORDUUMM!!!

Kategori: Hayat — 22 September 2006, Friday @ 14:27

Dün hastaydım, griptim, bir önceki yazımda da söylediğim gibi yatakla duygusal bir bağ kurmuştuk adeta. Taa ki..

Taa ki, o mail gelene kadar. Gmail adresime “Ataleti Yenmek” adlı konferansına katılmış olduğum Mümin Sekman’dan bir mail.. Önce O’ndan olmadığını, olamayacağını düşündüm; herhalde bir dahaki seminerin tarihini veriyorlar dedim içimden. Fakat ne göreyim? Blog sitemdeki konferansla ilgili yazım hakkında konuşmamız gerektiğini söylüyordu. Ben başladım mı üç buçuk atmaya! O sırada internette üç tane arkadaşım vardı: Burcu, Akın, Cem. Hepsine “Acaba bunu anlatmamam mı gerekiyordu?”, “Bunu yazmak yoksa bir suç mu?”, “Ay bir şey olur mu sence?”, “Mutlaka kötü bir şey olacak; yoksa neden bu yazıyla ilgili konuşmak istesin ki?” gibi sorular ve türevlerini sorup durdum bu arkadaşlara, günün kurbanlarına da denilebilir :P Hemen gmailden cevap gönderdim; eğer sorun olduysa silebileceğimi, kötü bir amaçla yazmadığımı, sadece arkadaşlarımla paylaşmak istediğimi ve bir sonraki konferanslara onların da gelmesini sağlamak istediğimi yazdım ve “gönder”e bastım. Arkasından hemen hata maili geldi. Ulaşılamıyormuş, bir daha denedim, bir daha denedim, bir daha denedim.. Yok, iletilmiyor. Sonra hotmail adresimden gönderdim, o da iletilmedi. Ay ben başladım mı iyice korkmaya… 8-) Demin üç buçuk atmıştım şimdi dokuz doğurdum :Ç ‘Acaba sitemdeki “Bana Ulaşın” bölümünden bana mail göndermiş olabilir mi daha önceden’ diye düşünüp oradaki maillerimi kontrol edeyim dedim ve baktım ki yazım hakkımda avukatlarının dava açmak üzere olduklarını ama kendisinin istemediğini söylemiş. Hem de 3 gün önce. Tabi bendeki de akıl, sen ne demeye hem sitene “Bana Ulaşın” bölümü koyarsın, hem de kontrol etmezsin ki maillerini? İki tane mail gönderdiğine göre kesin kötü bir şeyler olacak diye günümü gün ettim. Burcu babasına sordu. Babası hemen yazıyı silsin; kötü şeyler olabilir demiş ve Burcu’nun deyimiyle felaket bakışını fırlatmış. Üstüne Cem dava açabilir, ama silersek o yazıyı o kadar sorun olacağını sanmam deyince silmem farz oldu ve hemen sildim.

İşin kötüsü, bir türlü maillerim karşı tarafa gitmiyordu ve dolayısıyla karşı taraftan cevap gelmesi de mümkün değildi. Ama demokraside olduğu gibi bende de çareler tükenmezdi (H) Bütün gün boyunca attığım yığınla mailin özetini çıkardım ve www.muminsekman.com adresine girip oradan mail gönderdim. Mail göndermek için oraya adınızı, soy adınızı, e-mail adresinizi ve telefon numaranızı vermeniz gerekiyor. Bütün gün hasta hasta, aksıra tıksıra, öksüre möksüre bir hal ola ola uğraştım ve sonunda başardım göndermeyi :Ç Veeee telefon çaldı. Aman Allah’ım yoksaa??? Hayır hayır değil, bir kaç hafta önce konuşmamı geliştirmek istediğimden bilgi toplamak için gittiğim İngilizce kursundan arıyorlardı. Ben de seneye ertelediğimi söyledim. Mümin Sekman aradı sandım ve o kadar heyecanla açtım ki telefonu, İngilizce kursundaki danışman “Allah Allah, bu kadar heyecanlandıracak ne yaptım ki? Tamam, istemiyorsan kaydolmazsın” diye içinden geçirmiştir korkarım :Ç .

Akşam saat 8 civarında bir telefon daha. Açtım ve ne göreyim (ne duyayım demek daha doğru olur)?!?!

“Merhaba, Tuğçe Hanım’la mı görüşüyorum?”

“Evet, benim buyrun?” (her ne kadar karşı tarafın ben olduğuma inanması zor olsa da; ah gribin benim ve ses tellerim üzerindeki laneti :@ )

“Merhaba, ben Mümin Sekman’ın avukatıyım. Adliyeleri sever misiniz?”

. kal: . kal: . kal: . Evet, suratım tam anlamıyla yanda görüldüğü gibiydi; ama elimden geldiğince bozuntuya vermemeye çalıştım.

“Hayır, hiç sevmem” dedim.

“Beni konferansta hiç dinleyememişsin; sesimi bile tanıyamıyorsun” cevabından sonra resmen kaynar sular başımdan aşağı döküldü. Evet, daha önce de kaynar suların başımdan aşağı döküldüğü olmuştu; ama bu kadar sıcağını hiç hissetmemiştim! Tekrar tekrar yazım sorun teşkil ediyorsa özür dilediğimi söylemiştim maillerimde, bir kez daha söyledim ama bu sefer telefonda. İtiraf etmeliyim ki ses aynı avukat sesiydi :) Hukuk bölümünden mezun olduğundan kaynaklanabilir tabi :) Neyse, ben avukat esprisinin arkasından yazımı kaldırmamla ilgili bir şey söylemesini beklerken, Sn. Sekman yazımı ne kadar beğendiğini söyledi ve tekrar geri koyabileceğimi belirtti. Ben de hemen koyarım tabi dünden razıyım :Ç Sitemi beğendiğini ve yazılarıma göz gezdirdiğini, onları beğendiğini söyleyince Yudum yağı reklamlarında köfte yiyip uçarlar ya ben de aynı şekilde gururdan uçtuğumu hissettim :Ç İnanamıyorum, Mümin Sekman beni arayıp yazımı beğendiğini söyledi ve o anda Evanscence ‘ın “I must be dreaming” şarkısı beynimden bir fırtına gibi esip geçti. Okuduğum okulu ve bölümümü sordu; Işık Üniversitesi - Burslu İktisat okuduğumu söyledim. Çoğu yazarın hukuk, iktisat, işletme bölümlerinden çıktığını söyledi; kendimi bir an yazar olarak düşündüm. 10 sene sonra kendimi nerede gördüğümü sorunca 10 sene içinde şartların çok değişebileceğini, daha 2. sınıfa geçeceğim için erken olduğunu ve şu an derslerime ve sınavlarıma yoğunlaştığımı söyledim. Tabi ki kafamda bir şeyler var ama hiçbiri belirgin değil. Ve fark ettim ki sanki arkadaşımla konuşuyormuşum gibi rahatça konuşabiliyordum; meğersem ünlü, saygın, başarılı bir insanla bu şekilde konuşmak hayal değilmiş..

Konuşma bittikten sonra önce kaldım kal: sonra kafam karıştı :S sonra güldüm :Ç sonra da beni böylesine önemli biri aradığı için havalara girdim (H) Eeee, hakkım değil mi? Ama sonradan düşündüm de böyle önemli bir telefon konuşmasını böyle iğrenç bir sesle yapmak kadar utandırıcı bir şey olamaz :$ Neyse, sonuç olarak yazılarım beğenildiği için çok mutlu oldum ve biliyordum, bir gün keşfedileceğimi BİLİYORDUM!!! :Ç .

HHAaappPppŞŞUuuueueuguhuhguehu!!!

Kategori: Hayat — 21 September 2006, Thursday @ 13:38

Her şey iki gün önce başladı. Önce hafiften bir yorgunluk hissi, sonra boğazımda beliren bir yanma ve kaşıntı. Adeta boğazımın içinden biri beni gıdıklıyor.. Ama kim böyle manyakça bir şey yapar ki :P Neyse, devam edeyim. Sonra ise hafiften öksürük ve ağır bir yorgunluk hissi. Bugün ise yatakla bütünleşmiş bir haldeyim; aramızda duygusal bir bağ oluştu. Öyle ki bu yazıyı bile yataktayken yazıyorum.

Kolay kolay hasta olmam, ama oldum mu da maalesef ağır olurum. En kötüsü de öksürükten uyuyamadığım geceler, sokaktayken uygunsuz yerlerde birdenbire boğazımın kaşınması ve öksürükten konuşamamam (ta ki su içinceye kadar), travesti gibi çıkan sesim. Hele bu ses ve geçmek bilmeyen öksürük beni öldürüyor. Lisedeki Kimya hocamız sesimi duyunca (suratımı fazla görememişti) “kimsin sen? çabuk kendi sınıfına git” demiş, Matematik hocamız ise benim öksürüğümden ders işleyemez duruma geldiği için dışarı çıkıp su içmeme, hava almama izin vermişti :Ç Çıkarken bazı arkadaşların sesimi taklit etmesi üzerine kendimi tutamayıp gülmem ise daha feci bir sesin çıkmasına sebep olmuştur. O günden sonra adeta beni o gülmemle çağıranlar bile olmuştur. Dua ediyorum ki okul zamanında olmadım hasta. Yoksa bu kadar alayı kaldıramam bu yaştan sonra :P

Sayemde bütün sınıf eğleniyordu da hadi neyse :) En çok koyan da ne biliyor musunuz? Biraz düşünseniz bulursunuz da hadi ben söyleyeyim yine. DONDURMA YİYEMEMEKK!!!

Anneler, Babalar! İşte tecrubeli bir anneanneden işinize yarayacak taktikler..

Kategori: Eğlence, Hayat — 18 September 2006, Monday @ 14:56

Demin öğle yemeğinden kalktım. Anneannemle birlikte yedik ve aklıma birden ben küçükken anneannemin bana nasıl yemek yedirdiği geldi :Ç Neden mi sırıttım? Birazdan anlarsınız. İşte anneannemden unutulmaz inciler:

1. Özellikle yumurtanın vıcık vıcık halini sevmem ben; nedense bana hep onu yedirmeye çalışan anneannem, yiyeyim diye masanın üzerinde benimle kağıt oynardı. Papaz kimde oynardık. Bildiğiniz gibi papazı çekmemek lazım bu oyunda ve ben her papazı çekişimde suratım öyle kızarırmış ki sinirden patlarmışım :Ç .

2. Baktı ki kâğıt oynayarak kanmıyorum; televizyondan şarkı kanalını açardı ve birlikte karşılıklı oynayarak yemek yerdim :Ç .

3. Baktı o da işe yaramıyor, evin içinde saklambaç oynardık. Burası yine iyi, bir de anneannemin nereye saklandığını bilseniz.. Aslında bir yere saklanmazdı, ben gözlerimi yummuş saydığımda ve gözlerimi açtığımda anneannemi koltuğun üzerinde üzerine bir örtü örtmüş olarak bulurdum. Ben de anneannemi hemen bulmayayım da kırılmasın, kötü bir yere saklandığını düşünmesin diye iki saat diğer odalarda onu ararmış ve bulamazmış gibi yapardım; en sonunda çıkmak zorunda kalırdı (yani örtüyü kaldırmak zorunda kalırdı :Ç . )Ne kadar düşünceliymişim o zaman bile ya (H)

4. Buraya kadar genelde işe yarardı. Ama işe yaramadığı yemekler bamya, pırasa, semizotu, sebze çorbaları gibi sebzeye yönelik yemeklerdi. Bu zamanlarda ise ben koltukların tepesinde atlayıp zıplardım; canım anneannem de peşimden koşar yedirmeye çalışırdı. Hala o koltukların tepesinde deliler gibi koşuşturmam gözlerimin önünde :Ç E tabi öyle bir sahne zor silinir hafızalardan :Ç Düşündüm de benim hafızamdan bile zor siliyorsa, kimbilir anneannem için ne kabus dolu günlerdi..

5. Alternatif olarak uygulayacağı yedek planları her zaman için vardı anneannemin. Sokaktan arkadaşlarımdan kimi bulursa çağırmak ve biz evcilik oynarken hem onları hem beni yedirmek, iskemleleri ters çevirerek kaykaydaymışım gibi kayarken beni yedirmek, ben balkonda su tabancamla kedileri ıslatırken (normalde bunu yapınca kızdığı halde) beni yedirmek (bir gün kafam iki demir arasında kalmıştı zor çıkarmıştık; bir çok arkadaşım da balkonun önünde kafamın iki demir arasında nasıl sıkıştığını hayretler içinde seyrediyordu ve bu beni daha çok korkutuyordu ya kafam hiç çıkmazsa hep burda kalırsa diye :Ç .), üst katımızda oturan ailenin iki erkek çocuğunu eve çağırarak önümde zorla top oynamalarını seyrederken beni yedirmek vs vs.

Hepsi benim yemem için. Aslında daha bir çok yöntemi var ama onları söylemem; çünkü anneannem yakında “Bir çocuğu nasıl yedirirsin?” adlı kitap çıkaracak artık onu alıp okursunuz :P :Ç . Düşünüyorum da, eskiden beni yedirmek için sarf ettiği emeği şimdi keşke beni yemekten durdurmak için sarf etse..

“You Sang To Me..” ???

Kategori: Hayat — 18 September 2006, Monday @ 01:06

Evet, Marc Anthony’nin şu meşhur şarkısı. Gerçekten çok hoş, duygusal ve yıllar geçmesine rağmen hala sıkılmadan dinlenilebilecek bir şarkı. Peki bu şarkının “you sang to me” kısmını çeşitli semtlerin çeşitli duvarlarına kocaman kocaman yazarak şarkıyı heba edenlerin mantığı nedir acaba? Hatta o kısmını yazmaktaki mantık nedir acaba? Çünkü “you sang to me” kalıbı şarkıdan bağımsız hiçbir şey ifade etmiyor ki. Arkadaşlar “beni kalbimden vurdun”, “vuruldum sana”, “kalbim sende kaldı”, “kalbimi fethettin” anlamında mı kullanıyorlar çok merak ettim. Oysa ki “bana şarkı söyledin”, “bana şarkı söylerdin” anlamına gelen bir şey ortaya çıkıyor; biraz daha düşününce daha derin ve farklı anlamlar çıkarmak mümkün olsa da eminim o derin anlam düşünülerek duvarlara yazılmıyor bu cümle.

“…I didn’t see it, I can’t believe it Oh, but I feel it when you sang to me” cümlesi birlikteyken daha anlamlı değil mi :) Kaldı ki, “you sang to me” nin tek başına anlamı var diyelim ki tamam, var; bir aşık, sevgilisine bu sözü duvara yazarak ne söylemek istiyo olabilir? Ay lütfen biri beni aydınlatsın, biliyorum daha ciddi ve faydalı konular üzerinde kafa yormalıyım ama her otobüste yolculuk yapışımda etrafımda böyle saçmalıklar görmek istemiyorum görünce de nedenini merak ediyorum işte 8-) 

Next Page »