Ve Fatih Terim Yeni Bir Kelime Türetir ==> OKAZYON :D

Kategori: Eğlence, Saçmalama — 30 October 2007, Tuesday @ 20:32

Hiçbir yorum yapmayacağım. Buyrun.. :Ç

Gıcık Oluyorummmm!!! Iırrgrhgrh!

Kategori: Hayat, Müzik — 28 October 2007, Sunday @ 23:01

Otobüs durağında beklersiniz otobüsünüzün gelip sizi alması için. Kafanızda dönen birkaç favori şarkınızı dinlemek için can atıyorsunuzdur. Duraktayken dinleyemiyorsunuzdur; çünkü elinizde paketler, torbalar, çantanız vs, bir de nazlı iPod’unuzla uğraşmanızı engelliyordur. Otobüsünüz gelmiştir sonunda. Bir de cam kenarında bir yer kaptınız mı sizden mutlusu yoktur. iPod’unuzu güzelce çıkarırsınız çantanızdan ve ağzınızdan salyalar akar bi şekilde kulaklığın kablosunu çözersiniz. Daha doğrusu çözmeye çalışırsınız. Daha daha doğrusu çözmeye çalışmaya çalışırsınız. Fakat kablo arap saçı olmuştur bir kere. Şimdi onu çantaya kabloları karıştırır bir şekilde koyan kişiye küfredeceksiniz, olmayacak –malum, bu kişi sizsiniz. Otobüs ilerliyordur; aksi gibi de trafik yoktur ki yolu ve insanları seyrederken müzik dinleme zevkini tadasınız. Kabloyla adeta savaş verirsiniz ve terler dökersiniz. Milletin uyuz sırıtmalarına maruz kalmanız da cabasıdır.. O sırıtmaları fark etmemek için boğuştuğunuz kabloya odaklanmaya çalışırsınız ve hızlı hızlı açmaktan kaçınırsınız paniklemiş gibi görünmek istemediğiniz için. Bu sefer de zaman kaybedersiniz. Otobüsten indiğinizde ise saçınız başınız dağılmış, hangi elinde hangi torba var bilmeyen, huzursuz birisinizdir. Şarkıya mı ne olmuştur? Hangi şarkı, hani şu teknik arızadan dolayı dinleyemediğiniz şarkıya mı?!?! :@

İlk Öğretmenlik Deneyimim :)

Kategori: Hayat — 25 October 2007, Thursday @ 16:52

     Uzun zamandan beri ilgilenemiyorum sitemle. Her zaman aynı şeyi söylüyorum ama gerçekten öyle.. İnsanın gerçekleştirmesi elinde olan bir şeyden, gerçekleştiremediği için yakınması ne kadar ilginç.. Yazacağım o kadar çok şey oldu ki bu hafta, hangi birini nasıl yazsam diye düşünüyorum. Ama önce şöyle bi özet geçeyim diğer konuları da başka zaman anlatırım artıkın :)

En önemli gelişme herhalde bir hoca olaraktan ilk dersime girmiş olmam :) Bu sene asistanlığını yaptığım Mikroekonomi dersinin problem çözme dersine giriyorum. Çok garip, çok güzel bir duygu. Şimdilik gözlemlediğim kadarıyla şunları söyleyebilirim:

1) Öğrencilikten farklı olarak, derse geç gitme derdi yok. Öğrenci olarak derse giderkene odadan çıkarken bütün oda ahallisini (2 kişilik bir ahalli) geç kalmadığım halde “geç kaldım üff yine geç kaldım” diye panik stres eden bi tipim ben. Ama bu derse giderken gayet rahat, ders saatinde odamdan çıktım; zaten 5 dakika sonra da sınıfta oldum. Ayça’nın “he hoca oldu ya saatleri de değişti hemen bi rahatlık geldi” demesi bunu fark etmemi sağladı :)

2) Tahtada soru çözerken hocaların neden yazdıkları şeyin önünde durarak yazdıklarını hep merak etmiştim. Yani bizim görmemiz açısından yana kaysalar da o yazarken biz de görsek! Böyle düşünürDÜM. Ama artık düşünmüyorum; çünkü bu pek de mümkün olmuyor. Her ne kadar yan durmaya çalıştıysam da, yazının önünü kapamamaya çalıştıysam da yamuldum, eğrildim, büküldüm ama başaramadım :ühüh: Bir öğrenci olarak kendime kızdım içimden niye yazının önünde durarak yazıyorum ki diye ama öğretmen psikolojisiyle düşününce de elimden gelen bir şey yoktu. Yani kimlikten kimliğe büründüm resmen :|

3) Öğrencilik hayatım boyunca öğretmenlerin sınıfa bir soru sorup cevap alınca neden yerinde hoplayacak kadar sevindiklerini anlayamamıştım. Ta ki Salı gününe kadar. İnanın, anlattığınız bir şeyi sorduğunuzda size cevap verilmesi kadar güzel bir şey yok! :Ç

4) Sınıfta en çok güldüğüm şeylerden birisi de hoca ders anlatırken en heyecanlı yerinde ispirtolu kalemin bitmesi, hocanın da sinirden tepinmesidir. Düzeltiyorum, tepinmesiYDİ. Artık o günler mazide kaldı; lâkin ne kadar sinir ve tepinilesi bir durum tahmin bile edemezsiniz! :oklava:

5) En sinir olduğum hoca tipi de saatten haberi olmayan hoca tipidir. 50 dakika geçmiştir; ama onun bundan haberi yoktur. Adeta su gibi akıp geçmiştir zaman. Oysa öğrencilere göre zaman, donup kalmış bir su gibidir. Akmak bilmez.. Ama gerçekten de zaman yetmiyormuş yahu! Üstelik geyik filan da yapmadım yani ona rağmen! Kimbilir yapsam ne zamana biterdi ders. Ama ben sinir olduğum şeyi yapmadım, vaktinde bitirdim dersi :)

Daha bir çok şey söylerdim ama bir de sevgili oda arkadaşlarım Aysun ve Ayça’nın bu duruma nasıl yaklaştıklarına değineyim. Aysun ödev yaparken bir şeye sinirlendi dün. “Ya bu hoca bunu yap demiş de şu zımbırtısını söylememiş üff yaa” diye terör estirdi odada. Sonra “Tuğçe!” dedi. “Sen sakın böyle bi hoca olma, olur mu?” “Peki Aysun olmam :) “  Derken, Ayça ders notlarını temize geçirirken yakınmaya başladı: “Ya bu hocanın derdi ne ki m ile n’yi, u ile v’yi birleşik yazıyo?!? Hangisi v hangisi n şimdi nerden anlıcam?!?!” Hemen ardından “Tuuuuğğçee, sen sakın karmaşık yazma tamam mı harfler birbirinden ayrılsın!” Aysun diğer taraftan “ayrıca tahtayı güzel kullan ordan burdan ok çıkarıp öğrencilerin defterini de ok çıkarılacak tahtalar olarak düşünme!” dedi. İkisinin birlikte “ay sen şimdi hoca mı olduunnn. Ben senin pijamalı halini bilirim kız başımıza hoca kesilme şimdi” demeleri ise öldürüyo beni :Ç Bu herhalde, büyük adam olmuş adamların kısa pantolonlu hallerini bilen teyze psikolojisinden kaynaklanıyo :Ä

Fizik Mühendisimiz Akın ise yine karizmasına yakışır bi yorum yaptı ve son noktayı koydu: “Asistanların profesörü Tığç!” Bundan sonra bize laf düşmez  :-# :Ä

Tuuce.net’in 14. Ay Değerlendirmesi :)

Kategori: Benim "Açı"mdan, Bilinç Akışı, Hayat — 19 October 2007, Friday @ 22:44

Öncelikle teşekkür etmek istiyorum sizlere. 11 Ekim tarihinde yazdığım “Yaşamayı Bile Tadında Bıraktın” adlı yazıyla ilgili o kadar çok güzel sözler söylediniz ki.. En derinimden kopan hislerimi dile getirdiğimi söylemiştim ve bununla paralel olarak beni en duygulandıran ve sevindiren yorumlar, mailler aldım. Ve düşüncelerimi buraya aktardığıma bir kez daha memnun oldum.

İkinci olarak, fark ettim ki blog sayfama yazalı 1 seneyi geçmiş, 14 ay olmuş bile. Nasıl başladım ve nasıl devam ettim, yapmak istediğimi mi yaptım yoksa nereye sürüklenirsem oraya mı gittim bir düşündüm. Aslında ben hiç blog taraftarı değildim. Yazamayacağımı düşünüyor, yazsam bile bunların çok da anlamlı şeyler olmayacağını söyleyip duruyordum. Yine de denemekte fayda var diyen Cem arkadaşımız, beni sonunda ikna etti ve geçtiğimiz senenin Ağustos ayında ilk yazımı yazdım. Yazdıkça daha çok yazasım geldi, çevreme daha bir gözlemci gözüyle bakmaya başladım. Hayata bakış açım değişti. Artık sadece oyuncu olarak değil; senarist olarak da yer alıyordum hayatın içinde sanki. Günümüzü, insanları, dünyayı dikkatle incelemeye başladım ve bunu nasıl yazılarıma aktarırım diye düşünmeye başladım. Şimdi aklıma bir örnek geldi mesela. Geçtiğimiz yaz Mümin Sekman‘ın verdiği bir seminere gitmiştim ve gelir gelmez gözlemlerimi yazmıştım. Mümin Sekman bu yazımı internetten bulmuştu ve iletişime geçmiştik. Bu sayede hala devam eden iyi bir arkadaşlığa adım atmış olduk. Mümin Sekman’ın kurucusu olduğu KİGEM‘in çıkardığı İnsan İsterse serisinin 1. kitabında da Ahmet Nazif Zorlu‘nun başarı öyküsünün yazarı olarak yer aldım. Bir kitapta yer almak hep istediğim bir şeydi ve bunu sadece katıldığım semineri anlatarak elde etmiştim. Olaylar da zincirleme bir şekilde gelişmişti. Bunun dışında, 14 ay içerisinde de kendimde çok değişik yönler keşfettim. Ve inandım ki bir insan çevresini sorgularsa, olaylar ve insanlar üzerine düşünürse; hayat görüşü ve kimliği o kadar berraklaşıyor ki.. Kendisi bile şaşırıyor çabaladığı zaman herkesten farklı bir bakış açısına sahip olabileceği gerçeğine. Buna bağlı olarak da naçizane fikrimi belirtmek gerekirse, olan olaylara bakıp geçmemeniz, o olayların neden olduğuna, nasıl olduğuna, sonuçlarının ne olduğuna ve bunun sizi nasıl etkilediğine kafa yormanız belli bir süre sonra kendinizde hissedilir bir değişikliğe yol açacaktır. Bunu anlamam için illa blog sahibesi olmam ve yazı yazmam gerekiyor muydu bilemiyorum. Tabi şu da bir gerçek ki yazılarımın okunduğunu hissetmeseydim ve kendi kendime konuşuyor hissine kapılsaydım bu kadar sürdüremezdim ki bu da bir kez daha sizlere teşekkür etme isteği uyandırıyor bende.

Son olarak da şunu anlatayım. Daha önce hiç girmemiş olduğumu varsayarak alıcı gözüyle siteme girmeye karar verdim dün. Herhalde ilk tıkladığım linklerden birisi “Hakkımda” linki olurdu dedim ve o yazının üzerini tıkladım. Ne göreyim?! Gayet laubalimsi, gayet geyik, bir o kadar dil çıkarma işaretleriyle dolu bir yazı. Beni anlatıyor mu? Kısmen. Ama ilk izlenim olarak insanların bilmesi gereken çok daha önemli şeyler var benimle ilgili. Ve orada yazmış olduklarım da çok gereksiz bilgilerdi. Halbuki sadece 14 ay önce yazmıştım o yazıyı. Tabi o zaman bu sitedeki hiçbir yazıyı yazmamış bulunuyordum. Dolayısıyla tuuce.net’in nasıl bir şekil alacağını, ne tarz yazılar barındıracağını tam olarak kestirememiştim. Onun için de 14 ay boyunca alakasız bir “Hakkımda” yazısına maruz bırakmıştım site ziyaretçilerini :ühüh: Aklıma ortaokuldaki edebiyat hocamızın kompozisyon yazdığımız derste söylediği bir şey geldi. Önce yazıyı yazmamızı, başlığı sonra bulmamızı yani yazının akışına ve geneline uygun bir başlık bulmamızı söylerdi.Eğer başlığı önce koyarsanız, yazıyı başlık çerçevesinde kısıtlamış olursunuz ve yaratıcılığınız kısıtlanır” derdi. Ne kadar doğruymuş şimdi anladım. Dolayısıyla dün hemen bir daha yazdım “Hakkımda” yazısını ve içim de rahat etti ben de :)

Kaderin Bir Oyunu

Kategori: Hayat, Saçmalama — 16 October 2007, Tuesday @ 16:55

Evet, şeker bayramının getirdiği kilolardan, şeker krizlerinden, tatlı komalarından bahsetmeden dünkü garipliğimi anlatmaya karar verdim. Çünkü şeker bayramından bahsetsem yine canım şeker, çikolata vb şeyleri çekecek, olmayacak.. Hatta bu konuyu daha fazla uzatı—

Ehem, dün öyle garip öyle gariptim ki anlatamam. Tek kelimeyle SARSAKtım. Ama hayatımda hiç bu kadar sarsak olmadım desem yeridir. Aslında bunu burada anlatmakla kendimle ilgili pek de olumlu düşüncelerin oluşmayacağını biliyorum. Ama içiyle dışı bir ve “blog”una kendisiyle ilgili istediği her şeyi yazma konusunda serbest biri olaraktan yazmaya karar verdim. Zaten blogum bana küsse yeridir; çünkü hiç ilgilenemiyorum onunla. Bu aralar yazamıyorum da okuyamıyorum da. Fırsat bulamıyorum; hep bir şeyler çıkıyor. Neyse, bildiğiniz gibi, haftasonunu oldukça yağmurlu geçirdik. Dün bir de o yağmurda bir sürü merdiven çıkıp dağ bayır aşıp derslik binasına gitmek zorunda olan şahsım, ne sıkıntılar çekti bir bilseniz.. Odadan çıkarken yağmur yağmıyordu ama yine de şemsiyemi elime aldım. Çantama sığmadığı için defterim ve şeffaf dosya içindeki ödevim de elimdeydi. Elimde birkaç eşyayla dışarı çıktığımda onları sayıyorum ki gelirken de sayayım ve bir şey unutmadığıma emin olayım diye. Neyse, derse girdim çıktım ve binadan çıkar çıkmaz yağmurun şakır şakır yağdığını gördüm. Hızlı hızlı ilerlemeye başladım. Bu arada da sınıfta bir şeyimi unuttum mu diye düşündüm. Sanki elimde bir şeyler eksikti. Defterim tamam, çantam tamam e o zaman ne eksik? :hıı: Ödevi hocaya verdim; onun eksikliği olmalıydı bu 8-) Yok ya, bir şey daha vardı sanki.. Eyvahhh şemsiyemi unutmuştum işte! Ya da ben öyle düşünüyordum. Ta ki şemsiyemi geri almak (!) üzere o merdivenleri çıktıktan sonra binaya girerken elimdeki bir zımbırtıyı kapatana kadar! Bilin bakalım o zımbırtı neydi?!? Bu, hayatımda şemsiyenin bana oynadığı en büyük oyundur! :oklava:

Bir sinirle tekrar merdivenleri indim ve odaya geldim. Kapıyı açtım, içeri girdim. Gardrobumun ve çekmecemin kilitlerini açmak için anahtar aradım bulamadım. Tam da şemsiye olayının üstüne gelince bir sinirle yumruklarımı sıkarak “YA NİYE BİR ŞEY BULAMIYORUM BEN?!?!?!” diye bağırınırkene tek sıktığım şeyin yumruklarım olmadığını fark ettim. Peki neyi sıkıyordum başka? Evet, bunu da doğru bildiniz.

Kafayı vurup yatmaktan başka çare yoktu. Kendime ve çevremdekilere zarar verme katsayımın sınırlarını zorluyordum. Şimdi soruyorum, gözlükleri gözünde olmasına rağmen evde harıl harıl gözlük arayan anneanneme bir zamanlar gülüyordum diye kaderin bana oynadığı bir oyun mu bu? :ühüh:

Yaşamayı Bile Tadında Bıraktın..

Kategori: Bilinç Akışı, Hayat — 11 October 2007, Thursday @ 23:53

Seni ararken kendimi kaybetmekten yoruldum,
Bulduğumu zannettiğimde kendimden ayrı düştüm
Bu garip bir veda olacak
Çünkü aslında hep içimdesin
Ne kadar uzağa gitsem de
Gittiğim her yerde benimlesin

    Şarkısıyla uzaklara gittim yine bu hafta.. Bu sözlere bir de Şebnem Ferah’ın içli söyleyişi eklenince daha bir etkileniyor insan. Bu sitede hiç bahsetmedim senden. Çünkü bende o kadar derin ve anlamlı yeri olan bir insanın günlük hayatla ilgili yazdıklarımın içinde kaynayıp gitmesini istememiştim. Ama artık öyle düşünmüyorum. Muhtemelen bu yazı, diğerleriyle kıyaslarsak en derinlerimden kopan hislerimi barındıracak.

    Yarın şeker bayramını ikinci kez sensiz kutlayacağım. Her geçen gün seni tebessümle anmak konusunda biraz daha yol kat ediyorum. Bazen o ilk acıyı atlattığımı sanıyorum, acılarım diniyor; sonra olmadık zamanlarda birden alevleniveriyor ve bir arpa boyu kadar yol alamadığımı hissediyorum. Aklıma geldiğinde bazen ilk günkü gibi ağlıyorum, bazen gülümsüyorum, bazen donup kalıyorum ve sana ne olduğunu anlamaya çalışıyorum. Böyle zamanlarda ne düşünüyorum biliyor musun? Bu dünyada haksızlıkların, pisliklerin, anlaşmazlıkların, düzenbazlıkların, çıkarcılığın, bencilliğin ve daha nicelerinin hüküm sürdüğünü ve bunların hepsinden senin arınmış, soyutlanmış olduğunu. Ancak o zaman senin orada olman beni rahatlatıyor. Bütün bunlardan kurtuldun diye. Ne karşına çıkabilecek uyuz, anlaşılması güç, seni deli eden insanlarla uğraşacaksın, ne de bir şeyleri elde etmek veya lâyık olduğunu bulmak için savaşacaksın. Annene demişsin ya, “bir yakının öldüğünde onun ölmemiş olmasını dilersin ama bu bencilliktir ve onu gerçekten düşündüğün anlamına gelmez. Çünkü onun yanında olmasını, ölmemiş olmasını kendin için istersin; özlemini dindirmek için, onsuzluğun acısını yaşamamak için. Oysa ki onun için orada olmanın iyi olacağını düşünmezsin” diye, işte ben de bunu düşünüyorum. Orada huzurlu ve mutluysan arkanda bıraktığın bizler bir şekilde katlanırız. Biraz da sadece Yeşim Kaya için tuttuğum defterden kısa kısa notları yazayım:

                                                                                                                                          22.12.2005
Bazen düşünüyorum. Keşke senden bir şey, ne bileyim bir toka, bir kolye, bir saç teli olsaydı bende şu anda diye. Ama sonra fark ediyorum ki zaten ben senden geriye kalan bir şey değil miyim? O ellerin ellerimi tutup en zor zamanlarımda bana moral vermedi mi? O eller yanaklarımı, saçlarımı okşayıp bana dokunmadı mı? Ben senden geriye kaldım. Ben de senin bir hatıran sayılırım ve bu anlamda senden alacağım bir kolyeden veya tokadan daha değerliyim. Ne de olsa 4 sene aynı sınıfı, 2 sene aynı sırayı paylaştık seninle. O zamanlar yanımdaydın, şimdi içimdesin.
                                                                                                                                          27.12.2005
Salı saat 19:06. Aklıma yine komik bir anı geldi. Okulun son günleriydi ve biz törendeydik; bahçede. Bir an baktım Yeşim yanımda; bir daha baktım Yeşim yok! Nasıl da becerdin bir ayağını o çukura sokup düşmeyi. Tamam, demirlerden bir iki tanesi kırılmıştı ve ayağın araya girmişti ama yine de bu iş biraz kabiliyet ister
:) Canım benim!…
                                                                                                                                        25.07.2006
Seni arıyorum, yanımda olmanı diliyorum, seninle duygularımı ve düşüncelerimi paylaşmak istiyorum. Uzun zamandan beri içime attığım, biriken, patlama noktasına gelen, patladığı zaman çevremdekilere ve bana zarar verecek olan duygularımı. Sana açılmayı, fikirlerini almayı, beni rahatlatmanı gözlerim dolarak, içim sızlayarak, dudaklarımı ısırarak istiyorum. Seninle saçmalamak, seninle akıllanmak, seninle kendim olmak istiyorum. Biraz daha gerçekçi ve mantıklı olarak “keşke seninle olan günlere geri dönsem, dönebilsem” diyemiyorum; çünkü yine seni kaybetme acısını yaşamak istemiyorum. Zaten geriye dönsem telafi etmek istediğim, daha iyi olmasını istediğim bir şey yok bizimle ilgili. Aramızdaki her şey öylesine mükemmeldi ki; daha güzelini yapamazdık diye düşünüyorum.
                                                                                                                                        16.11.2006
Hayatımda çok şey değişiyor. Sen gittiğinden beri o kadar çok şey gelişti ki hayatımda.. Her seferinde seninle bunlar hakkında konuşmayı, senin yorumlarını almayı, birlikte olaylara komik açıdan bakıp deliler gibi gülmeyi çok istedim. Hala da istiyorum. Aslında hayatımdaki olaylara, kişilere ve karışıklıklara yaptığın yorumlar, düşüncelerin, mimik ve jestlerin o kadar işlemiş ki içime, şu anki olayları sana anlatsam hangi mimik ve jestlerle hangi cevapları vereceğin gözümde canlanıyor. Özlüyorum seni.. Ellerini sallayışını, dersteki o uyuşuk, uyur-gezer halini, kaşlarının birini kaldırıp öyle bakışını, gömleğini düzeltmeni, eteğini çekiştirmeni, tost yiyip meyve suyu içmeni, bana oyun CDlerini hararetli hararetli anlatmanı ve daha fazlasını sayarsam gözlerimden yaşların boşanmasına sebep olacak bir çok şeyini.. Ne garip. Öyle gerçeksin ki hala benim için. Alışmak çok zor. Vega ne güzel söylemiş:

Bir gün gelir, bir gün geçer.
Bazı şeyler hiç ama hiç değişmez.
Her geçen anın sonunda hala…
Alışamadım yokluğuna.

    Seni yaşatacağım hep. Senin sevdiğin gibi devrik cümleler kurarak, derin düşünerek, senin hareketlerini yapıp senin sözlerini söyleyerek, yakınlarıma senin ne kadar mükemmel bir insan olduğunu anlatarak ve en önemlisi içimde hep seni taşıyarak yaşatacağım seni.. Sen her şeyin en güzeline, en iyisine layıksın ve eminim şu anda layık olduğun yerdesin. Sen bir efsaneydin, seni yaşamak güzeldi.

    O büyük ruhun bedenine sığmadı ve sen yaşamayı bile tadında bıraktın! Bize de fotoğraflarla avunmak düştü.. Ve bir de bana son gün MSN’den gönderdiğin sanki ertesi gün gideceğini biliyormuş gibi bana bir şeyler anlatmaya çalıştığın o şarkıyla..

Parfüm ==> İnsanı Rezil De Eder; Vezir De..

Kategori: Hayat, Saçmalama — 6 October 2007, Saturday @ 22:15

    Ne zaman vezir?

Ağustos ayının sıcak günlerinde erkenden kalkıp bankacığıma doğru giderkene, sabahın köründe kalkmış olmanın verdiği mahmurlukla yolumu kaybetmemeye ve sağ salim bankama varmaya çalışırken birdenbire önümde beliriveren bir silüet. Tabi bu silüeti fark etmemi sağlayan şey, buram buram yayılan ve yolunu kaybetmeye zaten ölesiye meyilli olan birini sarhoş edecek kadar iddialı parfümü.. Kılık kıyafetinden belli ki o da işe gidiyor. Siyah ve parlak takım elbisesi, hafif rüzgârın yana doğru attığı mavi kravatı ve sabahın körüne göre fazla edalı yürüyüşünden belli. Bunu gözlemledikten sonra başka bir şey gözlemleyemedim; çünkü gözlerimi kapayıp burnumun götürdüğü yere gittim. Parfüm nereye götürürse oraya sürüklendiğimi hissettim gözlerim kapalı, burnum önde bir şekilde. Sonra hafiften gözlerimi açtım ve bankama geldiğimi fark ettim. O sırada kahramanımız da karşıdan karşıya geçecekti ve ben onun suratını çok merak ediyordum. Tam suratını çevirdi ki ben suratını görmemeye karar verdim. Ya parfümü kadar etkileyici ve karizmatik bir suratı yoksa? En iyisi onu hayal ettiğim gibi kalmasıydı –yani mükemmel. Görüldüğü gibi öyle de oldu. Karizmatik parfümlere daima zaafım olmuştur ve beni dile getiremeyeceğim şekilde etkiler bu keratalar. Sonuçta ne oldu? Arkamı dönüp bankama girdim ve uyumaya devam ettim :Ä İşte o adam, parfümü sayesinde benim gözümde vezir olmuştur bile!

    Ne zaman rezil?

Parfüm sürmeden evden çıkmam. Son zamanlarda da en son orta okulda kullandığım; fakat o senelerden sonra hiçbir yerde bulamayıp 8 ay önce Beşiktaş’ta rastladığım Catherine Arley‘in Tuçe parfümünü kullanıyorum. Neden bu parfümü kullandığıma şaşmamalı; bir kere isminden kazanıyor :parlak: Perşembe günü derse giderken her zamanki gibi parfümümü sıkıp gittim. Fakat bir gariplik vardı.. Daha yurt binasından çıkar çıkmaz bir arı dönmeye başlamıştı etrafımda. Sonra iki arı, derken üç, dört, beş.. Zar zor derslik binasına girdim ve kendimi sınıfa zor attım; rahat bir nefes aldım. Sonra hoca geldi ve derse başladık. Aldığım rahat nefesler sürmekteydi. Ta ki camdaki o ufacık aralıktan bir arı girene ve beni bulana kadar! Yahu tamam, Tuçe’nin şekerli olduğunu biliyorum da bu kadar da şekerli olduğunu bilmezdim.. Tadından yenmiyor! Arılar sahiplendiler bile. Staja giderken parfümüne vurulduğum adam beni tavladı; ben de Şile’deki bütün arıları.. Ve görüldüğü gibi, rezil de ben oluyorum! :ühüh:

Ah Şu Figüranlar!

Kategori: Saçmalama — 3 October 2007, Wednesday @ 01:53

Evet, yeni sezonun açılışını yaptık dün. Pazar günü yurduma geldim, yerleştim falan filan. Aslında Çarşamba akşamından beri yazacağım bi konu var ama bir türlü fırsat olmadı. Hatta kendi siteme bile zar zor giriyorum son günlerde. Bir sürü de girmek isteyip de giremediğim blog siteleri var arkadaşlarımın. Artık yarın blog hayatına dönmek istiyorum :) Tabi beni dün itibariyle yiyip bitiren gribim buna müsaade ederse..

Neyse, Çarşamba akşamı fark ettiğim şeye gelelim. Avrupa Yakası’nı seyrederken normalliğimi sorgulamaya başladım. Çünkü sahnede kalabalık bir ortam varken ben ön plandaki oyunculara değil, arkada amaçsız amaçsız gezen, konuşan vb şeyler yapan kişilere odaklanıyorum :hıı: Mesela Avrupa Yakası’nda bizimkilerin devamlı gittiği bir kafe var ya, orada oturup konuştukları zaman onları değil de; arkada onu bunu yiyen, bir şey almak için ayağa kalkan veya birbiriyle konuşan tipleri seyrediyorum resmen. Annem “aa bu espri süperdi” deyince de aval aval bakıyorum. “Ben o sırada arkadaki kızın elini neden sağa sola salladığıyla ilgileniyordum anne” diyemiyorum tabi.

Başka programlarda da -özellikle komedi programları- arka plandaki figürlerle kafayı yiyorum. O kadar komik oluyorlar ki bazen, şovdan ziyade onlara gülüyorum. Sözde doğal bir ortam oluşsun diye gayet doğal(!) bir şekilde biriyle konuşuyorlar; ama arada bir de gözlerini kameraya veya esas oyunculara çevirmekten kendilerini alamıyorlar. Daha da kötüsü ciddi olmaları gerekirken gülüyorlar veya sırıtıyorlar filan.

Saat şu anda 01:48 ve yarın 10′da dersim var. Bu saatte bunu anlatmam ne kadar normal ki dizilerde arka plandakileri seyretmem normal olsun! 8-)