Eğitim Dili İngilizce Olunca ==>

Kategori: Eğlence, Hayat — 30 May 2007, Wednesday @ 11:01

Okulumun eğitim dili başlıktan da anlaşılacağı gibi İngilizce. Bu, bazen bölümüm hakkındaki bazı terimlerin Türkçelerini hatırlayamamama yol açıyor. Bölümümün terimlerini bırak, günlük hayatta kullandığım bazı kelimeleri bile İngilizce söyleyesim geliyor bazen. Her zaman eleştirdiğim konudur aslında ama hep böyle oluyor; bir şeyi eleştirdiğimde eninde sonunda o şeyi yaparken buluyorum kendimi. Kaderin sillesi midir nedir :Ä

Neyse, amacım bu konu hakkında konuşmak değil, İngilizce eğitime bizim üniversite hocalarımızın nasıl uyum sağla(yama)dığı. Uyum sağlıyorlar sağlamasına da, bazen gerçekten komik replikler çıkabiliyor ve dersin en ciddi noktasında zaten genelde çok gülen biri olaraktan kendimi kaybediyorum :Ç İşte bazı örnekler:

Privatization (Özelleştirme) dersinde: “Yes, but how should be the genel ekonomik durumu işte” (Bir ülkenin ekonomik durumu nasıl olmalı?)
Demin çıktığım ve bana bu yazıyı yazmam konusunda ilham veren İstatistik dersinde: “Interpret the number of altmış dört bin yüz” (Altmış dört bin yüz sayısını yorumlayın.)
Ekonomi dersinde: “You have to look at pastanın bütün dilimlerine bakmalı, olayı her açıdan görmelisiniz” (İngilizce başlayıp Türkçe biten bir cümle :Ç Hangi dile odaklanmam konusunda karar veremediğime mi , hocanın pastanın dilimleri deyip beni pastanın neli olduğu konusunda meraka sürüklediğine ve ağzımı sulandırdığına mı yanayım karar veremedim :oklava: )

Türkçe dersini zaten İngilizce işlememiz gibi bir mantık olamaz. İngilizce dersine de yabancı hocalar girdiği için bunda da sorun olmuyor. Aslında çok güzel konuşan hocalar da var ve yukarıda bahsettiklerim de gayet güzel konuşuyorlar. Kırk yılda bir böyle replikler çıkabiliyorsa ve ben acımasızca burada anlatıyorsam, zannedilmesin ki her zaman böyle anlaşılmaz bir şekilde ders işleniyor. Sadece bazı bazı derste güldüğüm ufak şeylerden biridir bu konu. Ama hocalarımdan biri görürse işte o zaman bittiğimin resmidir :Ä

İş Mülâkatı! Okuyun, İşinizi Garantileyin (!)

Kategori: Eğlence, Hayat, Saçmalama — 27 May 2007, Sunday @ 23:51

    Beni tanıyanlar ve/veya takip edenler bilirler ki ara sıra bana gelirler öyle. Her konuda.. Her an her şey esebilir aniden. Biraz önce de otururken rahat battı ve aklıma birden iş mülâkatında ne tür sorularla karşılaşacağım ve bunlara ne gibi cevaplar vereceğim geldi :hıı: Görüşmeye giderken ne giyeceğim, nasıl bir tavır sergileyeceğim de cabası.. Şimdi “seneler var buna neden şimdiden düşünmeye başladın?” diyebilirsiniz. Dedim ya, rahat battı. Rahatın batmasının yanı sıra, bu yaz yapmak istediğim staja girmek için mülâkat gerekiyormuş, hani olur da çağırırlarsa mezun olmadan önce de; yani bu yaz da mülâkata gireceğim demektir. Google’a girip arama yaptım. Ve girdiğim ilk sitede gül gül bir hal oldum, siz de olun:

    İşveren: Bu işi neden istiyorsunuz?
    Aday: İşim olsun diye.

    İşveren: Sana ne kadar güvenebiliriz?
    Aday: Ne kadar para vereceksiniz?

    İşveren: Bu şirkete ne katacaksın?
    Aday: Birbirine katacam şirketi!

    İşveren: Peki şirketimize neler katabilirsiniz?…
    Aday: Neşe katarım!..

    İşveren: Çalışma arkadaşlarınızda aradığınız özellikler nelerdir?
    Aday: Adam olsunlar önce.

    İşveren: 5 sene sonra kendinizi nerede görmek istersiniz?
    Aday: Senin şu an oturduğun yerde…

    İşveren: Sizi neden alalım?
    Aday: Beni alan sadece beni almıyor, şu elimde görmüş olduğunuz 3 adet tükenmez kalemi, bir adet telefon rehberini, bir adet cüzdanı yanımda getiriyorum. Bitti mi? Bitmeedii bir de çakmak, bakınız çakar çakmaz çakıyor, alın alın deneyin..

    İşveren: Sizi neden alalım?
    Aday: Ne yani almıyonuz mu beni simdi?
    İşveren: Yok.
    Aday: Peki bi biskrem versem?

    Gördüğünüz gibi, artık iş mülâkatlarına hazırım. Bomba gibi hissediyorum kendimi; adeta gecenin bu saatinde gidip de iş mülâkatına giresim geldi. Bir kaç sene sonra beni üniversite mezunu olarak sokaklarda çöp karıştırırken görürseniz şaşırmayın; yukarıdaki aziz bilgilerin azizliğine uğramışım demektir.

TARTI!!!

Kategori: Eğlence, Hayat, Saçmalama — 23 May 2007, Wednesday @ 23:32

Allah Allah bu kız tartının neyini anlatacak ki şimdi? Sağolsun, üst kattaki komşumuz Saime Teyze, bize her haftasonu tartısını verir. Annem, anneannem ve ben her hafta tartılır, 1 hafta içinde değişen (!) kilolarımıza bakarız. Haftaiçi ben yurtta (Şile’de) olduğum için, haftaiçi tartılmayı yasakladım onlara da! Aslında tartı tam bir baş belası! Neden mi?

Evde tartı olduğunu bilip de yerimde durmam mümkün mü? Sürekli üstündeyim, inmek bilmiyorum! Cumartesi günü sabah kalkınca aç karna tartıldım, 48.2 kiloydum. Kahvaltı ettik ve yine tartıldım; 48.7 kilo geldim. Demek ki 500 gram almışım. Sonra derse oturdum ve 1-2 saat sonra kalkıp yine tartılınca 48.5 kilo geldim. Demek ki ders çalışırken 200 gram vermişim :Ç Bu seanslar, öğle yemeğinden önce ve sonra, alışverişe gitmeden önce ve sonra, akşam yemeğinden önce ve sonra, dondurmadan veya neskafelerden önce ve sonra olmak üzere birçok kola ayrılıp durdu :Ç

Haa, bir de tuvalet konusu var. O kadar neskafe içince haliyle tuvalete gidiyorsun :Ç Ama işin garibi, tuvalete gitmeden önce tartıldığımda 48.4 kiloydum; tuvaletten çıkınca baktım ki 48.6 kiloyum :hıı: Buradan yetkililere sesleniyorum! Buna bir açıklama getirebilir misiniz lütfen?

Başka bir konu da annemle anneannemi de kendime benzetmemdi. Onların da ikide bir tartıya çıkıp indiklerini gördükçe bir tartının evimize getirdiği neşe ve hareketliliğe hayran kaldım :Ç İnsanoğlu küçük şeylerden mutlu olmayı bilmeli :Ä Akın bugün beni arayıp bugünlerde kilo aldığını söyledi ve bunun benimle bir alakası olup olmadığını sordu. Çünkü aramızdaki bir muhabbete ve sağlam kaynaklı geçmişimize dayanarak şunu tespit ettik ki ben kilo verince Akın kilo alıyor; Akın kilo verince ben kilo alıyorum. Üzgünüm ama kilo vermemem mümkün değil; sırf gün içinde tartıya çıkıp inmem bile yüzlerce kalori harcamamı sağlıyor :Ç Buradan kilo vermek isteyenlere tavsiyem: “Evinize bir tartı alın!” [Gerçi bunun işe yaraması için benim gibi anormal ve biraz da psikopat olmanız gerek ama :^) ]

Gerçek Kahraman Kim?

Kategori: Eğlence, Hayat — 19 May 2007, Saturday @ 18:39

    Şimdi, Salı günkü Game Theory sınavına çalışırken, ara vereyim de şu aklıma gelen şeyi yazayım dedim. Biraz sonra anlatacağım şey o kadar sık olur, o kadar çok sinir eder ki hepimizi anlatamam. Veya anlatırım:

    Sınavdan önce herkes yerine yerleşmiştir (veya hemen hemen herkes). Yerleşmeyenler ise son kez ders notlarını gözden geçirenler ve son anda anlamadıklarını birilerine soranlardır. Bunların içinden birini ele alalım. Kahramanımız, sınavın başlamasına 5-10 dakika kala ders notlarına şöyle bir bakar ve bir şey kafasını karıştırır. Hemen o kafasını karıştıran şeyi bildiğini düşündüğü birine gider ve yardım ister. Piyangonun kime patlayacağı tamamen kahramanımızın insiyatifine kalmıştır:

    -Ya Bilge, neden bunu buraya koyduk da buraya koymadık? Ve neden sonra bütün sayıları toplarken bu sayıyı hesaba katmadık?
    -Bak şimdi, eğer bunu buraya koyarsan sorunun amacına ulaşamazsın. Bu böyle olacak ki o da öyle olacak.
    -Nasıl yani? Hee, soruda öyle dediği için mi bunu hesaba katmıyorsun?
    -Evet.
    -Ama diğer soruda da öyleydi onda katmıştık.
    -Ama orda bu kısmı farklıydı, bak. Ama bir dakka- -
    -Hee anladım anladım çok sağol.
    -Bi dakka ya neden bu- - :hıı:

    Ve hoca sınıfa gelir ve sebebini anlayamadığımız bir aceleyle herkesin yerine oturmasını, sıraların üzerinde hiçbir şeyin kalmamasını vs vs söyler. Ama Bilge’nin aklı öyle karışmıştır ki hocanın söylediklerini idrak edemez. Kahranımız ise gayet mutludur; çünkü aklındaki soru işaretleri Bilge sayesinde uçup gitmiştir. Bundan daha da trajik olanı, sınav sonuçları açıklandığı zamanki durumdur.

    -Bilge çok teşekkür ederim senin sayende 95 aldım.
    -Bir şey değil :$
    -Bakiym, aaa ama sen neden 60 aldın?
    -Bilmem, öyle oldu. [Sınavdan önce sorduğun saçmasapan sorularla kafamı karıştırdığın için olabilir mi acaba? :@ ]

    Şahsen, hayatımın değişik evrelerinde kâh kahraman oldum, kâh Bilge oldum. Buradan sınav öncesi bana sorduğu sorularla kafamı karıştıran ama sonra benim anlattıklarımla benden daha yüksek not alanlara selamım olsun! [Ne tür bir selam olduğu tartışılır :Ç ]

Pelikan?!?!

Kategori: Eğlence, Hayat, Saçmalama — 16 May 2007, Wednesday @ 21:36

Bu kadarı da fazla. Koymasınlar kardeşim Youtube’a böyle şeyler. Bir şey gelecekti başıma gülmekten :Ç Sizinle paylaşmadan olmaz. Özellikle sunucunun merakının hangi yaratıcı sorularla sonuçlandığına dikkat edin derim ben :Ç Adamın cevapları ayrı bir konu zaten. Uzatmayayım, uzatılmışı burada:

Anneler Günü

Kategori: Bilinç Akışı, Hayat — 13 May 2007, Sunday @ 14:34

    Bugün kimlerin günü? Hepinizin “anneleeerrr” diye haykırdığını duyar gibiyim. Ama ben ne yazık ki karşı olmaya başladım şu anneler gününe. Eskiden “tamam, sadece bir gün hatırlanmamalı; ama bir günü onlara adamak fena değil” diyebiliyordum; lakin şimdi onu da diyemiyorum. Çünkü artık anneler günü yüzünden televizyon bile seyredemez hale geldim. İğrenç bir ticari amaç insanların gözlerini bürüdü ve her yer anneler günü reklamlarıyla dolu. Düşündünüz mü bu reklamların sahipleri gerçekten annelere değer verdiklerini mi söylüyor yoksa sadece mallarının satılmasını mı istiyor? Öyle ki şöyle saçma bir cümleyle bile karşı karşıya geldim: “Anneniz için TeknoSa” ?!? :hıı: Küfür gibi ya kal:

    Anlamadığım bir şey var. Anneler gününün özelliği nedir? Vefalı evlatların o günü hatırlayıp annelerinin anneler gününü bir şekilde kutlamaları. ”Hatırlamak” kelimesi önemli olduğu için koyu yazdım; çünkü bizim hatırlamamıza bile izin vermiyorlar. Unutturmuyorlar ki! Neredeyse herkesi hediye almaya zorluyorlar. “Aaa, annecim kusura bakma unutmuşum” deme şansınız koskocaman bir SIFIR! Daha da abartıp annelerimize tek taş almamızı söyleyen reklamlar bile var kal:

    Bir başka yönden bakmadan da edemiyorum. Ve bu beni incitiyor. “Anneler gününün seni incitecek ne yanı olabilir ki?” diyenlere, anneleri vefat eden çocuklar veya çocukları vefat eden anneleri örnek göstermek istiyorum. İki örnekten de etrafımda var. Şahsen televizyonda bu tür reklamları, çocuklarını kucaklayan anneleri ve annelerini öpen çocukları görünce, aklıma hemen 1 buçuk sene önce kaybettiğim en yakın arkadaşlarımdan birinin annesi ve daha ufacıkken annesini kaybeden ve en zorlu çağlarında ona destek olacak annesinin eksikliğiyle yaşayan biricik yeğenim geliyor. Onlar ne düşünüyorlardır veya ne hissediyorlardır bu reklamları gördükçe? İçleri sızlamıyor mudur? Ne hakları var bu kadar gözlerine sokmaya bu dindirmeye çalıştıkları sızıyı? Reklam yapılmasın mı diyorum? Tabi ki hayır. Aklı olan ne demek istediğimi anlar. O kadar belli ki tek amaçlarının ticaret olduğu.

    Ya çocuk sahibi olmak isteyip de olamayanlara ne demeli? Onların da her görüşlerinde içleri ağlamıyor mudur bu reklamları? “Televizyon seyretmesin onlar da” diyebilirsiniz; ama bu çözüm değil. Çünkü sokağa çıktığınızda “anneler günü kampanyası” [Nasıl kampanyaysa, her şey ateş pahası!] başlığı altında çeşitli yazılar & reklamlar görmemiz mümkün. Üstelik bunlar neredeyse 1 ay öncesinden başlıyor!

    ”Tamam da sen ne yaptın sanki hediye almadın mı annene? HEH!”
    Ben hediye almadım, anneme ve anneanneme karşı duygularımı, içimdeki hisleri bütün samimiyetiyle anlatan iki tane mektup yazdım ve onlara sıkı sıkı sarıldım. Mektuplarını okuyunca ikisinin de gözlerini dolduran sevinç gözyaşlarının dünyadaki en pahalı hediyelere bedel olduğunu düşünüyorum.

Gaf Üstüne Gaf

Kategori: Eğlence, Hayat, Müzik — 12 May 2007, Saturday @ 11:25

     Dün, Music History and Appreciation (Müzik Tarihi) dersimiz vardı. Hocamız Berna Sidi, hepimizden bir operaya gitmemizi ve ondan edindiğimiz izlenimi de ödev olarak en geç 1 Haziran’a kadar vermemizi istemişti. Dün de hoca ile bir öğrenci arasında, bununla ilgili çok güldüğüm (daha doğrusu sınıfça çok güldüğümüz) bir konuşma geçti. Söz açılmışken arkadaş sordu:

     -Hocam şarkıyı çalarken- -
     -Beste!
     -İşte, besteyi çalarken, neden o çubukları sallayan adam o kadar heyecanlanı- -
     -Orkestra şefi!!!

     Hocamız sonra bize dönüp “Dönem bitiyor ama hala öğrenemediniz, neyse öğrenirsiniz dönem sonunda” dedi hafif bir tebessümle. “şarkı” konusundaki hata tamam da, sen git koskoca orkestra şefine, o karizma adama “çubukları sallayan adam” de :Ç

     Biz öğrenciler alemiz valla :Ç

Kalp Kaç Kaçlık Atar?

Kategori: Eğlence, Hayat, Saçmalama — 10 May 2007, Thursday @ 22:48

    Bugün Pınar’ım Ortaköy’e, beni görmeye geldi. Buluştuk, konuştuk, sahilde gezdik filan. Sonra Beşiktaş’a yürüyelim dedik. Yürürken konuştuk, konuştuk ve konuştuk. Beşiktaş’a varmaya yakın, bu kadar konuşmaktan kayış kopmuştu herhalde ki şöyle bir konuşma geçti aramızda:

    Pınar’la başlıyoruz:

    -Ya bu sınavları n’apıcam ben?!?! Haftaya her gün sınavım var ve benim hiç çalışasım yok!
    -Ya bak kafandaki bütün şeyleri 1 haftalığına bir yere kaldır, onlar hep senin, bir yere kaçmıyorlar. 1 hafta sonra kafana takarsın neyi takıyorsan ama 1 hafta kendini sınavlara ver.
    -Ondan değil Tığç, üff ne biliym çalışasım yok işte.
    -Ya ne kadar ilginç şu beynimize hükmedemememiz. Kolumu ancak ben istersem oynatıyorum, yine kendi isteğimle yürüyorum veya herhangi bir şeye kendi irademle karar veriyorum; ama beynime neyi sorun edip neyi sorun etmeyeceğine dair hükmedemiyorum!
    -Kalbinin atışına da hükmedemiyosun Tığç.
    -Evet ya belki ben kalbimin dokuz sekizlik atmasını istiyorum? [Ben tam bunu söylerken yoldan kocaaa bir kamyon kocaaa bir ses yaparak geçmişti ve baya bir gürültü kirliliği olmuştu. Sesim biraz dağıldı galiba ve Pınar’ın bütün samimiyetiyle verdiği cevap]:
    -Ne? Gerçekten mi? Kalbimiz dokuz sekizlik mi atıyormuş?
    -Pınar, iyi misin?
    -Ben üç dörtlük filan sanıyodum [Kıvırmaya çalışma çabaları ama bana sökmez :Ç ]

    Demek ki neymiş, Pınar bu kafayla sınava girmemeli ve kafasını bir an önce dağıtmalıymış. Yoksa bütün hocalara malzeme olurmuş. Allah’tan Elektrik Elektronik Mühendisliği’nde de sözel bölümde değil; saçmalama katsayısı düşüyor böylece. Hadi o kurtardı da ben ne yapacağım? Artık sınavlarda ben saçmalarım ikimizin yerine…

Next Page »