Uzaktan Kumanda! Hrrrr!!!

Kategori: Eğlence, Hayat — 30 December 2006, Saturday @ 23:42

     1 haftalık bir aradan sonra, sıcağı sıcağına yaşadığım bir olayı anlatayım heman. Demin Star’da yayınlanan “Sen Ne Dilersen” adlı filmi seyrettik. Film sırasında annemle yanyanaydık ve ben filmin ortalarında televizyonun sesini açarken anneme “Anne beğendin mi filmi?” diye sordum. Annemi o an bir gülme aldı ki sormayın gitsin. Ama nasıl bir gülme anlatamam. Gözlerinden yaşlar gelene kadar.. :hıı: Ben şaşırdım önce kaldım bi kal: Sonra tabi ben de gülmeye başladım ama sadece annem gülüyor diye. Acaba sorumda komik bir şey mi vardı diye düşünmeden de edemedim tabi :hmm:

     Filmi izlemeye devam ettik.. En azından devam etmeye çalışıyorduk; lâkin annemin durup durup tekrar başlayan gülme krizleri bitmek bilmiyordu. Bir ara harbi harbi telaşlandım annem arife günü çok yoruldu, kekler börekler revaniler yaptı, orayı burayı topladı da acaba aklını mı oynattı diye :Ç Ben “anne noldu bak söylesene yaaa” dedikçe annem “şştt sus filmin sesini duyamıyorum” dedi. Ben de filmin sesini açtım. Bu bir kaç kere tekrarlandı. E nasıl oluyordu da ben sesini açtıkça hala sesi duyulmuyordu? İşin aslını anlayınca gülmekten yerlere yattım ben de :Ç Ne oldu? Meraklandınız mı? :Ä

     Meğersem, bizim muzur annecik içerki odadaki televizyonun kumandasını almış, sağındaki yastığın altına saklamış, ben televizyonun sesini açtıkça o kısıyor. Ben yine duyamayıp yine açıyorum sesi, sonra yine açıyorum derken bu böyle 10 kere filan sürüp gitmiş ve ben farkına varmamışım :Ç Annem de nasıl farkına varmadım diye gülüyormuş. Ama gerçekten ben de içimden demedim değil hani “Yahu ne oluyor böyle bi türlü sesini duyamıyorum” diye :Ç Annenin diline sakız olduğuna mı yanarsıııınn filmin en önemli yerlerinden birini gülmekten kırılmakla meşgul olduğun için anlayamadığına mı..

Sıla

Kategori: Dizi, Eğlence — 22 December 2006, Friday @ 23:45

     Başlıktan da tahmin edebileceğiniz gibi Sıla dizisi hakkında bir kaç şey söyleyesim geldi. Durup dururken mi? Hayır tabii ki. Daha şimdi bitti dizi ve dizinin çeşitli yerlerinde gözlerim doldu, çok etkileyici sahneler vardı. Tek bir yerde baya bir güldüm. Böyle acıklı, göz yaşartıcı, yakıp yıkıcı bir dizide nerede buldun gülünecek sahneyi derseniz anlatayım.

     Bil(me)diğiniz gibi Sıla (Cansu Dere) adlı kahramanımız töreyi bozup evliliğini ve oranın kurallarını hiçe sayarak Mardin’den İstanbul’a kaçtı. Üstelik tek başına değil, yanına abisi ve abisinin karısını da aldı. Hâl böyle olunca Sıla’nın kocası Boran, Sıla’yı ve Sıla’nın abisinin karısını (Boran’ın kardeşi olur kendileri); Sıla’nın babası da Sıla’yı ve abisi Azad’ı öldürmek zorundalar töreye göre. Her ikisi de Sıla’yı öldürecek bu nasıl olacak diyorsanız kim önce davranırsa o öldürecek. Sıla ayvayı yemiş durumda yani :Ä Gerçi korumaları var hemi de birr sürü. İşte korumaları devreye girince bende kayış koptu ve gülmekten kendimi alamadım. Neden mi?

     Sıla, onu evlatlık edinen anne-babasının mezarlığına ziyarete gitti. Tehlike altında ya, etrafında onlarca koruması var tabi. Boran da Sıla’yı takipte. Mezarlıkta onu seyrediyor. İki ağacın arasındaki kocaman boşlukta durmuş, bariz “burdayım ben korumalar yakalasanıza beni hahaha” diye bağıran bir şekilde Sıla’nın ziyaretini izliyor. Aslında korumalara hak vermek lâzım. Cansu Dere’nin koruması olmak zor iş. İnsan bazen etrafı seyretmekle onu seyretmek eylemlerini karıştırabilir :Ç Sonra kayboluyor Boran. Ansızın belirip ansızın kaybolan bir silüet ve bu tehlikenin o kadar yaklaşmasından bir haber olan “aval bakışlı” korumalar. Bu sahneden daha komiği ise Sıla’nın babasının şirketin önündeki büyük ve uzun demir parmaklıklar arkasından Sıla’ya silahı doğrulttuğu sahneydi. Sıla hiçbir şeyin farkında değil tabi arabasından inmiş konuşuyor birileriyle. Yanında yine onlarca koruması var. Derken babası silahı kaldırır, ona doğrultur. Bir tetiğe basmasıyla iş bitecektir ama kızına kıyamamaktadır. Bu sırada korumalar, en çok bakması gereken yer olan kapıya değil, onun yerine etraflarındaki ağaçlara, börtü böceklere bakıp doğayla romantik anlar yaşamaktadırlar. Hem kim bilir? Belki de görmüşlerdir adamı, içlerinden “Amaaan bırakalım öldürsün kızını zaten kızı pintinin teki onu o kadar koruyoruz bize verdiği maaşa bak! Korusak nolacak korumasak nolucak? Biz bir şey yapamıyoruz bırakalım babasından cezasını bulsun” demiş de olabilirler tabi :Ä Haa, bir de herşeyden haberdar olmak için kullandıkları kulaklıklardan müzik dinlediklerine ve herşeyi haber vermeleri için kullandıkları telsizlerden de bir şekilde MSN’den chat yaptıklarına eminim :Ç

     Başka bir komik sahne.. Sıla, kendisini Mardin’den kaçıran eski sevgilisi Emre’ye onu öpmek isteyince tokat atmıştır ve Emre de Sıla’ya trip atma modundadır. Öyle ki Sıla, Emre’nin onları kaçırdığı için Bora’nın onu da öldüreceğini öğrendiğini söylemek için Emre’yi aradığında Emre önce “bence iş dışında görüşmesek iyi olur” der, fekat kendisi hakkındaki durumu öğrenince tırsar ve “hemen geliyorum” deyip kapatır ve etrafına korkulu bakışlar fırlatarak Sıla’nın evinin yolunu tutar :Ç Yahu demek ki can söz konusu olunca duygusal ilişkilerdeki gurur yapma olayları anında sönüveriyor :hmm:

     Yiğidi öldürdük, sıra geldi hakkını vermeye. Evet, sanırım birden fazla yerde güldüm ama bir o kadar da üzüldüm, hüzünlendim ve etkilendim. Haftada seyrettiğim 2 diziden biri Sıla ve gerçekten beğeniyorum. Ayrıca bu yazıdan çıkarılması gereken en önemli derslerden biri bu hayatta onlarca korumalarına bile güvenmeyeceksin :Ä Haa, bir şartla.. Eğer o koruma Whitney Houston’ın Bodyguard filmindeki koruması Kevin Costner gibi değilse ;)

     Kevin Costner gibi bodyguard mı? 8-) :S Ahhh ahhh –ve hayallere dalıp gider..

Miras Belası!

Kategori: Hayat — 17 December 2006, Sunday @ 18:55

Geçen Salı Hukuk sınavı olduk. 74 yaşında olmasına rağmen öğretme aşkıyla yanıp tutuşan sevgili öğretmenimiz, sorduğu sorularla bizi de yanıp tutuşturdu. Normalde kansızlık sorunu olan ben, kanımın fıkır fıkır kaynadığını ve başımdan alevlerin çıktığını hissettim sınavda. Sınavdan çıktıktan sonra yurda geldim, uyudum, uyandım, bilgisayarımı açtım ve Akın’la ettiğimiz sohbetle kendime geldim biraz. Sanırım bu diyalogdan siz de nasibinizi almak istersiniz:

Akın:

napiyisın amaaaa?? nasıl gidiyi hukuk??

BızBız:
üff bugün sınav olduk zate sorma
BızBız:
bir güzel karıştırdım birbirine sonra yurda geldim uyudum :Ç
Akın:
anaaa :Ç
BızBız:
o karştırmayla bi de güzel uyunuyo ki :Ç
Akın:
:D :D

oooooh ağzına bileğine sağlık :Ç

hoca ayıklasın şimdi pirincin taşını :Ç :Ç

kafayı yiyecek adam iyicene zaten yaşlı :Ç


BızBız: :Ç

Ama bende bir suç yok. Gelin bir de sınav sorusundan nasibinizi alın:

“Ahmet Bey ölmüştür. Ahmet Bey’in hiç çocuğu yoktur; annesi ise seneler önce ölmüştür. Ahmet Bey’in babasının 2 kız, 1 erkek olmak üzere 3 çocuğu daha vardır. Bu 3 çocuktan 1 tanesi Ahmet Bey’in babasının eski eşindendir. Ahmet Bey’in eşi sağ olduğuna göre, miras hangi oranda kimlere kalır?”

E-eevvettt kal: Bi dakka yaa? :hıı: Ama ben benn ezber yapmıştım?? :ühüh: Üstelik bu sadece a şıkkıydı. Sorunun diğer şıkları da vardı!

Şimdi söyleyin. Haksız mıymışım?

NAAYIIIRRRR!!!

Kategori: Hayat, Saçmalama — 13 December 2006, Wednesday @ 14:18

İlkokulda kaydolduğum serviste bütün sene boyunca servis ücreti zarfının üzerinde “TUĞÇE KUTLUBAY” yazdı. Her seferinde değiştirilmesini istememe rağmen sayın servis şoförümüz soyadımın KUTLUAY olduğu gerçeğini kaldıramadı herhalde. Belki kendine göre sebepleri vardır :hıı:

Ortaokulda kaydolduğum İngilizce kursunda her yoklama yapılışında sevgili İngilizce hocamız soyadımı “KATLIAY” diye okurdu :Ç En alakasızı bu herhalde ne alaka KUTLUAY ile KATLIAY anlamıyorum! Lise yıllarım sorunsuz geçti Allah’tan :Ç Ama dersanede de önce “Tuğçe KUTLUYAY” olarak kaydedildiğimi sonradan düzelttiğimi de söylemeden edemeyeceğim :) Ve demin yine aynı kâbus!! Ekonomi ödevimi teslim etmeye gittim, teslim ettim ve yurda dönüyordum ki üzerine adımı yazmaya unuttuğumu fark ettim :S Öyle demeyin, o kadar soruyu yaptıktan sonra o soruları çözmüş olmanın getirdiği öyle bir rahatlık var ki artık adınızı yazıp yazmamanızın sizin için bir önemi kalmıyor, önemli olan o soruları yapmış olmanız :Ä Sonra tekrar hocanın odasına gidip adımı yazmasını istedim. Adımı sordu tabii ben de “Tuğçe KUTLUAY” dedim. Tuğçe yazarken sorun yok ama bütün mesele soyadımda :ühüh:

“Tuğçe neydi?”

“KUTLUAY!!!!!!”

“Heh tamam” deyip soyadıma KUTLUBAY yazdıııııı :@ Sanırsam servis şoförümle Ekonomi hocam aynı duygu ve düşünceleri paylaşıyorlar :Ç Artık soyadımın yanlış anlaşılması gerçeğiyle yaşamayı öğrenmem gerekiyor ama yine de söylemeden edemeyeceğim ki benim adım TUĞÇE KUTLUAY. Artık herkes bunu kabullensin. Sırf bunun için ileride ünlü olup herkesin adımı bilmesini ve bilmekle kalmayıp doğru bilmesini sağlayacağım :Ä

Kalın sağlıcakla :)

Dağınıklığımı Dağıtmayın!!!

Kategori: Hayat, Saçmalama — 10 December 2006, Sunday @ 17:26

     Biz öğrenciler karışık varlıklarız! Bu sistem karışık, okul karışık, sınavlar karışık olduktan sonra biz karışık olmuşuz çok mu azizim?! Hâl böyle olunca durum odamıza da yansıyor tabii ki. Kabul edilmesi gereken bir gerçek var ki odalar dağınık olmak içindir! Artık şu odaları toplamaya çalışmaktan vazgeçin; çünkü eninde sonunda yine dağılıyorlar! Yalan mı yanii..

     Evden alelacele çıkıyorum; çantam bir yanda, montum bir yanda, elimde son anda sürdüğüm parlatıcım ve çantama tıkıştırmaya çalıştığım su şişem. Merdivenleri indikten ve sokağın sonuna geldikten sonra bir bakıyorum o da ne??? Akbilimi unutmuşum :ühüh: Hadii o aceleyle tekrar git, odanda bir de akbili bul! O dağınıklıkta nasıl bulacağım diye düşünürken odaya girer girmez koyduğum yeri hatırlıyorum ve hemencik çantama koyup çıkıyorum. Kaybettiğim zaman en fazla 5 dakika.

     Arkadaşım arıyor ve acele olarak Ekonomi ödevinin hangi sayfada olduğunu soruyor. Ben nerden bulayım şimdi iki dakikada kitabı? Kimbilir nerededir! Amaa canımıniçi Ekonomi kitabım o dağınıklığın içinden göz kırpıyor bana ve ben onu ne ıvır zıvırların altından alıp arkadaşıma hangi sayfa olduğunu söylüyorum.

     Mayışık bir hâlde ders çalışırken içeriden annem sesleniyor: “Tuğçeee koşşş işte sana söylediğim reklaaaaaammm!!” Ben hangi reklam olduğunu bile anlamadan koşuyorum sonra gözlüğümü unuttuğumu fark edip geri dönüyorum. Üfff sadece saniyelerim var ve ben gözlüğümü bulmak zorundayım! Sonuç ne mi? Tabii ki buluyorum :Ç Nıhahahaaa!!!

     Ben dağınıklığımla mutlu-mesut bir hâlde yaşayıp gidiyorum. Aradığım her şeyi düzgün oda sahibi bir çok insandan daha çabuk bulabiliyorum. Hem beyin cimnastiği oluyor. Önceden belirsiz bir yere koyuyorum ve onun yerini unutmamam gerekiyor ki sonra acele durumlarda hemen bulabileyim; böylece unutkanlığım azalıyor. Yani dağınıklığı bu şekilde faydalı bir hâle getiren bir şahsiyet başka nerede bulunur ki? Ve yazımı odasını her zaman örnek aldığım ve dağınıklık konusunda en büyük yandaşlarımızdan olan Ergun Dayımın bir sözüyle bitirmek istiyorum: “DAĞINIKLIĞIMI DAĞITMAYIN!” :Ç

Marketleri Seviyorum!

Kategori: Hayat — 9 December 2006, Saturday @ 17:52

Küçükken hiç mi hiç sevmezdim şu marketleri.. Annem elimden tutar götürürdü ve beni ilgilendirmeyen bir sürü ıvır zıvır (bana göre ıvır zıvır ona göre değil tabi :Ä ) alırdı; ben de ööyylee beklerdim. Ama şimdi nedense çok seviyorum şu marketleri. Çok sevimli geliyorlar. Belki de yurtta kaldığımdan ve bu sayede marketlerin kıymetini anladığımdan :)

Dün akşam Sıla dizisi vardı ve geçen haftaki tecrubem sayesinde Sıla’dan önce ne almam gerektiğini biliyordum. Ne miydi bu tecrube? Annem reklam arasında çıkan ve “yiyin gayri” diyen kadına uyuz oluyor; çünkü her seferinde o “yiyin gayri” dedikçe biz yiyoruz gayri :Ç Aslında yemiyorduk ama geçen haftaki seyredişimizde reklam arası verildi ve ben daha uyuşuk uyuşuk kalkayım mı kalkmayayım mı derken bir baktım annem giyinmiş, çıkmış Lays alıp gelmiş kal: Ben de bu hafta annem yorulmasın diye dün Akın ve Burcuk la buluştuktan sonra ŞOK’a uğrayıp Lays alayım dedim. Artık orada çalışanlarla akraba gibi olduk zate :Ç Ne zaman ne alacağımızı, ben oraya gittiğimde hangi reyonlara gireceğimi, ne tür şeylere bakacağımı ezberlediler nerdeyse. Gittiğimde orada çalışan çocuk “anneniz Lays almayı yasaklamıştı bize size satmamam gerekiyo kilo aldırıyomuş” dedi :Ä Ben de “ama almasam bu sefer yine kızıyor niye almadın diye” dedim. Sonra ikimiz de annemin bizi düşürdüğü bu çaresizlik yüzünden çaresiz bakışlar fırlattık. Oranın yetkilisi benim yurtta kaldığımı biliyor ve “hoşgeldin” diyor. Ben de “hoşbulduk sağolun” diyorum. Daha ben söylemeden “Magnum’ları oraya koyduk aramayın” deyip muzur muzur gülüyor :Ç Sonra her zaman aldığım Brovnilere bakmaya gidiyorum. “Çikolatalısı kalmadı vişnelisi var” diyorlar. Artık çikolatalı Brovni olmayınca vişnelisini almayacağımı bile biliyorlar; bu beni hem mutlu ediyor hem şaşırtıyor kal: :Ç

Seviyorum bu ortamı. O küçük markette mutlu oluyorum :) Kendimi kötü hissettiğim zaman markete gidip orada çalışanların almamı söyledikleri şeyleri almam yeterli :Ç

Şile Yolları, Hasta Eder Adamı..

Kategori: Hayat — 7 December 2006, Thursday @ 00:05

Şile yolları… Uzun mu uzun, hüzünlü mü hüzünlü, duygusal mı duygusal..

Nasıl olur da bir insan yoldan bu şekilde bahsedebilir? Haftanın en az 2 günü Şile-İstanbul yolculuğu yaparsanız bahsedebilirsiniz. Şile’ye yaklaşmadan önce, İstanbul kargaşası içindeyken bir şey yok. Ama ne zaman ki sayın okul servisimiz şehir “hava”sından çıkarıyor ve doğanın içine bırakıyor sizi, işte o zaman dalıyor gidiyorsunuz..

Yol ağaçlık, yeşillik, dağ, taş, deniz ve çeşitli görüntülerle dolu. Zaten normalde de yolculuk yaparken dalıp giden ben, bu yolda adeta kendimden geçiyorum. Aklıma gelmedik şey kalmıyor. Üstelik kulaklığımdan kulağıma, kulağımdan içime akan şarkılar da cabası.. Her şarkı bir anıyı, her anı bir kişiyi, her kişi bir zaman dilimini, her zaman dilimi başka bir anıyı beraberinde getiriyor. Yolda düşünmedik şey kalmıyor. Bazen gülümsüyorum, bazen yine bir şeylere özlem duyup hüzünleniyorum. Sonra etrafı seyrediyorum. İnsanların koşuşturmalarını, hayatta kalma çabalarını, yanyana geldiğimiz kamyonun başındaki şoförü.. O şoförün kimbilir ne sorunları olduğunu, o koskoca kamyonu kullanırken kafasında çözmek için uğraştığı ne dertlerinin olduğu üzerinde bile düşünme safhasına geliyorum durum o kadar vahim yani :Ç Bundan başka, bugün saat 4:30 servisiyle geldim ve havanın çok erken karardığının farkına vardım. O saatte yolculuk yapmayı özlemişim. Uzak bir yere tatile gitmeyi sırf bu yolculuk evresi yüzünen isteyebilirim. Sevdiğim şarkıları dinleyerek kafamda binlerce düşünceyle sonsuza kadar yolculuk yapabilirim gibime geliyor :Ä

Bugün değişik bir şey yaptım. Çantamdaki sözlük gözüme ilişti. Elime aldım, rasgele açtım ve açmadan önce gözüm hangi kelimeye gelirse onun üzerinde düşüneceğim diye anlaşma imzaladım kendimle. Gözüme ilk çarpan kelime “ağlamak” oldu :ühüh: Açıklaması da: “Duygulanarak gözünden yaş dökmek”miş. İlla duygulanmak mı lazım? Kimileri ağlama numarasını çok da güzel yapıyor! Neyse, zaten son günlerde böyle bir hassas oldum. Genelde öyleyim ama artık hassaslığı abarttım diyebilirim. Herkesin vardır böyle zamanları. Her şey batar, her şey kırar sizi, üzer, her şeyin olumsuzunu düşünürsünüz falan filan. Bir de önüme çıkan kelimeye bak! Bu yazıyı okuyan ve beni tanıyan çoğu kişi “ama sen hep gülersin hiç hüzünlü görmedim ki seni” diyebilir ve hatta der! Ben de The Wreckers’ın:

“I’m tired of hiding behind these lying eyes,
I’m tired of this smile that even I don’t recognize”

sözleriyle cevap vermekle beraber tabii ki çoğu zaman neşeli olduğumu, ama benim de hüzünlü zamanlarım olabileceği gerçeğini kabullenmeniz gerektiğini vurgulamak istiyorum :)

İşte bu yazımı okuyan birinin Şile’ye gideceği varsa gitmemesi gerektiğine karar vermesi mümkündür :) Ayrıca şimdi fark ettim ki Akın sana bir özür borçluyum (bak iyi çıkar bu anın tadını Tığç insanı senden özür diliyor! Ana! ). Geçen sene iki kere sana bu işkenceyi çektirdim. Kendi rızanla gelmiş olmanla birlikte yine de seni o uzun yol kaynaklı derin düşüncelere sürüklediğim için kusura kalma kardeş :ühüh:

Anneler Neden Hep Haklıdır?

Kategori: Eğlence, Hayat — 3 December 2006, Sunday @ 15:49

Uzuuun zamandan beri hakkında yazmayı düşündüğüm ama dur biraz daha yazmayayım belki cevabını bulurum dediğim bir konu/soru. Ama bütün çabalarıma rağmen mantıklı bir cevap bulamadım. Bir de sizlerden yardım alayım akıl akıldan üstündür :Ä

Evet bu konuda dertliyim; çünkü bir kere de ben haklı çıkmak istiyorum yahu! Bu benim en doğal hakkım..

İnceleme 1: Güzel bir Pazar sabahı.. Mevsimlerden sonbahar ve sen perdeyi açınca dışarıda sana göz kırpan güneşi görünce ona minnet duyuyorsun; çünkü bugün arkadaşlarınla buluşacaksındır ve ona gerçekten ihtiyacın vardır. İşte, ona ihtiyacın olduğu zaman da karşında sana göz kırpıyordur. Güne güzel başlarsın, pencereden havanın esip esmediğine bakarsın; serindir ama ılıktır.. Hazırlanırsın ve evden çıkma faslına geçersin. İşte buraya kadar herşey çok güzeldir. Taaa kiii annenle montunu giyeceksin giymeyeceğim dalaşına girene kadar..

“Anne görmüyor musun dışarısı çok güzel mont filan almaya gerek yok”

“Kızım böyle göründüğüne bakma serin üşütürsün valla. Hava durumunda bugünün yağmurlu olduğunu söylediler. Hem sabah olduğu için böyle akşam gelirken donarsın”

Bütün yaptığın hazırlıklar (giydiğin kıyafet, taktığın küpe & kolyeler, sürdüğün parfüm, özenip bezenerek yaptığın saçların ve daha niceleri) bu tartışma uğruna mevta olur. Üstüne üstlük montu alır gidersin gideceğin yere :Ç Ve bütün gün akşam eve gidip “anne gördün mü bak BEN DEMİŞTİM yağmur yağmayacak diye. Boşu boşuna elimde yük oldu” demenin hayalini kurarsın. Ama o da nedir kine şimci? Yağmur selpelemeye başlamıştır. Veee bütün hayallerin suya düşer :ühüh: Heeee bu arada sana dost gibi görünen güneşe de hesap sormaya unutmazsın :@

İnceleme 2: Yine bir yere gideceksindir. Annen der ki “Kızım bugün erken gel. Çok işim var biraz bana yardım et.” Sen de “tamam” dersin. Ama içinden ‘nasıl olsa ordan burası 10 dakikalık yol. Geç kalksam da olur’ dersin. Sen misin içinden geçiren? Hayır, sen içinden geçiremezsin. Ağız tadıyla içinden bile bir şey geçiremezsin. Çünkü annen onu okur vee “sakın trafiğe güvenme. Akşam trafiği felaket oluyor” der. Sen kalmış bir vaziyette bakarsın kal: .

Neyse, günün güzel geçmiştir ve sen biraz geç kalmışındır (erkenin geçi). Veee evet! Trafik vardır. Ama sebebi yok. O trafik sırf annen söyledi diye vardır! Çünkü normalde o saatte eve geldiğin çok olmuştur ve hiç birinde bu kadar trafik yoktur! Ve yine hüzünlü son :ühüh:

İnceleme 3: Normalde acıkmayan, evde yemek yiyip çıktığın zaman dışarıda yemek aramayan bir insansındır (sakın sen misin acıkmayan diye laf atmayın yolarım :oklava: ) . Annen der ki: “Yavrum yanına bir şeyler al acıkırsın filan.” Senin cevabın hazırdır çünkü kendini tanıyorsundur, yolda acıkmazsın işte! “Yok anne sağol ben acıkmam zate kısacık yol” dersin. Ama aynen bir şarkıdaki gibi: “sonu hep sızı hüsran” :ühüh: Karnın guruldamaya başlar yolda ve bu sefer annende bulursun suçu. ‘Ben istememiş olabilirim ama annem çantama bir kaç bisküvi sıkıştırabilirdi’ :Ç

Görüldüğü üzere anneler hep haklıdır. Nedendir bilinmez. Ben niye haklı değilim? HIH! Haklı olmak için anne olmayı mı beklemem gerekiyor? :ühüh:

(NOT: İncelemelerin tamamı laboratuvar ortamında, en titiz yöntemlerle, dezenfekte edilmiş araç-gereçlerle yapılmıştır. Sonuçların doğruluğu yüzde yüzdür.)