American History X

Kategori: Eğlence, Film — 29 September 2007, Saturday @ 07:10

american_history_x.jpg“Bir zamanlar ben de herkesi her şeyi suçluyordum. Çektiğim tüm sıkıntılardan, acılardan, başıma gelenlerden, yakınlarımın başına gelenlerden ötürü herkesi suçlardım. Beyazları suçlardım. Toplumu suçlardım. Tanrıyı suçlardım. Cevap bulamadım çünkü yanlış sorular soruyordum. Doğru soruyu sormalısın: Yaptıkların sana daha iyi bir yaşam sundu mu?”

İşte American History X filmiyle ilgili bir yazı yazmak isteyişimin sebeplerinden biri bu replik. Filmin özü niteliğinde. Bütün varlığınla inandığın bir görüşün arkasında durursun, onu savunmak için yeri gelir hayatını tehlikeye atarsın. O kadar kendini adamışsındır ki inandığın şeye, bütün bunlara değer mi diye düşünmezsin. Oysa ki yaptıkların senin ve sevdiklerinin zararına sonuçlanıyorsa durup düşünmen gerekiyor.

 

edward-norton.jpgİkinci sebep ise kuşkusuz Edward Norton. Çıkaramamış olanlarınız için hatırlatayım: Hani şu meşhur Fight Club (Dövüş Kulübü) filminde Brad Pitt ile başrolü paylaşan o eşsiz oyuncu. Italian Job (İtalyan İşi) filminde her ne kadar gıcık bir tipi canlandırsa da severim kendisini :Ä Hangi karakteri canlandırırsa canlandırsın; Edward Norton’un rolünün hakkını sonuna kadar verdiği düşüncesindeyim. Ona olan hayranlığım dolayısıyla pek çok filmini seyrettim ve hiçbirinde hayal kırıklığına uğratmadı beni. Eee, Facebook’ta “Edward Norton should be in every movie” [Edward Norton her filmde olmalı] grubuna boşuna üye olmadık.

Sapkınlığın verdiği psikopat ifadeyi, görmüş geçirmişliğin verdiği olgun ifadeyi, kaybetmenin verdiği buruk ifadeyi, kazanmanın verdiği gururlu & mağrur ifadeyi, sahip olmanın verdiği minnettar ifadeyi, lider olmanın verdiği sert & kararlı ifadeyi, hepsini aynı filmde onun mimiklerinden okumak mümkün.

american-history-x1.jpgFilmde; düşünceleri bırakın, duyguların bile politik görüşlerinin şekillendirdiği bir hayatı yaşamanın bedelinin neler olabileceği etkileyici bir şekilde anlatılıyor. Öyle sahneler var ki, bu kadar acımasızlık olamaz, bir insan bu kadar taş olamaz diye diye seyrediyorsunuz; bazı sahnelerde bunu bile diyemiyorsunuz böylesine bir şiddete ağzınız açık aval aval bakmaktan.. kal: Bir noktaya saplanmış, körü körüne o düşünceye inanan insanların görüşleri nasıl değişir, neden değişir ve/veya değişmesi neden gerekir sorularının cevaplarını buluyorsunuz sonra. Filmin konusuna gelince.. Irkçılık konusunu farklı bir biçimde ele alıyor. Siyahla beyazın ayrımını her ne kadar bir çok filmde görmüş olsak da, bu sefer bu konunun daha çok günlük hayatta ve sokak ağzıyla işlendiğini görüyoruz.

ameircanhistoryx21.jpgYalnız bir noktaya dikkat etmenizde fayda var; her ne kadar ırkçılığa karşı olsanız da, Edward Norton o kadar etkileyici konuşuyor, öyle gözü kararmışçasına fikirlerini savunuyor ve onları öyle sağlam kanıtlarla destekliyor ki kafanızın içinde soru işaretleri beliriyor. Yani demem o ki, ırkçılığa yatkınsanız bu filmden sonra yatkınlıktan çıkıp ırkçılığa kesin geçiş yapabilirsiniz. Tabi bu benim için geçerli değil ama olanlar olabilir diye söylüyorum.

americanhistoryx.jpgDaha bir çok gözlemlediğim şeyi yazardım buraya. Fakat o zaman filmi heyecanla seyredip neler olacağını merakla beklemeyebilirsiniz. Olayların bağlanış şekline, tam bitti derken “ama böyle dümdüz bir son olmamalı” dediğinizde o sonun nasıl zikzaklandığına, kilit sahnelerdeki ağır çekimlerin temel düşünce ve duyguları nasıl vurguladığına hayran kalacaksınız. Kilit sahne dediğim sahnelerle oyuncuların bu sahnelerdeki bakış, duruş ve hareketleri öyle bütünleşmiş ki! Dikkat edin de kilit sahnelerde siz de kilitlenmeyin.. :)

Nasıl Bir Kedi Olmalı?

Kategori: Bilinç Akışı, Hayat — 25 September 2007, Tuesday @ 06:09

Çok ama çok zorlu bir gece geçirdim. 12 itibariyle ders programı almak için kendimi paralamaya başladım. Geç oldu güç olm- - ; güç de oldu! Bu aşamayı güç olmaktan çıkarmak için her yolu denedim. Sistem yoğun olduğu için beklerken heyecanım geçsin diye fal [Freecell] bile baktım :Ç Hatta gecenin talihlisi (!) olan iyiinsan‘a ders alamamaktan değil de; falımın açılmamasından yakındım 8-)

3′te yattım; 4:30′da sahura kalktım. Saat 5:45 ve hala ayaktayım. Stajdan sonra düzenim şaştı. Geceleri gündüz, gündüzleri gece zanneder oldum. Gece oturmalarını özlemişim ama. Neyse, uzun zamandan beri yazacağım bir konu vardı ama yazmaya anca fırsatım oldu:

kedi.jpgKonu kediler. Bu saatte yazılabilecek en uygun konu bence. Yoksa siz aksini mi düşünüyorsunuz? Cık cık cık… :oklava: Eve yürürken hemen hemen her gün önünden geçtiğim Pet Shop’un camından bakan kediler dikkatimi çekiyor hep. Sonra da mahalleme girdiğimde ordan oraya koşturan kediler. Acaba hangisi daha mutlu diye düşünmeden edemiyorum.
Birinin yiyecekleri önüne geliyor, hastalandıkları zaman gayet güzel bakılıyorlar, her türlü ihtiyaçları karşılanıyor; ama hapis hayatı yaşıyorlar. Ne hareket edebilecek yerleri var, ne de serbestçe oynayabilecekleri.. Camekândan mahzun mahzun bakıp hayırlı bir vatandaşın onu almasını ve bu işkenceye son vermesini bekliyorlar.

sokak-kedileri.JPGSokak kedileri ise gayet rahat; kendilerinin sınırları ve kısıtlanmış özgürlükleri yok. Doğa olduğu gibi onların. Diledikleri gibi başlarına buyruk & asi oluyorlar ve kafalarına eseni yapıyorlar. Ama onlar da aç ve susuz kalabiliyorlar; onların da yemek bulamadıkları ve üşüdükleri zaman oluyor, hastalandıklarında ilgilenecek kimseleri olmuyor..

İnsanlarla bağdaştırdım bu durumu sonra. Bazıları özgürlüklerine ve benliklerine o kadar bağlıdırlar ki; dünyayı bağışlasalar taviz vermezler kendilerinden ve bağımsız olarak yaşamaya devam ederler. Ama bazıları para pul, şan şöhret vb göz boyayıcı şeyleri görünce her şeye katlanmaya razı olurlar, özgürlüklerinden vazgeçip hemen himaye altına girmeyi kabul edecek duruma gelirler.

kedi2.jpgTabi ki kedilerin böyle bir seçme hakkı yok. Onların seçme haklarını ellerinden alıyoruz; onların yerine biz seçiyoruz nasıl yaşayacaklarını. Ama yine de seçme hakkı onlara verilse özgürlüklerinin yerine rahatlıklarını tercih edecek olanlar olur herhalde.. Tıpkı şu resimdeki gibi her gün hevesle hapislerinden kurtarılmayı beklemektense; yarı aç yarı tok ama özgür bir hayat sürmeyi tercih eden kedilerin de olabileceği gibi. Ne de olsa onların da kişilikleri var.. Acaba ben kedi olsam hangisini tercih ederdim? :hıı: Peki ya siz?

[Hayır Tuğçe, yatmalısın. Hepsi geçecek, korkma. Bu saatte bunları düşünmenin pek normal olduğu söylenemez ama metin olmalısın. Git uyu, sabaha her şey geçmiş olacak..]

Ortaokul Entrikaları

Kategori: Hayat — 20 September 2007, Thursday @ 22:11

    Bugün taa ilkokul arkadaşım Gözde’mle buluştuk ve ilkokul günlerini yad ettik yine. Kendisi bizde kalacak bugün; hala yad ediyoruz yani. Biraz da buraya yad edelim dedik :Ä Allah’ıımmmm, ne tipler, ne olaylar, ne konuşmalar hatırladık biz bile hafızamıza şaştık kaldık. En çok aklımızda kalan da en iyi arkadaşlarımızdan biri dediğimiz bir kızın -güvenliğimiz açısından ismini vermiyoruz, şimdilik “köstebek” diyelim- bize attığı kazıklar. Nasıl mı?

    Köstebek’in şöyle bir huyu vardı ki bizden hoşlanan veya bizim hoşlandığımız bir çocuğu mutlaka elde etmeye çalışırdı. Gözde’nin hoşlandığı çocukla Gözde’ye karşı bir şey hissediyor mu diye öğrenmek üzere öyle bir konuşurdu ki uzaktan baksanız ikisini sevgili zannederdiniz. Çocuğun koluna girerdi, abartıp “aşkım”lı mesajlar atardı bir de “arkadaş olarak aşkım diyorum” derdi :Ç O nasıl oluyorsa! Sonracığıma, banklarda samimi bir şekilde otururlardı, birlikte denizi seyrederlerdi filan. Bir de iyilik ediyormuşçasına konuşurdu: “Ama Gözde ne yapayım, ben onun sana karşı hislerini öğrenmeye çalışıyorum. Banklarda oturmamızı o istiyor. Telefonu da sadece seni konuşmak için kullanıyoruz.” Biz de aptalız ya inanıyorduk sanki! Onun yerine şöyle söyleseydi daha inandırıcı olurdu: “Ama Gözde, ne yapayım, onun koluna girmezsem anlatmıyor hiç bir şey. Banklarda oturmazsa da iletişim kuramıyormuş. Telefonu da sırf kullanmış olmak için kullanıyorum beni kimse aramıyor da :ühüh: ” Gözde’yle sinirimiz bozuluyordu artık. Nasıl bir insan çok iyi bir arkadaşının sevdiği birine bu kadar sırnaşabilir diye düşünüyorduk. Gözde’nin en sonunda sinirleri bozuldu ve ağladı. Ben yanında onu teselli etmeye çalışırken Bayan Köstebek hiç oralı bile olmadı bunu gördüğü halde. Üstelik bir de çocuğa el şakaları yapıp kahkahalarla gülüyordu. Biz iyice şaşırdık. Daha fazla görmezlikten gelemeyeceğini anladığında ise yanımıza gelip Gözde’ye “ya Gözde ben burda seni ağlarken görmeye dayanamıyorum; o yüzden yanına gelmiyorum yanlış anlama yani” deyip gitti ve kahramanımızla gülüp oynamaya devam etti kal: Zaten o seneden önceki sene başka bir arkadaş Gözde’den hoşlandığını söylemişti ve Köstebek bunu kendine yediremeyip “ben varken nasıl ondan hoşlanır” mantığıyla allem etti kallem etti çocuğu kendine aşık etti. Sonra Gözde’ye ne dese beğenirsiniz: “Gözde seninle o kadar iyi arkadaşız, seni o kadar seviyorum ki bugüne kadar her şeyimizi paylaştık; bunu da paylaşabiliriz. Mesela çarpışan arabalara bindiğimizde ona bir sen çarparsın bir ben çarparım.” gibi cümleler kurmuştu :hıı: Bu bir bakıma “Bu, arkadaşlığımızın gelişmesi ve bir üst seviyeye terfi etmemiz için bir aşama, bir fırsat. Bunu iyi değerlendirmeliyiz, ikimiz de aynı çocuktan hoşlanmalıyız heyyoo” anlamına da geliyordu.

    Gelelim bana. Orta 2. sınıfta benden hoşlanan bir çocuk vardı. O zaman hoşlandığının belirtisi olarak saçını çekme, kalem kutusunu alıp kaçma, çelme takma, vurup kaçma, lakap takma, tokasını alıp kaçma gibi şeyler sayılırdı heyy gidi günler :Ç Bunların hepsini bana yapan çocuğa karşı Köstebek’in tepkisini tahmin edebilirsiniz herhalde.. Anında “benimle de uğraş, benimle de uğraş” tarzında hareketler, beni arka plana atmaya yönelik planlar, neler neler.. Ve başardı da çocuğu kendisine aşık etmeyi. Ama çocuk bu sefer ikimizin de saçını çekmeye başladı :Ç Neyse, orta sonda yani 4 sene birlikte olacağım kişiyle görüşmeye başladığımız ilk zamanlarda Gözde ve Köstebek’le tanıştırmıştım onu. Gözde hakkında “ne iyi kız, tıpkı senin gibi” demiş; Köstebek ile ilgili ise hiçbir şey söylememişti. Bunu duyan Köstebek’in öyle bir “Benim hakkımda bir şey demedi mi? Nasıl yani?” deyişi var ki görmeye değer! Neyse ki bu sefer akıllı davranmış, o kişiyi okuldan seçmemiştim :parlak:

    Ama ne oldu? Şu anda Gözde de ben de onunla ne görüşüyor, ne de konuşuyoruz. O zamanlar egosunu tatmin etmiş ve kısa süreliğine mutlu olmuş olabilir ama bence böyle gittiği sürece gerçek arkadaşlığın ne demek olduğunu asla anlayamayacak. Yüzüne gülseler bile arkasından konuşanlarla dolacak etrafı. Bunların yanında sır tutmazdı, yalan söylerdi, arkamızdan konuşurdu vs. Yine de ondan çok şey öğrendim. Ona bakarak bir insanın nasıl davranmaması gerektiğini, nasıl davranırsa toplumda kabul görmeyeceğini küçük yaşlarda anladım. Aslında.. Allah’ım! Nasıl da kıymetini bilemedik bu fedakâr arkadaşımızın! Ne de iyi niyetliydi halbuki..

Kilomu Nasıl Anlıyorum?

Kategori: Hayat, Saçmalama — 15 September 2007, Saturday @ 14:18

    Evden çıkarayak bir tespitimi yazayım istedim:

    Kilo verip aldığımı her normal bireyin yaptığı gibi tartıya çıkıp tartılmak yerine başka türlü anlıyorum. Sokaktayken pantolonumun cebindeki iPod’umu dinlerken şarkılar kendiliğinden atlıyorsa veya şarkıların kendiliğinden sesi kısılıyorsa anlıyorum ki kilo almışım. Ama ne kadar hareket edersem edeyim ben bir düğmesine basmadıkça iPod’da herhangi bir değişiklik olmuyorsa anlıyorum ki kilo vermişim.

    Şu saatten itibaren hakkımda ne düşünürsünüz bilmiyorum; ama en azından dürüst olduğumu hesaba katarak değerlendirin beni nooolurr..

No Reservations (Aşk Tarifi)

Kategori: Eğlence, Film — 14 September 2007, Friday @ 01:54

no-reservations.jpgDaha fragmanını görür görmez hayran kaldığım bir filmden söz edeceğim şimdi. No Reservations (Aşk Tarifi). Annem romantik komedilere bayıldığı için daha ilk görüşte bu filme annemle gideceğime dair bir his oluşmuştu. Ve öyle de oldu. Geçen hafta sıkıldık ve sinemaya gidelim dedik.

Catherine Zeta Jones için zaten denecek bir şey yok. İlk kez “The Mask of Zorro” (Maskeli Kahraman Zorro) filminde seyretmiştim onu. Hayranlığım taa o zamanlara dayanıyor yani. Aradan 9 sene geçmesine rağmen hala aynı kıvraklık ve çekiciliğe sahip.

 

 

no-reservations-2.jpg

Filmin aktörünü ise daha önce ne görmüş ne de duymuştum. Gördüysem de hatırlayacak kadar ilgimi çekmemiş demek ki :^) Allaaahh’ımmm!! Bir aşçı bu kadar mı yakışıklı ve sempatik olur?!?! Barış Manço’nun şarkısındaki gibi: “Bir bakışı canlar yakar, gülüşüne cihan değer”. Dışarıda o kadar yemek yerim, bir tane şöylesine rastlamadım! :ühüh: Film ilerledikçe, bir umut böyle bir aşçıyla tanışırım diye onca yıllık öğrenim hayatımı çöpe atıp aşçı olmaya bile karar verecek kıvama geldim. Sinemanın bir görsel şölen olduğunu bol bol hatırlıyorsunuz onu seyrederken (A)

no-reservations-3.jpgYa o küçük kıza ne demeli? Cimcime! İsmi Abigail Breslin’miş. Bu filmle tanıdım kendisini; iyi ki de tanıdım. Çok bıcır bıcır bişey! Aynı günün akşamı Little Miss Sunshine (Küçük Gün Işığım) filminde de seyredince bu keratanın ünlü olma yolunda ilerlediğini fark ettim. Ne kadar da başarılı oynamış o yaşta hayret doğrusu! Film boyunca yaşadığı üzüntülerin, girdiği bunalımların ve uğradığı hayalkırıklıklarının haddi hesabı yok. Ve bütün bu ruh durumlarının hakkını öyle bir vermiş ki şaşar kalırsınız! Filmin ortasında arkamızda oturan bir çocuk bu kız için “kız psikopata bağlayacak he” dedi ve ben en acıklı sahnede kendimi tutamayıp bu cümleye güldüm. Millet hüzünlü gözlerle filmi seyrederken benim gülmem birazcık duygusuz izlenimini verdi ama napiym :^)

Bu 3lü birleşince öyle tadı damağınızda kalacak bir film çıkmış ki ortaya. Keşke oradaki yemeklerin de tadı damağımızda kalabilseydi.. Tadamadık o yemekleri! Böyle güzel süslenmiş, böyle güzel özenilip hazırlanmış yemekleri kolay kolay göremezsiniz. Mesela en basitinden, makarnayı bile öyle özendirdiler ki hemen eve gelip makarna yapıp yedik 8-) Zaten filmin bir yerinde kız için “elektrik süpürgesi gibi midesi var” denildiğini duyduğum anda “İşte! Hayatımın cümlesi” dedim! Çok hoşuma gitti nedense tam benim için söylenmiş bi cümle :Ä Bütün bunlar yetmiyorsa bari lokantaların arka sokaklarında neler döndüğünü öğrenmek için gidin bu filme! Biraz da filmden küçük kareler koyup bitiriyorum bu yazıyı..

no-reservations-4.jpgno-reservations-5.jpg

no-reservations-6.jpgno-reservations-7.jpg

 

LITTLE MISS SUNSHINE

Kategori: Eğlence, Film — 12 September 2007, Wednesday @ 21:10

little-miss-sunshine.jpg The 40-Year Old Virgin (Kırk Yıllık Bekar) filminin baş rol oyuncusu Steve Carell ve No Reservations (Aşk Tarifi) filmindeki küçük kızı canlandıran Abigail Breslin bir filmi seyretmek için yeterli sebep olsalar da bu filmi seyretmek için bunun haricinde bir çok sebep daha var.

Bir karı-koca, bir bacanak, bir büyükbaba, iki tane de çocuktan oluşan bir aile. Öyle bir aile ki, birlikte gülünç duruma düşüyorlar, birlikte rezil oluyorlar, tek başına olduklarında kaldıramayacakları şeyleri çoğunluk sağlayarak kaldırılabilir hale getiriyorlar.

Aile bağlarının ve bu bağ ile birbirine bağlanmış insanların birbirleri uğruna yapabilecekleri uç şeyleri görebilirsiniz bu filmde. Mesela aşağıdaki resimde görebileceğiniz üzere, evin delikanlısı Dwayne’i hiçbir güç başka bir şehre götüremezken, küçük kız kardeşinin anlamlı bir bakışından ve sarılışından sonra kendiliğinden harekete geçmesi, kelimelerin bir insanı ikna edemediği veya istediğini yaptıramadığı halde küçük bir jest ile nasıl yumuşayabildiğinin göstergesi.

little-miss-sunshine-2.jpgBu ailedekiler normal değil. Hepsinin kafasından bir sorunu var; ama ‘körler sağırlar birbirini ağırlar’ misali hepsi birbirine yardım ediyor, bencilliğin “b”sini bilmiyorlar. İçlerinden biri herhangi bir konuda pes edecek gibi olsa hemen diğerleri onu toparlıyor ve kaldıkları yerden devam ediyorlar. Bir hedefleri var; film boyunca yapmaya çalıştıkları bir şey var ve ona ulaşmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Önlerine çıkan zorluklara ve bunların üstesinden nasıl geldiklerine şaşar kalırsınız. Bu süreçte vazgeçenler oluyor, sıkılanlar ve canına tak edenler de oluyor. Ama onları ayakta tutan bir diğerinin söylediği sözler oluyor. İşte hayran kaldığım cümlelerden birkaçı:

“Gerçekten, bence Dwayne’den bir şeyler öğrenebiliriz. Dwayne’in bir ülküsü var. Bir rüyası var. Benim rüyam olmayabilir, sizinki de olmayabilir. Ama bunu, büyük bir inanç ve dikkat ile takip ediyor.”

“Alaycılık, kaybedenlerin kazananları kendi seviyelerine çekme çabasıdır.”

“Kaybeden nedir biliyor musun? Gerçek kaybeden kazanamamaktan çok korkan insandır, onlar denemezler bile. Sen deniyorsun, değil mi? –Evet. – Öyleyse sen kaybeden değilsin.”

İşe yaramaz, külüstür bir minibüsle neler başarılabileceğini görmek ister misiniz? En umutsuz anlarda bile hayalkırıklığına uğramamanın sırrını öğrenmek ister misiniz? Bir şeyi gerçekten çok istemenin ne demek olduğunu ve bu uğurda neler yapılabileceğini seyretmek ister misiniz? O zaman “Little Miss Sunshine” (Küçük Gün Işığım) tam size göre. Bir büyükbabanın şikayetleri, bir delikanlının asiliği, bir babanın endişeleri, küçük bir kızın hayalleri, bir annenin her şeyin rayına oturmasını sağlayan becerikliliği; böyle bir ailenin içine düşmüş bir dayının şaşkınlığı ile bir araya gelince buyurun size cümbüş :)

Buradan, bana bu filmi beğeneceğimi söyleyip DVDsini veren Mümin Sekman’a çok teşekkür ediyorum. Kendisi haklı çıktı; çok beğendim :)

AKILLI SEYYAR TUVALETLER

Kategori: Hayat — 11 September 2007, Tuesday @ 19:56

4 Eylül tarihli Sabah gazetesinde yer alan bir haber ilgimi çekti. Nurdeniz Kutsel’in yazdığı haber şöyle:

seyyar-tuvaletler.jpg

AKILLI SEYYAR TUVALETLER BEĞENİLDİ

2010 yılı Dünya Kültür Başkenti olan İstanbul için akıllı seyyar tuvaletler üretildi. Bozuk para ve Akbil ile çalışan bu tuvaletlerin en önemli özelliği 2 dakikada kabin içinde yüzde yüz hijyen sağlaması. Gerekli tüm enerjiyi güneş kolektörlerinden sağlayan tuvalette temizlik işlemi bitene kadar kapı açılmıyor. Musluklardan kapı kollarına kadar tamamı fotoselli (kızılötesi ışıkla cisim tespit eden sensör) olarak üretilen tuvaletler, kirli atığın birikmesi ya da yeterli suyun bitmesi durumunda SMS atıp teknik görevliyi bilgilendiriyor. Şu anda 50 Ykr ile Florya Sahili’nde hizmet veren tuvaletler, kullanıcıların beğenisini topluyor.

Valla ne yalan söyleyeyim, şu renkler ilgimi çekti önce. Ne tatlı sarısı, pembesi :) İnsanın tuvaleti yoksa bile gireceği gelir.. Florya Sahili’nin yanı sıra Ortaköy Sahili’nde de olsa ya şu tuvaletlerden.. Bunları görüp de kendi sahilimin tuvaletinden utanmamak mümkün değil! Hem ucuz, hem sağlıklı, hem pratik daha ne olsun. Akbili bile akıl etmişler (Y). Aslında Beşiktaş, Taksim, Şişli, Emirgan gibi yerlerde de olsa hiç fena olmaz (umarım kendim için istediğim belli olmamıştır :Ä ) Ne diyelim, umarız insanımız kıymetini bilir de doğru dürüst kullanır..

TÜRK FİLMİNDEN BİR KARE

Kategori: Film, Saçmalama — 10 September 2007, Monday @ 11:46

Stajım bittikten sonra bir gün bile evde durmayan ben, annemin “evi otel gibi kullanıyorsun valla, bi yüzünü göremiyoruz” demesinden sonra en azından Cumartesi günü evde kalmaya karar verdim. Aylar oldu şöyle bütün gün evde kalmayalı. Dolayısıyla evde ne yapılabileceğini unutmuşum. Ben de Garfieldgillerden olduğum için kanepeye sindim ve tembel tembel televizyonumu seyretmeye başladım. Bir Türk filmine takıldım. Muhtemelen on bininci kez seyrediyordum bu filmi ama hafızamdan çabuk silinmiş olmalıydı ki bazı sahneleri daha önce görmemiş gibiydim. İşe anlam veremediğim ve öylece kaldığım sahnelerden biri:

Fakir ama gururlu bir delikanlı ve genç ve güzel bir kızın hikayesi anlatılır. Bunlar gayet saf ve temiz duygularla birbirini sevmektedir. Fekat gel gör ki bu kızımızda gözü olan ırz düşmanı bir herif vardır. Ve bir gün bir yolunu bulup kıza saldırır. Kız kurtulmaya çalışır ama adamın kolları öyle kuvvetlidir ki çoktan onu sarmıştır bile. Kız adamdan kurtulmak için çırpınırken ve bu sırada “bırak beni, Allah’ımmm bu da mı olacaktı! Bırak diyorum sana hayvan herif” gibi cümleler sarf ederkene kahramanımız gelir ve sevgilisiyle bu adamı bu halde (!) görünce önce bir kalır, sonra direk adama hokkalı (!) bir tokat veya yumruk veya her ikisini birden savurur. Ve trajedi burada başlar. Buraya kadar her şey normaldir –hadi normaldir diyelim-, adamı hakladıktan sonra kıza dönüp “bana bunu da mı yapacaktın Nalan?!?! N’olamaz, oysa sana güvenmiştim, ne adi ne aşağılık bir kadınmışsın!” deyip bir tokat da ona patlatır. Yahu görmüyor musun kızcağız orada çığlık çığlığa birinin onu kurtarmasını bekliyor, adamın elinden kurtulmak için kendini paralıyor; sen de gelip onun seni aldattığını söylüyorsun. Maalesef ki hemen hemen her Türk filmindeki kahramanımız kör oluyor.. :^) Ne yazık.. Daha da yazık olanı, aslında o kadının kendisini aldatmadığını seneler sonra bir şekilde öğrenir ve barışırlar. Aslında o an kendisini aldatmadığını görmesi mümkünken neden seneler sonra anlamayı seçerler bilemiyorum. Bir 10 sene sonra filan durup dururken “ya benim kız aslında bağırıyordu orada ben sinirle duymamış olabilirim, insan olgunlaşınca daha mantıklı düşünüyor.. Kurtulmaya çalışıyordu ama ben her şeyi mahvettim hemen gidip onu bulmalıyım” diye mi düşünüyor anlamıyorum :^)

Film bittiğinde yerimden kalktığımda kanepede bir Tuğçe figürü oluşmuştu. Sonra bütün gün evde aptal gibi dolaştım. Ağırlık çöktü, tembellik bastı vs vs. Sanırım evi otel gibi kullanmaya devam etsem iyi olacak.. Şu anda da evden çıkarayak yazdım bu yazıyı. Şimdilik hoşçakalın!

Next Page »