Evet, psikopatım!

Kategori: Hayat — 30 November 2006, Thursday @ 19:44

Bugün Science, Technology and Society dersinden sınavım vardı. Ben daha Türkçesini anlamakta zorlanıyorum bir de İngilizce yazmak zorundaydım! Neyse..

Sınavda bir şey fark ettim:

İşlediğimiz her bölümden 4 tane soru sormuştu ve bu 4 sorudan sadece birini cevaplamamızı istiyordu hoca. Haydaaaaa.. “Hangisini cevaplasam ki şimdi?” *-) “Birinci soruyu daha iyi biliyorum sanki?” “Ama yok yok diğeri de daha kolay gibi.” “Üfff en iyisi en sondakini yapmak” gibi bir düşünce panayırıyla dolup taştım. Bu hissi bir yerden hatırlıyordum aslında. Geçenlerde Hukuk dersinin hocası sınav günü için 2 tarih söyledi ve birini seçmemizi istedi. Biz düşün Allah düşün sanki çok zor bir karar! Halbuki dese ki şu gün olacak o zaman tamam uyarız. Ama şimdi bize soruldu ya şaşırır kalırız ööyylee.. Sınavda da aynı şekilde. “höt höt” tarzında bir sınavla karşılaşsaydım paşalar gibi cevaplayacaktım böyle kapris yapmadan. Lâkin zamanımın önemli bir kısmı hangisini cevaplasam diye düşünmekle geçti :S 2 sene önce dersanede etüd saatini ayarlarken de aynı dert vardı! Hoca bir saat söylememizi ister ve biri kendince bir saat söyler ve diğerleri “üff o saatte şuna söz vermiştim” “amaan o saatten sonra trafik çok olur” “yaa o gün gelemem beeeenn” vs vs der. Hoca dese ki “saat X’te, şu sınıfta!” bak o zaman geliyolar mı gelmiyolar mı :Ä

Diyeceğim o ki acaba bize verilen şansları, kolaylık sağlama amaçlı bize sunulan seçenekleri değerlendirmekte neden bu kadar kötüyüz? Üstelik bu seçme özgürlüğü bize verilmese nasıl da sayar dökeriz ama bir yandan da alışmışızdır bazı diktatörce tavırlara. Seçim yapıp bundan faydalanmak, onu en güzel şekilde kullanmak bu kadar mı zor?

“Yahu psikopat mısın sen sınavda da bunlar düşünülür mü be kardeşim?!?!” diyorsanız kesinlikle haklısınız. Psikopatım! Ama suç bende değil, beni bu hâle getirenlerde!
(NOT: CEEMMM!!! Sınavda birbirimize sorup unuttuk diye tepindiğimiz sorunun cevabı “TD is false” muş !!! Böhüüüühghghg!!)

Uzuuun Bir Aradan Sonra :)

Kategori: Hayat — 27 November 2006, Monday @ 17:39

Valla ne desen haklısın sevgili MaNYaK diye başlamak istiyorum. MaNYaK arkadaşımız yazmamak konusunda kendisini geçtiğimi söylüyor da.. Ayrıca neden kendine MaNYaK diye bir isim taktın ki Veli? Bu kadar belli etme bence bu özelliğini :Ä

     Efenim, sesim soluğum çıkmıyor. Ne yapıyorum ne ediyorum biliyorum ki hepiniz merak içerisindesiniz ve her gün her saat ve abartayım her dakika siteme girip yazı yazdım mı diye bakıyorsunuz. Lakin ben bile siteme sizin kadar girmez oldum son günlerde :Ä Neden mi?

     1) Yurtta zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorum. Sabah kalk, giyin, derse git. Ders aralığında tekrar yurda gel. Bir-iki saat otur ders çalış sonra yine derse gir. Gel, oda arkadaşlarıyla sohbet et derken -ki en fazla zaman alan kısmı bu :Ç - bir bakıyorum akşam olmuş.

     2) Geçen haftaki Ekonomi sınavı ömrümü tüketti, öldürdü öldürdü diriltti beni. Sadece beni mi? Herkesi! Bu Ekonomi sınavlarından çektiğim kadar.. Ama tuhaf bir şekilde çok seviyorum Ekonomi çalışmasını yahu. Mazoşist miyim neyim ^o)

     3) Bu hafta Çarşamba Tarih ve Perşembe Bilim & Teknik diye bir dersten sınavlarım var. Onlarla uğraşıyorum.

     4) Aynı zamanda okumam gereken kitaplar var onları bitirmeye çalışıyorum. Ek olarak ordan burdan verilen çeşitli derslerin ödevleri var onlarla uğraşıyorum.

     5) Yüzümü bile görememekten şikayetçi arkadaşlardan çok özür diliyorum. Ben de en az sizin kadar görüşmek istiyorum; lâkin gelin görin ki benim kendimi bile görecek fırsatım olmuyor. (O nasıl olacaksa? :Ä )

Bu arada Tarih sınavım var dedim ama ben yokmuş gibi davranmakta ısrarlıyım :Ç Ama şunu söyleyebilirim ki Tarih dersleri hiç olmadığı kadar güzel geçiyor. Asım Karaömerlioğlu hocamız sağolsun. Kendisi hakkında ekşisözlük ten bilgi edinebilirsiniz. İlk derse girdiğinde direk “ekşisözlükte hakkımda kötü bir şey yazmadığınız sürece aramız iyi olur” cümlesini kurunca tabi insanın dersten çıkar çıkmaz ekşisözlüğe girip hakkında ne yazılmış bakası geliyo :) Ya, bu arada bir şey fark ettim. Hep sonu -yor ile biten cümleler kurarken nedense -yi diyesim geliyor. Örnek: “… ne yazılmış bakası geliyo ==> ne yazılmış bakası geliyi”. :S Sanırım biraz daha az Avrupa Yakası ve Burhan seyretmeliyim. Ah Burhan ah bütün konuşmam senin gibi olacak da neyyssee..

     Bu arada Tarih dersleriyle ilgili anlatacaklarım var nasıl geçtiğiyle ilgili filan. Bu gırgır şamatayı sizden esirgemek olmaz. Şimdilik hoşçakalın…

[Not: Cem arkadaşımıza buradan teşekkürlerimi sunuyorum. Çünkü artık siteme www.tuuce.net yazarak da girebilirsiniz. Sağolsun, bu adresi aldı. Artık benim adıma da bir site var. Oleeyyyy <:o) :)]

Çatır Çutur Katır Kutur

Kategori: Eğlence, Hayat, Nam Nam, Saçmalama — 19 November 2006, Sunday @ 17:09

     Dünkü bir otobüs maceramdan çıktı bu başlık. Nasıl bir otobüs macerasıdır ki böyle bir abuk başlığa sebebiyet vermiştir? Anlatayım…

     Ortaköy otobüsündeydim ve uslu uslu koltuğumda oturuyordum. Ben usluydum ama annemin Osmanbey’den aldığı fıstıklar (kabuklu fıstık mı desem soyalı kabuklu fıstık mı desem tam adını bilmiyorum ama çıtır bir kabuğu var) rahat durmuyorlardı. Kucağımdaki torbanın içinde mis gibi kokusu ve elimi ısıtan sıcaklığıyla beni yoldan çıkarmaya niyetliydiler :oklava: En sonunda yoldan çıktım tabi müthiş bir iradesizlik örneği göstererek. Ve yemeye başladım. Bir yandan fazla ses çıkmasın diye yavaş yavaş yiyorum, bir yandan ses çıkmasına engel olamıyorum çünkü öyle bir kabuğu var ki maşallah… Otobüste hiç sevmem bir şey yemesini. Hem başkalarının canı çeker diye, hem de çekmese bile ben rahatsız olurum diye. Çünkü otobüste simit, mısır, elma ve türevlerini yiyenleri gördükçe onları yedikleriyle boğasım gelir çünkü acayip canım çeker ve olan eve gidince “evde şu var mı bu var mı?” diye sorduğum anneme olur :Ç

     Evet, sevmediğim ve diğer insanlarda tasvip etmediğim bir şeyi yaptım. Olmuyor mu sanki sizin de böyle anlarınız? Kendinizi, kınadığınız veya hoşlanmadığınız şeyleri yaparken bulduğunuz? Oluyordur, oluyordurrrr :) Ve buradan beni duysalar da duymasalar da benimle yolculuk yapan otobüs sakinlerine/mağdurlarına sesleniyorum: Özür dilerim sizi çatır çutur katır kutur seslerine maruz bıraktığım için. Ama içgüdülerine karşı koyamıyor insan bazen. Bununla alakalı olaraktan, dün bana hediye edilen bir rozetteki sözle özetlemek istiyorum yazımı: 

     “Bir kere yaptım, yine yaparım” <:o)

Eski Dostlaaarr Eski Dostlar..

Kategori: Eğlence, Hayat — 14 November 2006, Tuesday @ 16:32

     Geçen hafta Çarşamba günü ilkokul arkadaşım Ayşegül’den bir telefon geldi ve Pazar günü ilkokul arkadaşları buluşacağımızı söyledi; benim de görüştüklerimi ve çağırabileceklerimi çağırmamı istedi. Ben de hemen atladım tabi; seneler önce her gün birbirimizi görüp bir çok şey paylaştığımız ama senelerden beri oturup konuşmuşluğumuzun olmadığı o insanlarla buluşma fırsatı kaçar mı? Hemen Gözde’ye haber verdim ve o da geleceğini söyledi. Çarşamba günü gelecek olanların sayısı 5′ti ama Pazar günü gelenlerin sayısı 12′ydi! Zincirleme davet teorisini uyguladık ve sonuç mükemmeldi yani:)

   Gelelim buluşmanın nasıl geçtiğine. Çoğu gençliğin ortak buluşma yeri olan Beşiktaş McDonalds’ın önünde buluştuk. Bazılarının siması tıpatıp aynıydı, bazıları değişmişti, bazıları sakal-bıyık-saç üçgeni sayesinde değişmiş numarası yapıyordu :Ä Bazılarını ara sıra görüyordum, konuşuyorduk ama bazılarını hiç görmemiştim. Ama ilginç olan oturup konuştuğumuzda sanki hiç ara vermemiş gibi sohbet edebilmemizdi. Bir de oturduğumuz yer adam gibi olsaydı! Nereye mi gittik? Nargile kafe! İiiğğyykk +o( Bütün çabalarıma, direnmelerime, demokrasiyi konuşturup oylama yapmama rağmen oraya gidildi!!! Zaten önce giremedim dumandan içim boğuldu. Sonra millet “Tuğçe oyunbozanlık yapma işte” deyince oyunu bozmadım, onun yerine ciğerlerimi bozdum..

     Ama “bak kızım ben ilk iki eli karşımdakine veririm sonra yenerim” diyen ve afralara tafralara girip kasılan Volkan arkadaşımızı tavlada bir güzel yenince duman muman takmaz oldum :Ä En karışık anlardan biri de 12 kişinin aynı anda birbirlerinin telefon numaralarını ve msn adreslerini aldığı andı. Öyle karıştı ki her şey. O onu çaldırır, bu buna mail adresini yazar, kim kimi çaldırdı karışır; sonra tekrar yazarlar filan :Ç Gözde o sırada bir fikir yürüttü: Hepimizin mimikleri, jestleri, olaylara verdiğimiz tepkiler ve gözlerimiz aynı kalmıştı. Ben de katıldım bu görüşüne. Özellikle benim gülüşüm için söylediler bunu :Ç Ama diyorum size ben ihtiyar nine olsam da kahkahamdan tanırsınız :Ç

     Garip bir şey daha hissettim. İlkokulu da bitirdim, liseyi de. Ve 2 seneden beri üniversitedeyim. 2 sene boyunca lisedeki arkadaşlarımla görüştüm, buluşma ayarladık. Liseyi ayakta tutmaya çalıştım. Ve ilkokuldakilerle buluşmadan önce çağıracağım insanları ararken hep telefon listesinde elim lisedekilere kaydı, hatta lisedeki bir arkadaşıma mesaj yazdım ve az kalsın yolluyordum! :Ç Artık ilkokuldakilerle de ara sıra görüşmeye karar verdik. Annem haklı; onların zamanında ne telefon çok bulunur bir şeydi, ne bilgisayar. Dolayısıyla da birbirlerine ulaşamıyorlar.. Ama bizim elimizde imkan varken buluşmuyoruz, birbirimizi görmüyoruz bile. Uzun bir aradan sonra, miniminnacıkken birlikte topkekimizi paylaştığımız, top/seksek oynadığımız, törenlerde beraber sıra olduğumuz, birlikte isyan çıkarıp birlikte çığlık attığımız kişiler olarak şimdi birbirimizi çeşitli üniversitelerin öğrencileri olarak görmek, yaşanmaya değer nadir olaylardan biriydi. Fotoğraf çekmedik mi? Tabi ki çektik ve herkes beni fotoğraf makinemle hatırladı. “Tuğçe yine fotoğraf çekecek topuşun bakayım” şeklinde :Ç Nitekim de topuştular ve fotoğraf çektik. Hem ağlarım hem giderim hesabı, bunlar hem isyan ediyor hem de fotoğraf çektiriyor. Lisedekiler de öyle :Ç Demek ki insanlar üzerinde baskı yaratmakta üstüme yok :Ä Onlar da çekmiyor mu? Çekiyorlar, ama bizim bir kere adımız çıkmış! Fotoğraf makinem biraz külüstür, evet. Ne yani ben de digital alamaz mıyım? Alırım ama almıyorum çünkü nedense çok seviyorum fotoğraf makinemi! Volkan’ın çeşitli “Tuğçe bakalım nasıl çıkmışız? Olmadı bir daha çekelim. Şunu silsene” gibi takılmalarına maruz kalsam da kullanmaya devam ediyorum ben külüstür takozumu :) Hem gayet de güzel çekiyor, inanmıyorsanız Resimlerim kısmına bakın. Çektiğimiz fotoğrafları koydum bilem! :) (Karanlık çıkmasının sebebi sadece ve sadece ortam!)

Sevgili Günlük,

Kategori: Eğlence, Hayat, Saçmalama — 11 November 2006, Saturday @ 18:49

     Neyi fark ettim biliyor musunuz? Ben yazmayınca çıkan isyandan hoşlandığımı. Sadist miyim neyim :Ä Gerçekten ara verince sizlerin yazmamı istemeniz hoşuma gidiyor böyle sağolun varolun :)

     Bugünümü anlatayım size. Yine Sevgili Günlük diye başlamak gerek bu yazıya. Sabah kalktım, birdenbire doğru dürüst bir çantamın olmadığı kanısına vardım. Ne oldu? Birdenbire vahiy mi indi bilmiyorum ama hemen çanta almalıydım :Ä Böyle olmadı tabi. Bütün çantalarım spor tarzda ve şöyle anne tabiriyle “kibar, hanımefendi işi” bir çantam yoktu. Annem de benim için haftaiçi çanta bakmış Osmanbey’e. Bugün de oraya gittik, kendisine de kaban alacaktı. Sözde erken uyanıp erken gidecektik ama 11′de uyandık ve geç gittik :) Gelin görün ki ben annemin beğendiği çantayı beğenemedim. Çok uğraştım, bütün gücümle çantaya odaklandım, evirdim çevirdim, içimden “bunu seveceğim bunu seveceğim, cici çanta, bici çanta” dedim ama ı-ıh yok olmuyor. Mecburen çantacıları gezmeye karar verdik. Şimdi mağazalarda en sinir olduğum şeylerden biri: Ben çantalara bakarken sanki çanta bakmak çok zor bir eylemmiş ve tek başıma yapamazmışım gibi peşimden bir görevlinin gelmesi ve elime aldığım her çantada o çantanın özelliklerini sayması! “O elinizdeki orijinal Nike’tır.”, “Elinizdeki gerçekten çok kalitelidir ve ithaldir”, “Elinizdekinin içinde bir de çapraz asılan bir askısı vardır” gibi cümlelerden sonra o elimdeki çantayı kadının kafasına geçirip “peki kafanızdaki çantanın özelliklerini de sayar mısınız?” diyesim bir geldi, bir geldi, bir daha gitmedi :@ En sinir olduğum ikinci özellik: Ben ondan yardım istemediğim halde canla başla bıdı bıdı konuşuyor, bilgi veriyor filan sonra almayınca da surat yapıyor. O kadar uğraştım da almadı gibisinden. Yardıma ihtiyacım olsa veya fikir istesem söylerim zaten. Yine de kibarlık olsun diye “biraz daha dolaşalım sonra geliriz” diyoruz, diyor ki “ama satılabilir” :Ç Hey Allah’ım sen aklımı koru!

     Sonra ELİF ayakkabı & terlik diye bir mağazaya girdik. İçeri girer girmez 50′lerinde olduğunu düşündüğüm bir adam hemen nasıl bir şey aradığımı sordu. Ben de güzel bir çanta aradığımı söyledim. Öğrenci olup olmadığımı sordu anneme ben çantalara göz gezdirirken. Öğrenci olduğumu duyunca daha bir “ayy canımm” modunda muamele etti bana :) Çantayı oradan aldık. O kadar içten yardım etti ki bir muhabbet başladı aramızda. Neyse, tam parayı ödedik ne göreyim?!?!? Pembe bir bot. O kadar tatlı ki anlatamam. Hemen onu denedim tabi. Adam zevkli olduğumu, şimdiki genç kızların bunlardan giydiğini söyledi (müşteriye aldırmak için çok zekice yollardan biri, daha geçen Çarşamba ekonomi dersinde görmüştük :Ç ). “Tamam o zaman almıyorum ben herkesin giydiği şeyi giymem” diyesim geldi ama botun pembeliği “al beni al beni” diyordu. Ben de “alacağım seni alacağım seni” diyordum. Biz botla aramızda böyle konuşurken gelen geçen bota bakıyordu. Başka numarasının olup olmadığını soranlar oldu. Adam ismimi sordu bana Tuğçe diye seslendi. Kısa zamanda mağazanın maskotu oldum :Ç O kadar insanın sormasını sağladığım için de hatrı sayılır bir indirimi hak etmiştim yuppiii :Ç Mağazadan çıkarken herkes duygulanmıştı ayrılma zamanı geldi diye :ühüh: Bir veda havasıdır esti gitti. Hepimizin elinde bir mendil, ellerimizi salladık birbirimize. Ve biz gittik..

     Artık dünyaya pembe gözlüklerle değil, pembe botlarla bakıyorum :Ç

Küstüm Oynamıyorum

Kategori: Bilinç Akışı, Hayat — 6 November 2006, Monday @ 22:32

küstüm.JPG

Bu resmi ilk defa geçen sene Ayça’nın bilgisayarında görmüştüm. Ve “işte hayatımın resmi olabilecek potansiyele sahip bir resim” dedim içimden. Öyle çok şey anlatıyor ki..

Küçük bir çocuğun “ben küstüm oynamıyorum”, “annem bana oyuncak almadı”, “canım sıkıldı” deyip boynunu büküşünden daha öte. Bir gencin hayatın anlamını ararken düştüğü çaresizlik ve karamsarlık; bir annenin kırılmış kalbinin yüreğindeki yansıması; bir yaşlının artık eski fonksiyonlarını yerine getirememesinden kaynaklanan acılı tebessümlü bir ruh hali..

Çevremizde onlarca insan olmasına rağmen hissettiğimiz yalnızlığın; çok güvendiklerimizin bizi hayal kırıklığına uğrattığı zamanlardaki ruhsal çöküntünün; hayatımızda çok önemli bir yer kaplayan birinin aniden hayatımızdan çıkmasıyla oluşan kocaman bir boşluğun; büyüdükçe her şeyin karmaşıklaştığı, zorlaştığı düşüncesi ve küçüklüğümüze duyduğumuz özlemin ve daha nicelerinin bir resmi..

Burada küçük bir çocuk görüyor olabiliriz ama gerçekten “gördüğümüzde” etrafımızdaki herkesin içinde böyle bir çocuk olduğunu fark ederiz. Ne kadar büyük olsak da zamanı geliyor en ufak şeylere kırılıyoruz, umutlanılmaması gereken olaylardan fazlasıyla umutlanıp hüsrana uğruyoruz, en ufak şeylerden rahatsızlık duyup yalnız kalmak istiyoruz. Bazen de geçmişe özlem duyuyoruz. O günlerdeki insanlara, olaylara.. İster istemez karşılaştırma yapıyoruz. O zaman daha mı mutluydum? Daha mı umutluydum? Daha mı iyimserdim?

 

Sevgili Günlük,

Kategori: Eğlence, Hayat, Kitap, Nam Nam, Saçmalama — 2 November 2006, Thursday @ 00:21

          Bu yazıyı sadece ve sadece korkudan yazıyorum. Baktım sevgili arkadaşlarım isyan ediyorlar, dedim yazayım. Aslında ataletten mi kaynaklanıyor yazmamam? Sanırım hayır. Hem yorgunluk hem de konu bulamama diyelim. Yazacak konuları bu kadar mı tükenir insanın! Diyordum ki okul başlayınca çok malzeme çıkar ama ters tepki oldu; çünkü yoğunluktan düşünmeye zamanım kalmıyor desem yeridir :) Madem yazacak konu bulamadım e yazı da yazmak gerek o zaman gelin size bugünümü anlatayııımmm (dinlemeyecek olanlar konuşmasın ya da sınıftan çıkıp sınıf düzenini bozmasın => derse çok girmenin zararları):

          Dün gece feci bir baş ağrısıyla yattım ve sabah 6′da aynı baş ağrısıyla uyandım. Baktım böyle olmayacak, Aprol içip tekrar uyudum. Buradan Aprol’u çıkaranlara çoookk teşekkür ediyorum; çünkü beni felaket bir günden kurtardı. Daha doğrusu günümün çok daha az felaket hali almasını sağladı. Yine de biraz felaket hali vardı yani. Sabah kalktım kahvaltı edip 12′de Ekonomi dersine gittim. Sıkıcıydı, boğuluyordum, nefes alamadım bir an derken o da ne?!?! Kırk yılda bir telefonumun sesini kısmadığım tuttu, onda da telefonum çaldı. İyi ki hemen ortadaydı da çok fazla çalmadan susturabildim. Ama iyi ki de sessize almamışım; çünkü Ekonomi dersini güzelleştiren ve çekilebilir hâle getiren o telefonla gönderdiğim ve aldığım mesajlardı :) Evet, biz öğrenciler böyleyiz işte. Bizi böyle kabul edin :Ä

          Ekonomiden ölmüş bir şekilde çıkıp taaaa tepede olan yurdumun sıcak kollarına kendimi attım. Tam odacığımın ısısına alışmıştım ki saat 3′teki Tarih dersine gitmek için tekrar soğuk Şile havalarına bırakmam gerekti kendimi.. Tarih dersi öyle eğlenceli ki anlatamam. Yazmaktan ellerim kopsa da hayatımda böyle eğlenceli tarih dersi işlemedim. Resmen hem eğlenirken öğreniyoruz :Ç Dersten 4.30′da çıkıp tekrar yurda geldim ve Ayça’yla sinema kulübünün toplantısına gitmeye karar verdik uzuuun uğraşlar sonunda :Ä Yaklaşık 1 saat sürdü ve Web komitesine adımızı yazdırdık Ayça’yla ama öyle bir galeyana geldi. Sağolsun Cem web komitesine yazın deyince, öyle bir deyişi var ki yazdırmamak mümkün değil :Ç Ayrıca bir “maraton” düzenlenecekmiş. Akşam 8′den sabahlara kadar kesintisiz film üstüne film seyredilecekmiş ve buna en uzun dayanan 1.ye armut koltuk, 2.ye ve 3.ye de DVD hediye edilecekmiş. Tabi kuru kuruya da olmaz; yiyecek bir şeyler de ayarlanacakmış. Patlamış mısır, alaska tarzı şeyler. Alaska denince nedense gözler direk bana çevriliyor ve aklıma iki deyim geliyor: “adım çıkmış dokuza inmez sekize” & “Adın çıkacağına canın çıksın”! Cem’in yorumu şu: “Bütün gelir kaynağımız sen olacaksın Tuğçe” :Ç Ya ben o kadar obur değilim sadece yavaş yiyorum, yavaş yiyince de daha uzun yiyorum; böylece insanlar ne zaman bana baksalar yiyormuş gibi görünüyorum :Ç Neyse, sonra yemekhaneye gidip bir şeyler yedik ve Ayça yurt asistanı olduğu için toplantıya gitti; ben de Aysun’a yardım edeyim diye kütüphaneye gittim. Saat 8′e geliyor, hala çalışıyor ben de kıyamadım işinde yardım ettim hemen bitti. Eeee, işin içine ben girdim mi böyle çabuk biter iş işte :parlak: Sonra Avrupa Yakası’nı seyretmeye Sosyal Merkez’e gittik Aysun’la. Normalki zamandan çok daha kalabalıktı. Çevremizdekilerin patates kızartması, şinitsel ve türevlerini yemelerini Emrah bakışlarıyla ( :ühüh: )izlerken bunlara yenilmemek, yıkılmayıp ayakta durmak için çok çaba sarf ediyorduk. Ama sonunda ne yaptık? Pasta ve supangle aldık! Hep Aysun’un yüzünden benim hiç suçum yok vallaaaaa..

          Sonra da geldik yurda ve şimdi de yazıyorum. Yazacak ilginç bir konum olmadığı için size bugünümü anlatayım dedim. Şimdi ne yapacağım? Yaklaşık 650 sayfa olan tarih kitabımız Andrew Mango’nun “Atatürk” kitabına devam edeceğim. Kaçıncı sayfada mıyım? 41 :S Ama azimliyim, çalışkanım, Tuğçe’yim ben. Peki bu neyi değiştirir? Yazı uzadıkça saçmaladığımın farkına vardım. Ben gidiyorum!