Sakız Sorunsalı

Kategori: Bilinç Akışı, Hayat — 8 May 2007, Tuesday @ 21:02

     “Bir sakız nasıl sorun olabilir ki?!?” demeyin. Dinleyin, görün, anlayın.

     Bir sakız hastası olarak benim bile sakızdan iğrenir duruma geldiğim zamanlar oluyor. İşte bu zamanların birinden bahsetmek istedim. Bugün Şile’ye, güzel semtimiz Maslak’taki kampüsümüzden kalkan 12 servisinin rahat, serin ve sessiz ortamının sevgili iPod’umdaki sevdiğim müzikleriyle birleşip de verdiği keyifle giderken; aynı keyif, karşılaştığım o manzarayla bir anda rezil oldu. Çantamdaki ufak bir kağıt parçasını önümdeki koltuğun arkasındaki küçük çöp kutucuğuna atmak için kapağını açtım ve içinden cıvık bir şekilde uzayan bir sakız gördüm. Hatta bir değil üç taneydi sanırım. Bir tanesinin rengi pembeydi. Benim için hiç bir sorun yoktu tabi. Nasıl olsa orayı temizleyecek olan ben değildim; ama şoförün adına sinirlendim bunu yapanlara. Şoförün ne zorunluluğu var elalemin ağzından çıkan sakızları temizlemeye? Acaba bunu yapan kişi(ler) sakızlarını bir peçeteye veya kağıt parçasına sarıp öyle atsalar olmuyor mu?

Gerçek Yüzümüz

Kategori: Bilinç Akışı, Hayat — 6 May 2007, Sunday @ 13:20

maske.bmp Geçenlerde internette gezinirken bir avatar gözüme çarptı. Bir forum sitesinde birinin avatarıydı ve ben birden okuduğum konuyu unutup bu avatara daldım. Beni bu kadar etkileyen avatarı da sizinle paylaşmak istedim.

Hepimizin bu resimdeki kadınınki gibi bir ruh hali içerisinde olduğu zamanlar olmamış mıdır? İçimizin ağlarken dışımızın güldüğü, gözyaşlarımızı içimize akıtıp dışarıya gülücükler saçtığımız, hatta etrafımızdakilerin içimizdeki üzüntüyü görmeyip bizi neşeli bir insan zannetmelerine sinirlendiğimiz… Neden böyle bir çaba içine gireriz ki? Neden üzüntülerimizi yansıtmaktan veya karamsar bir insan kimliğine büründüğümüz zaman bunu sergilemekten korkarız? Kendimizi kandırmak için mi yoksa çevremizi kandırmak için mi? Çevremizi kandırmak içinse neden böyle bir ihtiyaç duyarız? Güçlü görünmek için veya üzüntülerimize yenik düşüp onlar altında ezildiğimizi göstermenin bir güçsüzlük sembolü olduğunu düşündüğümüz için mi? Belki de hiçbirini düşünmeden, hiçbir şeyi sorgulamadan yaparız bunu. Sadece kendimizi kandırmak ve acılarımızla yüzleşmemek için. Bazen bu acılar “acı” denmeyecek kadar ufak; fakat büyük(!) olacak kadar önemlidir bizim için. Herkesin acılara katlanma kapasitesi, dayanıklılığı, hangi durumda neye üzüleceği ve anlayışı farklı olduğu için vurgulanması gereken üzüntünün boyutu değil, kişinin ne hissettiğidir. Ama her ikisinin ortak bir yanı vardır ki bu da taktığı maskelerdir.

Şu an okumakta olduğum ve bir önceki yazımda bahsettiğim Dale Carnegie’nin “Üzüntüyü Bırak Yaşamaya Bak” adlı kitabında bu konuya nasıl değinildiğini kısaca anlatayım:

Uygulamalı psikoloji alanında gerçek bir otorite olan William James, duygularımızı değiştirmek için yalnızca istemenin yeterli olmadığını, ama istersek hareketlerimizi değiştirebileceğimizi söylemektedir. Hareketleri değiştirdiğimizde duygularımız da kendiliğinden değişecektir. Bu nedenle eğer neşeli değilsek, neşeli olmaya giden en kestirme yol sanki neşeliymiş gibi davranmamızdır. Bu denenip kanıtlanmış bir şeydir. İşte belki de bu yüzden, gerçekten de neşeli bir insan olma umuduyla takıyoruz bu maskeyi. Ne de olsa umuttur insanı yaşatan… Aklıma birden Avril Lavigne’in “Naked” isimli parçasının giriş sözleri geliyor:

“I wake up in the morning
Put on my face
The one that’s gonna get me
Through another day”

[Sabahları kalkar,
Yüzümü giyinirim
Benim bugünü de atlatmamı
Ve bir sonraki güne ulaşmamı sağlayacak yüzümü]

Avril Lavigne burada yüzünü giyindiğini söylüyor. Ama şunun fark edilmesi gerekir ki gerçek yüzümüz, bedenimizin bir parçası olan maddi yüzümüz değil, kalbimizdir.

Makarna da Alerji Yaparsa..

Kategori: Eğlence, Hayat, Nam Nam — 5 May 2007, Saturday @ 12:09

     Perşembe günü, hazırlık sınıfını bir dönemde bitirdiği için erken tatile giren Gözdem’in Fethiye’ye dönecek olmasından ötürü (cümleyi nasıl toparlayacağım acaba şimdiden kafam karıştı :Ç ) Beşiktaş’ta buluşmaya karar verdik. Beşiktaş otobüsünden indim ve karşıdan karşıya geçmek için ışıklara gittim. “Lütfen bekleyiniz, lütfen bekleyiniz” diye diye adamı sıkboğaz eden otomatik bir sesin eşliğinde yeşil ışığın yanmasını beklerken, yanımda duran üniversite öğrencisi olduğunu tahmin ettiğim iki delikanlının konuşması dikkatimi çekti. Aktarayım:

     -Abi ben de kaşınıp duruyorum, alerji oldum yine galiba yaa.
     -Bu sefer ne dokundu yumurta filan mı yedin yine?
     -Yani çok yemedim ondan değildir herhalde. Sucuk filan da yemedim ama işte…
     -Havalardandır belki, bu havayla birlikte bir de kaşındırıcı şeyler yediysen.. Say bakiym ne yedin.
     -Abi işte yumurta yiyorum kahvaltıda, sonra günlük yemekler işte. Bir de çok makarna yiyorum.
     -Abi makarnadan da olacaksa ölelim yani.  Makarna da alerji yaparsa öğrenci milleti yaşayamaz ben sana söyleyeyim. Makarna yap üzerine peynir koy peynirli makarna olsun, makarna yap domates sosu koy al sana domatesli makarna, makarna yap sosisle birlikte ye yoğurtla ye ohoo bir sürü yemek çeşiti işte!
     Yani gerçekten de hayran kaldım ne diyeyim. Fazla sırıtmamak için kendimi zor tuttum; anca bu kadar yerinde bir konuşma olurdu. Ne doğru şeyler söyledi ayaküstü :) Yurt hayatında gerçekten de makarna öğrencinin kurtarıcısıdır. “Şimdi karşıya geçebilirsiniz, şimdi karşıya geçebilirsiniz” sesiyle irkildim ama artık karşıdan karşıya geçmeye o kadar hevesli değildim; halimden memnundum. Ama yanımdakiler çoktan yürümüşlerdi ve içimden arkalarından seslenmek geldi: “Durun nereye? Ne güzel sohbet ediyorduk daha karpuz keseceğğdik?”

Üzüntüyü Bırak, Yaşamaya Bak

Kategori: Eğlence, Kitap, Saçmalama — 2 May 2007, Wednesday @ 17:55

     Dün bir kitaba başladım. Hazır birinci vizelerim bitti ve 2 hafta boşum artık kitap okuyabilirim dedim. Mide doktorumun önerdiği kitaplardan biri olan Dale Carnegie’nin Üzüntüyü Bırak Yaşamaya Bak adlı kitabını aldım elime. Önce bu kitabı nasıl yazdığını, ne gibi aşamalardan geçtiğini, amacının ne olduğunu; sonra da bu kitabı nasıl okursak faydalı olacağını anlatıyordu. “Bu Kitaptan En İyi Biçimde Yararlanabilmeniz İçin Dokuz Öneri” başlıklı yazıya geçtim ve 3. maddede nedense çok güldüm. Aslında çok komik değil ama ruhsal halim nedeniyle mi bilemiyorum o an çok komik geldi ve baya bi güldüm. Garibim, biliyorum ve sizi daha fazla merak ettirmeden yazıyorum meşhur 3. maddemizi:

     “Kitabı okurken zaman zaman durun ve okuduğunuz şeyler üzerinde düşünün. Kendinize her öneriyi nasıl ve ne zaman uygulayabileceğinizi sorun. Bu tür bir okuma, arkadan atlı kovalıyormuş gibi okumaktan çok daha yararlı olacaktır.”

     O “arkadan atlı kovalıyormuş gibi” kalıbı bu cümlede komiğime gitti. “arkadan atlı kovalıyormuş gibi kitap okumak”! Çok güzel ya! :Ç [Üzüntüyü fazla bıraktım, yaşamaya fazla baktım galiba; daha kitabın başında dellendim baksanıza :Ç ]

Dehşet!!!

Kategori: Eğlence, Hayat, Müzik — 1 May 2007, Tuesday @ 16:35

Ne zamandan beri aralıklı aralıklı aklıma geliyor da bir türlü kısmet olmadı yazamadım :) 2 veya 3 hafta önce Ortaköy‘ümde yürürken birdenbire karşıdan süper, egzantirik, havalı, karizmatik, ağız sulandıran, hayran bırakan, üstü açık bir (bir delikanlıdan bahsetmediğimi “üstü açık” dedikten sonra anlamanız gerekirdi :Ä ) araba geliyordu. Ne de güzel görünüyordu… Hayran kalmıştım adeta. Ama bu manzarayı bozan, bu muhteşem anın tadını kaçıran bir şeyler vardı sanki. Evet, evet kesin vardı. Üfff, bir yerden Müslüm Gürses sesi geliyordu. Etrafımdaki evlere bakıp bu ses hangi camdan geliyorsa o cama taş atmaya karar vermiştim; ama bir yandan da gözlerimi arabadan alamıyordum. Veee sonunda o acı gerçeği anladım ki o ses arabadan geliyor!! Sonra arabaya ağlamaklı gözlerle bir cümle fısıldayıp boynumu bükerek oradan uzaklaştım:

“Seni uzaktan sevmek, sevmelerin en güzeli…” :ühüh:

« Previous Page