The truth is..

Kategori: Eğlence, Müzik — 9 October 2006, Monday @ 16:45

Geçenlerde internette gezinirken best kept secret diye bi grubun söylediği bir şarkının sözleri çok dikkatimi çekti. İsmi “the truth is” olan bu şarkının nakaratı şöyle:

The truth is, the truth hurts.

I just lie to save you from the pain.

(Gerçek şu ki, gerçek acıtır.

Seni acıdan kurtarmak için yalan söylüyorum.)

. kal: Yani her yalana karşı gösterilen gayet enteresan, egzantirik, mükemmel denilecek mazeretler duydum da bu kadarını duymamıştım doğrusu. Halbuki yalan söylemesinin tek nedeni aslında kızı üzmemek ve üzmemekle kalmayıp acıdan kurtarmak! Ahh şu erkeklerin kıymetini bilmeyiz bir de kızlar! :oklava: Ayrıca yaşadınız erkekler, artık sevgililerinize yalan söylemek için harika bir özrünüz var :Ç (Biz kızlar altta kalır mıyız? Hayırrr.. Karşılıksız kalacak sanmayın :Ä )

Orta 2 mi Lise 2 mi? Yapma Kemal Amca yaaa..

Kategori: Eğlence, Saçmalama — 7 October 2006, Saturday @ 21:49

Geçen akşam anneannemle eczaneye gittik. Bacakları ağrıdığı için iğne olması gerekiyordu. Anneannemle de eczacı (Kemal Amca) eskiden beri tanışıyorlar. Ben de paso güleç bir suratla dolaşan bir tip olduğum için (biliyorum uzaktan soğuk duruyorum ama :^)) anneannem parasını çıkarırken Kemal Amca bana baktığında hafiften gülümsedim. O da gülümseyip “kaça gidiyorsun sen?” dedi. Ben de “2′ye geçtim” dedim. Ne dese beğenirsiniz?!?!?! “orta 2 mi lise 2 mi?” :hıı: ? kal: Nası yanii?? :ühüh: Hayatımın darbesini yedim resmen! O gülümsemeden eser kalmamıştı tabi: “Hayır üniversite 2″ dedim. Bir “maşallah” deyişi var ki sormayın :Ç Aslında yaşımdan küçük göstermem iyi bir şey olmalı. En azından ileride yaşımı daha geç küçültmek zorunda kalacağım :Ä Belki de hiç küçültmeyeceğim. Ama bir gün elimde baston yine Kemal Amca gelir de bana “orta 2 miydi lise 2 mi?” diye sorarsa işte o gün ne yapacağımı biliyorum :Ç

Ay geliyorlar soldan soldan!

Kategori: Hayat, Saçmalama — 7 October 2006, Saturday @ 21:30

Ah şu sokaklardan çektiğim! Aslında garip sokakların bir suçları yok. Kalabalık olmaktan başka..

Bugünlerde kafamda bir sürü şey olmakla beraber yine de gayet dengeli bir şekilde sokakta yürüyordum dün akşam. Ne bir yere yetişmem gerektiği için acele ediyordum, ne de havalara bakarak dikkatsizce gidiyordum. Her şey birdenbire gelişti. Yan sokaktan bir kadın çıkıp bana çarpıverdi ve kolundaki torba ve elindeki cüzdan yere düştü. Halbuki ben sabit ivmeyle hızıma devam ediyordum; o gelip çarptı. Yine de arkamı dönüp özür dileyecektim ki o dehşet ve şiddet dolu gözlerle karşılaştım. Öyle bir bakışı var ki gören ya boğazını sıktım ya da işten kovdum gibi bir şey zanneder. Elindekileri yere düşüren o ya, onun için otomatikman suçlu ben oluyorum! Çünkü o eğilip torbasını ve cüzdanını yerden almak zorunda; öyle mağdur bi durumda ki! Bir de “önünüze baksanız olmaz sanki” deyişi yok mu! Bi dakka yaa! Zaten önüme baktığım için seni görememiş olabilir miyim acaba? Malum hani yandan geldin ya. Avrupa Yakası’ndaki İffet’in söylediği gibi hem soldan soldan geliyor, hem de bır bır konuşuyor.

Ama artık bu tür insanlara karşı yenik duruma düşmeyeceğim. Ne mi yapacağım? Çantamı veya elimde olan herhangi bir şeyi bilerek yere düşüreceğim ben de! :Ç He elimde bir şey yok mu? Gerekirse kendimi yere atıp bas bas bağıracağım :Ç Aksi takdirde çıkar yolu yok hem çarpıp hem kızanları döveceğim! :oklava:

ÜÜÜÜFFFFFFF!! IIIYYYKKK!!

Kategori: Hayat — 3 October 2006, Tuesday @ 22:16

Bu bıkkınlık ve tiksinti durumlarının kaynağı nereden geliyor biliyor musunuz? Yaklaşık 2 saat sonra yani 12′de ders programı almam gerektiğinden dolayı. Nedense her dönem başı böyle bir sorun oluyor. Halbuki ders programı denilen şeyi ayarlamak bu kadar işkence olmamalı! Belki de ben bu konuda çok dertliyim; çünkü 1.sınıfın ikinci döneminin başında ders programı almam gereken gün alamamıştım. Sebebi ise İngilizce dersinde F almış gibi gözükmemdi. Gerçek notum BA olduğu hâlde F geldiği için o dersten kaldım sayılıyordum ve program filan da alamıyordum. Ertesi günlerde neler çektim neler!! Şilelere dilekçeler mi yazmadım, hocaya şikayetler mi etmedim, okulun birinci günü o kat senin bu kat benim gezmediğim yer mi kaldı daha neler neler anlatılmaz yaşanır yani. Bütün sene yemiş olduğum tatlıların eriyip gittiğine eminim; tek faydası bu oldu sağolsun :Ä Bir de program alırken alacağın dersin farklı saatleri var sen onlardan seçiyorsun, elini acele tutman gerekiyor ki “kota” denilen zımbırtı dolmasın. Bu “kota” nın anlamını öğrenene kadar da neler çektim. Okulun ilk senesinin ilk dönemi milletin ağzında bir kotadır gidiyor :hıı: ”şu dersin kotası dolmuş yaaa, giremiyorum”, “kota yöneticisine sordun mu bu işi?”, “kota yöneticisine onaylatacaksın ders programı aldıktan sonra” gibi cümlelerle karşılaşınca “eheh, evet tabi oldu onaylatırım o söylediğin şeye” gibi tepkiler veriyordum :$ Neyse canım çömezdik o zamanlar, artıkın akıllandık, “kota”nın bir sınıfa alınabilecek en fazla öğrenci sayısı, bir nevi kontenjan olduğunu biliyoruz :parlak: Ama yine de korkuyorum :ühüh: Ya yine bir terslik çıkarsa? Böyle de panik stres bir şahsiyetim işte; boşuna bana ilkokulda “miss panik” lâkabını takmamışlar..

Ah Şu Annelerrr!! Bıırrrr!!

Kategori: Eğlence — 1 October 2006, Sunday @ 17:37

Biraz sonra okuyacağınız yazıyı daha önce okumuş olabilirsiniz ama bana gelmiş maillerinin içinden en sevdiklerim arasında yer aldığı için burada da yer alsın istedim:

“Mehmet ile Handan öğrenci olup aynı evi paylaşmaktadırlar. Bir gün Handan ve Mehmet, Mehmet’in annesini yemeğe davet ederler, Mehmet’in annesi akşam yemeği süresince Handan’ı uzun uzun süzer ve aslında Handan’ın çok alımlı ve güzel bir kız olduğunu düşünür ve aralarında ev arkadaşlığından daha ileri bir boyutta bir ilişkinin olup olmadığını merak eder.Aklını okumuşçasına Mehmet annesine der ki: ‘Ne düşündüğünü biliyorum; ama emin ol ki sadece ev arkadaşıyız, ötesi yok’. Akşam yemeğinden sonra Mehmet’in annesi evine döner. Aradan bir iki gün sonra Handan der ki: ‘Mehmet, annen bize geldiğinden beri gümüş çorba kâsesini bulamıyorum’. Mehmet yanıtlar: ‘Annemin almış olabileceğini tahmin etmiyorum; ama ben yine de kendisine bir mektup yazayım’.

Oturur ve yazar: ‘Anneciğim, gümüş çorba kâsesini sen aldın demiyorum, ama almadın da demiyorum. Fakat konu şu ki; sen bize yemeğe geldiğinden beri gümüş çorba kâsesi kayıp. Sevgiler, oğlun Mehmet.’

Bir hafta sonra Mehmet’in annesinden mektup gelir: ‘Sevgili oğlum Mehmet, Handan’la yatıyorsun demiyorum, ama yatmıyorsun da demiyorum. Fakat konu şu ki; Handan kendi yatağında yatıyor olsaydı, gümüş çorba kâsesini çoktan bulmuş olurdu. Sevgili annen..’ ”

 

 

« Previous Page