Çarşamba Pazarı

Kategori: Eğlence, Hayat, Saçmalama — 12 April 2007, Thursday @ 00:19

Demin geldik annemle pazardan. Çarşamba günleri kuruluyor ve sebzenin meyvenin güzellerini almak için buraya gitmek gerekiyor (annem gibi konuştum :Ç ) Zar zor üfleye püfleye gidiyorum; gidince de dönmek istemiyorum. Neden? Nedir bana pazarları sevdiren?

1) Eğleniyorum. Pazarın başlangıcından sonuna kadar ömür boyu duyamayacağım kadar çok yaratıcı söz duyuyorum: “Geeell, geeel Ayşe’ye gel. Ayşe gittiyse Fatma’ya gel. Ama bizde Ayşe daha gitmedi seni bekliyor!!” (Ayşe fasulyeden bahsediyor yurdum pazarcısı). “Böylesi Tarkan’da bile yok!” (T-shirt ten bahsediyor). “Hey yavrum hey şahane domatesler bunlar hiçbir yerde yok” (önünden geçen mini etekli kıza söylüyor :Ç ). “Yerinde duramıyor bunlar tabakta durması ne mümkün” (balıktan bahsediyor). Bilmece gibi anlattım he; parantez içlerini okuma, karşındakinin bilmesini iste :Ä

2) Annemin pazarcılarla olan diyalogları hoşuma gidiyor. Mesela bugün her zaman gittiğimiz patatesçimize gittiğimizde annem haşlanmalık patateslerle kızartmalık patateslerin aynı yerde olmasına şaşırdı; çünkü hep ayrı ayrı yerlerde olurlardı. Annem de bunun sebebini sormak isteyince aralarında geçen konuşma:
-Bunlar ne böyle?
-Patateeeess???
Benim nedense bu konuşmaya öyle bir güleceğim tuttu ki anlatamam :Ç Yani görüyoruz herhalde patates olduğunu be kardeşim :Ç Bir de öyle bir alaycılıkla cevap verişi var ki.. Benim yurtta kaldığımı biliyorlar herhalde, çünkü okul zamanı annemle gitmiyorum pazara, bana “hoşgeldin” filan diyorlar. Hoşuma gidiyor bu tanıdıklık. Annemden pazarcılarla -ya da genel olarak satıcılarla diyelim- nasıl iletişim kurulur, nasıl en güzel meyve sebze alınır öğreniyorum çocukluğumdan beri. Ve her zaman da alışverişten en güzel malzemeleri almış olarak döneriz. Bize en güzellerini ayırırlar sağolsunlar :) Bir başka açıdan bakarsak, boşuna dememişler bir fabrikanın çaycısıyla aran iyiyse köşeyi döndün diye :Ç

Artık karar verdim, haftalık pazar maceralarımı anlatacağım. Tabi yurttayken anlatamam; çünkü Çarşambaları burada olmuyorum ama tatildeyken bunu yapacağım :) Gerçi bu yaz staj için çalışacağım gibi görünüyor ama bakalım 8-) Gerekirse öğle arasında pazara gider yine yazarım! :Ç Şakam yok, yaparım! :Ä

Ferhat Göçer - Cennet

Kategori: Eğlence, Hayat, Müzik — 9 April 2007, Monday @ 15:18

Bu şarkı ne de çok ünlendi, ne de çok seviliyor bu ara. Ben de gayet sevmiştim ta ki şu sözlere kadar:

“Dünyaya bir daha gelsem sevgilim,
Arar bulurum yine seni severim..
Cenneti değişmem saçının teline,
Ömrümün yettiği kadar seni severim..”

Aslında şarkıyı sevmedim değil, ama sevdim de değil; böyle ortası bir şey işte. Ama ben fazla gerçekçiyim sanırım. Nasıl bir insan cenneti değişmez bir saç teline? Takıldım kaldım orada! :Ç Hadi “cenneti değişmem sana” dese bir nebze anlayacağım, ama saç teli bu. Bir günde bir kızın onlarca saç teli dökülüyor, bir tanesi de onun için dökülsün n’olur? Hem sen bu dünyada son nefesini ver, öbür dünyaya git ve ateşi gör bakalım bir can havliyle “aman tamam tamam beni buraya göndermeyin sakın, durun benim kızın saçının telini bir koşu kopartıp geliyorum” deme de göreyim :Ç Hatta kızı toptan gözden çıkartmazsan neyim!

Bir başka şarkının sözleri de şöyle:

Ne kadar zulmetsen ah etmem sana
Her iki cihanda gül kana kana
Seninle cehennem ödüldür bana
Sensiz cennet bile sürgün sayılır”

Aynı şekilde burda da “nasıl cehennem bir insana ödül gibi gelebilir ki?” diye düşünmeden edemedim :hmm: Ne yani, biri sevgilisiyle cehenneme düştüğü zaman: “Ay sevgilim, ne kadar mesutum bilemezsin. Bu bana ödül gibi geliyor. Zaten diğer dünyada aşkınla yanmıştım; şimdi de seninle birlikte yanıyorum ne kadar hoş değil mi? Ne kadar güzel yanıyoruz! İyi ki senden ayrılmamışım, cennette sürgün olacaktım şimdi bak” demesini aklınız alıyor mu? Cennet cehennem hakkında şimdi atıp tutuyorlar ama o zaman kendi dertlerinden kimseyi görebilecekler mi bakalım :Ç
Demek istediğim şu ki, bu sözleri yazanların aşkları çok büyük de olsa, imkansız şeylerle bu aşklarını anlattıklarında bana gerçekmiş gibi gelmiyor; bu sefer şarkının gerçek yerlerine de inanmıyorum. Belki bu benim gerçekçiliğimden kaynaklanıyor bilmiyorum ama çookk büyük aşkların daha inandırıcı ve makul şekillerde anlatılması beni daha çok etkiler. Aşkta mantık yoktur derseniz, bu kadar mantıksızlık da inandırıcılıktan uzak oluyor derim. Hem mantıksız olsun o zaman, hem de inandırıcı olsun. Böyle şarkılar çoookkk.. Mesela Kayahan - Bin Parçayım Hasretinle, Yüksek Sadakat - Belki Üstümüzden Bir Kuş Geçer, Sezen Aksu - İstanbul İstanbul Olalı, Barış Manço - Benden Öte, Düş Sokağı Sakinleri - Sevdan Bir Ateş, Emre Altuğ - Aşk-ı Kıyamet, Ferda Anıl Yarkın - Sonuna Kadar, Kıraç - Olur Ya, Gökhan Kırdar - Yerine Sevemem, İzel - Ah Yandım, Kerim Tekin - Haykırsam Dünyaya, Leman Sam - Anladım, Nazan Öncel - Gitme Kal Bu Şehirde, Onur Mete - Bitmesin, Şebnem Ferah - Gözlerimin Etrafındaki Çizgiler, Yalın - Ben Bilmem, Yaşar - Kör Bıçak, Yıldız Tilbe - Delikanlım, Zerrin Özer - Bir Gülü Sevdim aklıma gelenlerden birkaçı, hatta birçok kaçı :Ç

MİM’lendik..

Kategori: Eğlence, Hayat — 9 April 2007, Monday @ 12:14

Öncelikle şu yazamadığım 5 güncük bana haftalarmış gibi geldi. Kafamda bir sürü yazacak şey var; ama sınav telaşından yazamadım. Üniversitedeki yabancı hocalarımız sağolsun, Paskalya tatilindeyiz biz de :) 1 hafta tatil. Onun için arayı kapatmaya çalışacağım. Şimdi ilk konumuza geçelim..
Bir mim modasıdır almış başını gidiyor(muş). Benim haberim yoktu, ta ki Muhammed (mardinli.org) bana pas atana kadar. Efendim, konumuz bana göre Gözde teknoloji nedir? Hemen başlayayım.

Bu yazıyı sevgili laptopumun başında yazarken nasıl olur da ilk aklıma gelen o olmaz? O benim biricik “Şebelemettin“im. İsmini çok düşündüm ve ince eleyip sık dokuyarak seçtim beğendiniz değil mi? Tabi “fazla eleyip sık dokumuşsun” da diyebilirsiniz :Ç Şebelemettin olmadan şu hayat nasıl geçer bilmiyorum.

Hepimizin aklına gelen telefon, televizyon, radyo gibi şeyleri atlıyorum. Geçen Cumartesi arkadaşlarımla buluştuğumda Pınar şöyle bir şey dedi: “Diyelim ki evden çıktın ve arabana doğru yürüyorsun. Ama fark ettin ki arabanın anahtarı yok. Babanda anahtarın bir yedeği var ama baban da işyerinde; gayet uzak yani. İşte o zaman yepyeni bir teknoloji devreye giriyor. Açıyorsun babana telefon, baban ordan anahtarın “aç” düğmesine basıyor ve dalgalar telefondan geçip arabayı açıyor.” Biz kaldık tabi öyle kal: Telefonumuz çaldığında radyomuz bundan çok etkileniyorsa, arabamızın sistemi de pek güzel etkilenebilir. Eğer böyle bir şey gerçekleştirilirse işte o zaman teknolojinin cılkını çıkarmış oluruz :Ç

Veee benden de bir pas gitmesi gerek, değil mi? Paslarım; isimlerinin alfabetik sıralarına göre Cem‘e, Sera‘ya ve Veli‘ye.. İyi şutlamalar :Ä

Ünlü Olmak Güzel Şey! Oldum, Oradan Biliyorum :P

Kategori: Eğlence, Hayat, Kitap — 4 April 2007, Wednesday @ 16:37

Nasıl mı? Anlatayım.. Geçtiğimiz sömestr tatilinde bir gün Burcu’yla İktisat çalışmıştık ve ayrıldıktan sonra Beşiktaş’tan Ortaköy’e yürüdüm. Eve geldim, o akşam sitemin “Bana Ulaşın” bölümünden gelen bir maille karşılaştım. O gün Beşiktaş civarlarında bulunup bulunmadığımı soruyordu. Belki de ben değildim ama yürüdüğümü görmüş. Saatini de doğru söylemiş. E benden başkası da olamazdı herhalde :) İki hafta önce de Beşiktaş’taydım yine. Kabalcı’da kendimi kaybetmiş bir şekilde geziniyordum. Zaten oraya girdim mi oldum olası çıkamam ya neyse.. Sonra karşıda 19-20 yaşlarında olduklarını tahmin ettiğim iki çocuğun bana bakarak konuştuklarını fark ettim. Bir tanesi gelip “Pardon, sen Tuğçe misin?” dedi. “Evet de? :hıı: ” diye sordum. “Hani blogun var di mi?” Bir cevap veremedim önce kal: Sonra gülümseyerek başımı salladım. “Ya gerçekten oku oku doyamıyoruz çok güzel yazıyorsun bir kitapta filan yazmayı düşünmüyor musun?” diye sordu. İçimden havalara girmek geldi ama girmedim, kahretsin alçakgönüllüyüm :Ä Ben de zaten “İnsan İsterse” adlı kitapta bir yazımın çıktığını, onu alabileceğini söyledim. Hazır Kabalcı’daydık da, üst kata çıkıp aldılar :Ç Diğeri de “abi bak ben demiştim yazar olacak kız” dedi benim duymadığımı zannederek. Ben de gülüp çıktım oradan. Bütün havam değişmişti tabi, artık tanınıyordum :Ç

Üçüncü olay da ilkokul arkadaşlarımızla buluştuğumuz gün oldu. Ayrıldıktan sonra eve yürürken bir kız -15 yaşlarında filandır- “aaa Tuğçe abla?” dedi. Ben de bön bön baktım. Tek kelimeyle bön bön ama! Bir akrabamızın çocuğu/yeğeni/kuzeni/torunu olabilir mi diyerekten bütün ihtimalleri kafamdan geçirdim; ama ı-ıh, çıkaramadım. O da beni siteden tanıdığını ve çok tatlı olduğumu söyledi (A) Özellikle tatlılarla ilgili yazılarımı beğeniyormuş :Ç Sonra bir hevesle “Ortaköy’de mi oturuyorsun yoksaaa?” diye sordu. “Evet” deyince nedense çok sevindi ve “Bir gün dondurma yemeye gideriz o zaman” dedi :Ç Bu espriyi yaptıktan sonra da “Beni Bu Güzel Havalar Mahvetti” yazısında yazdığım “Aslında beni yurda gönderirken annemin ‘kızım dikkat et bak gel benimle, sana dondurma alıcam diyenlerle sakın gitme tamam mı?’ diye uyarması gerekiyor” cümlesini hatırlattı kal: Nasıl da hafızasında yer etmiş şaştım kaldım. Asıl şaşıp kaldığım olay ise daha 2 dakika önce tanımadığım birisine dondurma sözü vermem :| :Ç

Yaaa, işte böyle… Şöhretin merdivenlerinden yüksek adımlarla çıkıyorum adeta :Ä

« Previous Page