Eveeeet, geldik bir takdir edilesi zihniyete daha. Ama bu zihniyeti gerçekten takdir etmek gerekiyor bence. Gayet yaratıcı, gayet orjinal, özgün, insanın ağzını açık bırakan, gözlerinin sağlamlığından şüphe etmesine sebep olan, yanaklarını çökertip omuzlarını aşağı düşüren bir fikir. Şükredelim ki kulaklara bir zararı yok
Hasan Sörün Düğmeleri Çalışmıyor. Aslında bu cümle bize bir mesaj vermeli. Biniyoruz şu asansörlere ama kıymetini bilmiyoruz, onu adam yerine koymuyoruz. Sağolsun duyarlı bir vatandaş ona Sör demiş. Hasan Bey demiş. Ama garibime giden bir şey var. Hasan Sörün düğmeleri çalışmıyor bunu anladık da çalışmıyorsa napalım yani? Sonuç? Şöyle dese daha iyi olmaz mıydı: “Hasan Sörün/Beyin/Efendinin bugün keyfi yerinde değil. Annesiyle babasıyla tartıştı. Sevgilisiyle de ayrıldı. Yani anlayacağın, hiçbir şey kaldıracak durumda değil. Dolayısıyla sen kendini kaldır da merdivenleri kendin çık/in!”
Aslında fazla söze gerek yok. Buyrun, doya doya seyredin ve beni bu resimden haberdar eden Sera‘ya minnet duyun. Teşekkürler Sera
Bir şey/kişi hayatımıza güzellik katmaya başladığında mutlu oluruz değil mi? Onu hayatımıza daha çok iter, onun hayatımızı daha çok güzelleştirmesini isteriz. Hele bir de uzun zamandan beri böyle bir şeye izin vermiyorsak. Ama aslında o güzelliklerin üzerine giderek o güzellikleri yok ediyoruz, farkında değiliz. Bu, belki de güzellik zannettiğimiz şeylerin/kişilerin aslında güzellik olmamalarından kaynaklanıyor. Çünkü gerçek güzellik, sen onun üzerine gitsen de gitmesen de, onu hayatının içine itsen de itmesen de güzelliğini koruyandır. Eğer ki hayatına girdikçe, hayatında olmadığı zamana göre daha az mutluluk veriyorsa sana, onun uzaktan tadını çıkarmak, hayalinde canlandırdığın gibi hayatında yer almasına izin vermek gerçekten en güzeli.. Evet evet, en güzeli.
Kategori: Saçmalama — 25 June 2007, Monday @ 22:13
Neskafe içerken terlemiyorum, dondurma yerken terliyorum. Ne kadar ilginç değil mi?
[Sitemdeki en kısa yazıyı yazmış bulunuyorum. Yazmaya kalksam yazacak çok karmaşık şeylerim var; onun için basiti seçtim. Sanırım her şeyin basiti insana en rahat geleni.. ]
Dün de bahsettiğim üzere, bugün staj yaptığım yerde 3. günümdü. Birinci gün gittiğimde haliyle kimseyi tanımıyordum. Bir kişi hariç, o da başvuruda bulunduğum kişi. Ama ilk gün gittiğimde o hanım yoktu, başka bir hanım vardı. Stajyer olduğumu söyleyince “ahh canım” gibilerinden bir bakış fırlattı Herkesle tanıştım, isimleri ezberledim. Yanımdaki masada çalışan kız –Mehtap Hanım- bende bir “abla” izlenimi bıraktı. Yani hem genç, hem de bana çok iyi davranıyor. Dolayısıyla ona isminin sonuna “abla” kelimesini koyarak hitap etmek istiyorum ama edemiyorum tabi Hal böyle olunca bazen abuk subuk cümleler kuruyorum [Sanki hiç yapmadığım şey!] : “Sen ıı siz bunları aldınız mı?” veya “Bu dosyaları siz mi yapacaktın? Eee yapacaktınIZ?” tarzında Bazen müşteri geliyor, beni masada görünce başlıyor derdini anlatmaya. Ama ne konuştuğuna dair hiçbir fikrim olmadığı gibi sorularının cevaplarını benim veremeyeceğimi, bir üst kata çıkması gerektiğini söylememe bile fırsat vermiyor. Bir kişide çok gülmüştüm. Konuştu, konuştu, konuştu ve benden “bu konuyla ben ilgilenmiyorum ben stajyerim bir üst katta size yardımcı olurlar” cevabını alınca “hee tamam pardon kardeş” deyip gitti “eyvallah birader” dememek için kendimi zor tuttum
Bunun dışında, Mehtap Hanıma bir şeyler danışmak için gelen bir müşteri form doldurduktan sonra bana bakıp “yeni mi başladınız?” dedi. Ben de yine stajyer olduğumu –ki bunu kırk bin kez kırk bin kişiye söyledim-ve 1 ay çalışıp gideceğimi söyledim; cevap olarak “ayy canım maşallah gözlerinin içi gülüyor konuşurken” dedi. Yani anlayacağınız klasik çocuk sevmelerine maruz kalmaya devam etmekteyim. Asıl trajikomik olan ise işyerinde olmam bile bunu değiştirmiyor. Gözlerimin içinde bir ışık varmış. Dün sınav sonuçlarını öğrenince o kadar sevinmişim ki farkında olmadan “oleey” diye bağırmışım. Mehtap Hanım “ayy gözlerin parlıyo valla” deyince “nası parlamasın sınav sonuçlarını görünce..” dedim ve o da “yok genelde öyle gözlerinin içi parlıyor” dedi. Aynı gün içerisinde gözlerimin parladığını veya gözlerimde ışık olduğunu söyleyen birden fazla kişi olunca hemen üst kattaki aynaya bakma ihtiyacı hissettim. Zorla güldüm, sevinir gibi yaptım ama gözlerimde hiçbir ışık göremedim. Nereye kayboldu bu? Yoksa sadece bana mı görünmüyor?
Dün birkaç müşteriyi arayıp “kartınız çıktı gelip alabilirsiniz” dedim. Ve öyle ilginç tepkiler aldım ki. Birkaç örnek: “Nereye çıktı?” “Ben İstanbul’da değilim ne olacak şimdi hadi bakalım?”, “Nee? Ben kart mı çıkarmışım?” gibi. Son cümleye Ali’nin yorumu: “o zaman sen al üstüne bir sürü alışveriş yap bak o zaman anlar kart çıkarmış mı çıkarmamış mı”
Daha birinci günün sonunda internette yokluğum sevgili arkadaşlarıma o kadar garip gelmiş ki, sağolsunlar beni mesaja boğdular. Ama en “az ve öz” olarak nitelendireceğim mesaj Cem’den geldi: “Yaşıyor musun?”
Sonuç olarak; artık karşınızda Cuma günü haftasonu geliyor diye sevinen ve Pazartesi sabahı Pazartesi sendromuna giren bir Tuğçe var. Buradan Sera’ya selam olsun. Senin stajda oynadığın oyunlar, hatta oyunlarda kırdığın rekorlar, gtalk’tan ettiğin sohbetler sanma ki yanına kalacak [aslında yanına kalacak da sen yine de sanma]! Bizim bilgisayarlarda bırak oyunu & gtalk’u, gmail’in sitesine bile girilmiyor!! Neyse benim yerime de eğlen stajda
Şimdi bu kalem de ne böyle diye soracaksınız. Hatta sordunuz bile. Bu kalem, sonucu bugün açıklanan bir dersten (güvenlik açısından dersin adını söylemiyorum ) AA getirmemi sağlayan kalem diyebilirim. Ne alaka? Şu alaka:
Dönem başında işlediğimiz konulardan itibaren olacağımız sınavda resmen yok yoktu! Varsındı olsundu ama o formüller, her birinde değişiğini kullanacağımız, uzunluğuyla insanın aklını alan, karmaşıklığıyla insanı çıldırtan, detaylarıyla boğan formüller gözümü korkuttukça korkutuyordu. Hoca sınavda formülleri vermesine veriyor ama yine de kendince o formülleri nerede kullanacağına dair not alma gereği duyuyorsun. Final öncesi sınıfa yerleşirken zaten hepimiz oraya mı otursam, buraya mı otursam, not kağıdımı (kopyanın kibarcası ) nereye koysam gibi şeyler düşünüp yaratıcı stratejiler geliştiriyorduk. Ben de öğrenci olduğuma göre benim de geri kalır bir yanım yoktu tabi. Ama ben abartmıştım. A4 kağıdına bir sürü formül yazmış, yanlarına kendim anlayacağım şekilde not düşmüş bir de çanta gibi olan dosyalardan birine koymuş ve onu da yanıma koymuştum. Sınav kağıtları dağıtıldığında fark ettim ki o kağıdı kullanmama gerek yok; çünkü ihtiyacım olan formüllerin hepsi sınav kağıdında var. Ama gel gör ki asistan sıra sıra dolaşıp kimlikleri kontrol edip imza alırken ve tam da benim sıranın önündeyken ben formül kağıdımın hemen yanımda olduğunu fark ettim. Alsam alamam çünkü “neyi kaldırdın sen bakiym” diye sorabilir. Orada bıraksam bırakamam çünkü “bu ne” diye sorabilir. Ben öylece kaldım yani Formül kağıdı oradayken asistan benim sıraya geldi ve tam o sırada kendi adını yazası tuttu “gözetmen” yerine. “dur ben de kendi adımı yazayım” dedi ve şekilde gördüğünüz kalemi alıp adını yazdı. Sonra da “ay ne güzel yazıyomuş bu kalem” diye kalemi incelemeye başladı. “dur şu kağıda da adımı yazacaktım” deyip öğretmenler masasından bir kağıt almaya gitti ve ben de rahat rahat yanımdaki formül kağıdını kaldırdım o görmeden. Yani böyle bir şans yok! Şu ufacık kalem neler başardı! Hani ufak tefek bir kağıt da değil, koskoca A4 kağıdına yazılmış koca koca formüller ve anlamları olduğu için direk kağıdımı alabilirdi de!
Nereden geldi bu kalem? Damdan mı düştü? Annemle ilaç almaya gittiğimizde fişi imzalamak için bu kalemi kullanmış, sonra da ne güzel yazdığını söylemişti. Sağolsun, Ali de cömertçe vermişti bize o kalemlerden. Ama gerçekten çok güzel yazıyor ne yapalım Asistan bile hayran oldu kaleme. Ne kalemmiş yani! Acaba Ali o kalemi verirken bu kadar makbule geçeceğini biliyor muydu? Hiç sanmıyorum ve çoook teşekkür ediyorum ona buradan
[Uzun zamandan beri siteme giremiyorum bile. Sebep: Dün staja başladım. Bugün ikinci günüydü, yarın üçüncü günü. Sanki matematik bilmiyormuşsunuz gibi kurdum ya şu cümleleri helal olsun bana Neyse, işte olanları yarın anlatacağım; beni bekleyin ]
Eveet, geldik bir önceki yazımda bahsettiğim “arkası yarın”ın “yarın”ına. Yani 2 sene önceki ÖSS gününde neler yaşadığıma.
Sabahın köründe kalkmıştım tahmin edersiniz. Hani dersanelerin verdiği kitapçıklarda “sınava girmeden önce yapılması gerekenler” ve türevleri hakkında yazılar vardır ya, bir tanesinde sınav sabahı dinleyeceğimiz sevdiğimiz bir şarkının bize iyi geleceği yazıyordu. Aslında bu tür yazılar kesinlikle yazılmamalı. Çünkü herkes farklıdır, nasıl insanlar tek bir örnekmiş gibi aynı taktikleri uygulayabilir? Bir taktiğin diğerinde ters bir etki uyandıracağı neden düşünülmez? Bende de öyle oldu. O zamanlar çok dinlediğim Yalın’dan birkaç parça dinlemiştim Ve sınav boyunca adeta beynimde CD çaldı. Döndüü, döndüü, bir daha döndü ve durmak bilmedi.
Kahvaltı edip annemle evden çıktık. Nurcan Teyze ve Erol Amca sağolsunlar beni götürecekti. Zaten her önemli günümüzde yanımızdadırlar Ben ilginç bir şekilde sınav modunda değildim. Sanki tatile gidiyormuş gibi rahattım. Ama arabadan inince ve o kalabalığı görünce işler değişti tabi. Üstelik bir de yağmur başlamaz mı! Hiç unutmam Nurcan Teyzemin hırkasını başıma tutup da benim ıslanmamı engellediğini. Hala hatırlayınca gözlerim dolar. Kendisi sırılsıklam olmuştu sırf ben sınava ıslak girmeyeyim diye.
Derken, sınıfa girdik. Sınav kağıtları dağıtılmıştı. Ama benim gözüm yanımda oturan, çenesinde ve burnunda piercing olan kıza kayıyordu! Onları görünce aklıma manyetik alan geldi de sınava dönebildim Sonra birden yanımdan gelen “katır kutur” sesleriyle dikkatim dağıldı. Bir kız, önünde tomarlarca şekeri ve çikolatası ve hatta bisküvisiyle o sıkıcı sınava bir piknik havası getirmişti. Dersanemizde inşaat varken “takır tukur” sesleriyle kafamız şişe şişe deneme sınavlarına girdiğimiz zaman Zekeriya hocamızın “sizi zor şartlara karşı sınava hazırlıyoruz; bu sizi daha güçlü yapacak” derken ne kadar haklı olduğunu anladığım an o andır O kadar gıdayla sınava girmesinden sonra “Gıda Mühendisliği” bölümünde görmek isteriz bu kızımızı..
Tam sınava başlamıştım, kimlik kontrolü için sıraları dolaşan ve istisnasız her sırada sadece kimliklere bakıp geçen adam benim önümde dikilip öylece kaldı. Kimliğime baktı, geçmek bilmiyor. Soruyu da çözemiyorum kafamda armut ağacı gibi dikilen biri olunca. Öyle ters bir bakış fırlattım ki adam şirinlik yapma gereği duydu: “Yanlış anlamayın pek benzemiyorsunuz da” dedi gülümseyerek. “Orada saçlarım kısa ondandır” dedim. Adam pek ikna olmamış bir şekilde “hımm evet olabilir, yüzünüz de burada daha olgun aslında” deyince “yaa öyle mi? Eee çoluk çocuk nasıl iyilerdir inşallah?” dememek için kendimi öyle bir tuttum ki! Bu cümlemi gözlerimle söylemiş olacağım ki bir daha suratımı dikkatle inceleyip sonra da kimliğimdeki suratımı inceleyip kafasını hafiften sallayarak devam etti Lise sonun başında saçlarımı erkek gibi kestirmiştim ve haliyle uzamıştı ama saçların doğası gereği uzayacağını düşünemeyen bir adamın beni bulması klasik Tuğçe şans(sızlığ)ıydı.
İlk sorularda ellerimin titrediğini ve kutucukları işaretleyemediğimi hatırlıyorum. Ama sonradan gayet sakinleşmiştim. Ben zaten panik stres bir insanım. Heyecanlıyım, aşırı tepkiliyim, yani anlayacağınız sorunluyum Ve sınava çalışırken keklik diye bellediğim ama sınavda yanlışlıkla başka bir şıkkı işaretlediğim elektrik sorusu hala içimde kalmıştır. Hala sorunun doğru cevabı aklımda: “9d²”
Sınavdan çıktıktan sonra ağzım açık, kollarım boş, gayet şapşal ve sarsık bir ifadeyle etrafıma bakınırken buldum kendimi. O an fotoğrafımı çekseler tarihe geçerdi. Hatta tarihi eser bile olurdu. ÖSS’nin eleştirildiği bütün yazılarda kullanılırdı.
Eve geldiğimde şaşkınlığım devam etmekteydi. İlk işim canım internetime sarılmak olmuştu. Arkadaşlarım da hemen MSN denilen o yüce varlığa (her ne kadar bazen sinirimi bozsa da severim keratayı) sarılmışlardı. Bazılarıyla soruları tartıştık; hatta msnin resim çizme özelliğinden yararlanarak geometri sorularını çizip orada çözdük filan yani aştık Bazılarıyla da hemen tatil moduna girip birbirimize şarkı resim filan gönderip geyik yaptık. Ve istisnasız hiçbir 3’ten önce uyumadım. Gündüzleri buluşup bir yerlere gittik, geceleri internette vakit geçirdik. Ama ne yapsak da eşek gibi çalıştığımız 3 senenin hıncını alamadık. Ama karşılığını aldık
Şu anda pestilim çıkmış bir şekilde yazıyorum bu yazıyı. Sabahın köründe -ki kendisi 10 buçuk oluyor ama tatilde olan bir insana göre 10 buçuk sabahın körüdür- Şile’ye eşyalarımı toplamaya gittik. Sağolsun Faruk Abim arabasını bizim için feda etti. Feda etti diyorum, çünkü bir insanın bu kadar eşyası olamaz! Yurttaki odam kendi evimdeki odamdan bile büyük olunca, haliyle oraya götürdüğüm eşyaları da abartmışım Bir eşya bu kadar mı topla topla bitmez! Biz bittik, onları toplamak bitmedi. Yolda düşündüm de bundan 2 sene önce tam bugün ne yapıyordum? Sarıyer’de annemle börek yiyorduk. Hem de önümde Coğrafya fasikülüyle
2 sene önce bugün, heyecandan yerimde duramıyordum. ÖSS’ye girecektim. Sabahtan kafam dağılsın diye annemle Sarıyer’e gitmiştik deniz havası almıştım. Sınavda havamı almayayım diye önceden deniz havası alayım ki, hava ihtiyacımı karşılayayım dedim Ve ÖSS’ye HİÇ Coğrafya bilmeden girdim. Ama yine de son gün Coğrafya fasikülüne şöyle bir göz atmıştım. Son gün çalışma diyenler çok olur. Ama ben bugüne kadar son günlerde, son günleri bırakın son saatlerde bile çalıştım; hiç de bir zararını görmedim. Çünkü ilk günlerde genelde geziyorum tozuyorum sonra da son günlerde tozutuyorum. N’apiym doğamda var Hatta Sarıyer’den eve gelince önce yemek filan yemiş sonra da saat 10′a doğru Geometri ve Matematik formüllerine göz atmış, Biyolojiden de genetik konusuna şöyle bir bakmıştım. Düşünüyorum da ne kadar psikopatmışım. Ve sonra yine düşünüyorum da hiç değişmemişim
2 sene önce bugünlerde bir de ruhsal krizdeydim resmen. Hamile kadınlar gibi ona buna ağlıyor, abuk subuk filmlerde gülünecek sahnelerde bile gözlerimin dolmasına engel olamıyordum! Evet, açıklıyorum ÖSS’nin hamilelik etkisi yarattığı doğru! En titiz ortamda test edilip onaylanmıştır.
Demin annem, yarın ÖSS’ye girecek olan bir akrabamızın kızına -Dilara’ya- telefon açtı başarılar dilemek için. Dilara’nın annesiyle konuşmasının bir kesiti:
“Başarılar diliyorum inşallah sular seller gibi yapar.”
[Annesi herhalde “yok Süheyla Abla nerede yapacak” gibi bir cümle sarf etmiş olacak ki annem;]
“Olsun kız atar tutar belli mi olur?!?!”
Annem bir saniyede bütün dersane mantığını çürüttü. Çözüm şu: Atarız ve tutar. Tutmazsa şanssızlıktandır
Neyse, şimdilik bu kadar yarın da ÖSS’ye girdiğim gün yaşadıklarımı anlatırım. Eee, kocaman 3 senemi kaplayan bir sınavı bir yazıya sıkıştırmam mümkün olmasa gerek.. Arkası da yarın [Yarın ÖSS’ye girecek olan herkese beni duysa da duymasa da başarılar diliyorum. Umarım herkes hak ettiği yeri kazanır.]
Geçen gün annemle sağlık ocağına ilaç yazdırmaya gitmiştik. Benim ilaçlarım bitmiyor ki! Neyse, konu ilaçlarım değil tabi ki. Oradaki bir olay.
Biz oturmuş sıramızı beklerken çocuklu bir bayan geldi. 4-5 yaşlarında bir erkek çocuğu ama suratında öyle bir ifade var ki ağladı ağlayacak. Doktordan korkuyormuş. Annesi “bir şey olmayacak oğlum, ilaç yazdırıp gideceğiz doktor sana bakmayacak” dese de çocuk pek ikna olmuşa benzemiyor, doktor korkusu annesinin tesellisinin etkisini bastırıyordu. Çocuk ağlamaya başladı ve annesi ne yapacağını şaşırıp “seni içeri almayacaklar oğlum, doktoru bile görmeyeceksin” dedi ama sonunda onu dışarı çıkarmak zorunda kaldı. Tabi ağlaya ağlaya yürüyordu çocuk koridorda. Oradan yaşlı bir teyze çocuğun ağladığını görünce şöyle dedi: “Ağlama bak iğne yapar sonra doktor sana”. Annesi de “yok bitanem yok yapmazlar” dedi ve kadına sinirli bir bakış fırlattı. Az bile yaptı! Yani nedir bu çocukları iğneyle korkutma mantığı?!?! Daha çok ağlamasından ve korkmasından başka ne işe yaradı? Bize çok küçük bir şey gibi görünebilir ama o küçücük iğnenin o çocuğun psikolojisinde yarattığı etkiyi neden hep göz ardı ederler? Belki de çocuk eğitimi konusunda yeterli donanıma sahip olmayanlar, böyle şeylere ihtiyaç duymadan çocuğun ruh halinden anlayarak onlara sözlerini dinletemedikleri için iğneyi bir araç olarak kullanıyorlar. Çocuk doğurmak çok büyük bir sorumluluktur. Onu iyi yetiştirmen, sağlıklı büyümesini sağlaman gerekir. Ama sen onu iğneyle korkutmak, “dişçi dişini çeker bak dişsiz kalırsın” , “öcü geliyo öcü”gibi cümlelerle azarlamak, sözünü dinlemediği zaman dövmek gibi yollarla büyütürsen vay o çocuğun haline! Halbuki çocuk eğitimi ve yetiştirilmesi konusunda bir bilgin yoksa, bir sürü kitap var bununla ilgili, al ve oku. O kadar çok magazin programı seyredeceğine, magazin dergileri okuyacağına bu kitapları oku. Tabi bu tür kitapların içindekiler herkese göre doğru olmayabilir. Sana göre doğru ve yanlışın ne olduğunu ayırt etmen ve içinden yararlı bilgileri seçmen gerekir. Zahmetli mi geldi? O zaman çocuk doğurma [Tamam, abarttım ]
Ben neden bu kadar normalim zannediyorsunuz? Küçükken beni hiç iğneyle korkutmadılar da ondan! [Kabul ediyorum, bu tezimi bir kez daha gözden geçirmeliyim ]