Hayatımız İnternet Olmuş!

Kategori: Benim "Açı"mdan, Bilinç Akışı, Hayat, Saçmalama — 11 February 2008, Monday @ 20:04

Yarıyıl tatili bitti… Bir şey anladım mı? Bu soruyu es geçmek istiyorum mümkünse! :@

Son 1 haftadan beri -belki de daha fazla- internete girmedim. MSN‘i açmadım, Facebook‘a girmedim, kendi siteme bile girmedim. Hatta uzun bir süre maillerimi bile kontrol etmedim. Neden yaptım bunu? Hem internetsiz bir hayatın nasıl olduğunu unuttuğum ve belki de özlediğim için, hem de tatilimi sanal ortamdan çok gerçek ortamda geçirmek istediğim için. Çok değişik sonuçları oldu. Kendimi deney yapmış gibi hissediyorum ve bu deneyin sonuçlarını sıralamak istiyorum:

1) Sanal ortamda alışık olduğumuz hareketlerin gerçek ortamdaki karşılıklarını özlediğimi fark ettim. Bu hareketler kötü bir şeyler ifade etse bile.. Mesela; MSN’de birini engellemenin karşılığı ona bağırmak veya kötü sözler söylemek, Facebook’ta birinin fotoğrafını “tag”lemenin karşılığı buluştuğunuz arkadaşlarla fotoğraf çektirmek, MSN’de birini titreştirmenin karşılığı o kişinin suratına “Heeey beni dinliyor musun?!?!” veya “Kendine gel ve beni dinle” demek, yine MSN’den birine şarkı göndermenin karşılığı o kişinin gözlerine bakarak o şarkıyı söylemek, birine mail göndermenin karşılığı küçük bir zarfa bir şeyler karalayıp onu elden vermek -böylece o kişiyi her hatırlamak istediğinde bilgisayarı açmak zorunda kalmazsınız-, internetten manzara fotoğraflarına bakmanın karşılığı bizzat o yerlere gidip o havayı solumak olabilir.. Özlemişim.. Gerçekten çok özlemişim.
2) Artık hiç kimsenin sizin bir gün bile olsa internete girmemenize olasılık vermediğini fark ettim. MSN’e günler sonra girince daha önce aldığım mesajlar o an yığıldı ve birçoğunda beni rahatsız eden cümleler vardı. Mesela; “Tuuuğğğççeeee!! Nerdesin bak orda olduğunu biliyorum hemen çık“, “Niye cevap vermiyosun bu saatte MSN’de olduğunu biliyorum ayıp ediyosun ama hani konuşacaktık?” veya “Hadi dün girmedin diyelim bugün de mi girmedin dün yazdığım şeyleri görmedin?” gibi cümleler. Yani inanamıyorum.. Elma dersem çık, armut dersem çıkma, açıl susam açıl, damlaya damlaya göl olur tarzında cümleler yazacaklarına o kadar merak ettilerse telefondan arayıverselerdi bu arkadaşlar.. Aslında iyi oldu bir bakıma. Bu sayede “Aaa Tuğçe internetteymiş bi merhaba diyeyim bari” deyip internete girmeyince de cevap vermemekle suçlayanlarla “Ya Tuğçe kaç günden beri yok dur bi arayayım şunu” deyip arayanlar arasındaki farkı da anlamış oldum. Bir de şu olay var: Facebook’a girdiğim zamanlarda çıkmayı unutuyorum ben :Ç Yani sayfa öylece açık duruyor, ben içeride televizyon seyrediyorum, camdan bakıyorum, kitap okuyorum vs vs. Fakat beni Facebook’ta çevrimiçi gören bazı arkadaşlarım “orada olduğunu görüyorum yakaladım seni hahaha” tarzında ilginç bir fikre kapılıyorlar. Şahsen, kendi internet ortamımda kimseden kaçıp saklanmak gibi bir zorunluluğum, zevkli bir şeyi işkence hâline dönüştürmek gibi bir niyetim yok. Bilgisayar başında değilsem değilimdir, cevap vermiyorsam kişisel algılanmasın lütfen..
3) Tatil boyunca akşamları eve gelir gelmez bilgisayara sarılıp sanki biri onu kaçıracakmış veya elimden alacakmış gibi hareket etmek yerine eşofmanlarımı giyip içeride ailemle televizyon seyredip lagaluga yaptım :M Sadece ders programı almak için internete girdim ve o gün delirdim zaten. İnternetten ders programı almak kadar iğrenç bir şey yok! Allah düşmanımın başına vermesin.. Versin mi yoksa? ^o)
4) Her şey iyi hoş da, 1 haftanın sonlarına doğru ellerim titremeye, salyalarım akmaya başladı. Kısmi nöbet geçirdim geçirecektim ki internete zor attım kendimi :) Çünkü her şeyim internette. Her şeyde internete koşuyorum. Mesela; artık sözlük kullanmıyorum ve bilmediğim bir kelime olunca anında ya TDK ya da Seslisözlük yetişiyor imdadıma. Bir film hakkında bir şeyi merak ettiysem IMDB ve Beyazperde ilk baktığım sitelerdir. Bir yerin adresi veya telefonu lâzım olsa hemen internete koşarım. Daha da bir sürü şey.. Yani interneti hayatımdan çıkarmam elbette imkânsız.
Başka sonuçlar varsa da şu anda aklıma gelmiyor; çünkü aklım pek yerinde değil. Yine grip yapacağını yaptı ve tatilde bile beni buldu, bir türlü bırakmıyor. “Artık ayrılmalıyız, ayrı dünyaların insanlarıyız” diyorum, “Seni bırakamam Tuğçe, sen mükemmel bir kızsın, bence biz birbirimiz için yaradılmışız neden anlamak istemiyorsun?” diyor; ben “ama ben seni sevmiyorum tek taraflı bir aşk bu” diyorum, o “neden bana bir şans vermiyorsun” diyor. Şimdilik o kazanıyor gibi, ama onu antibiyotikle aldattığımı öğrenince muhtemelen beni kendi isteğiyle terk edecek..

Sanırım son birkaç cümle akıl sağlığım hakkında bilgi vermiştir sizlere :M Saygılar efenim..

Şanslı Olmak İçin İllâ Piyango Çıkması Gerekmiyor…

Kategori: Benim "Açı"mdan, Bilinç Akışı, Hayat — 20 January 2008, Sunday @ 05:35

Bugün aslında çok sıradan, çok önemsiz gibi görünen bir olay üzerine düşünüp kendimi şanslı hissettim. Anlatayım:

Salı başlayan final kâbusu Cuma günü sona erdi -en azından 5 günlüğüne-. Ben bu 4 gün içinde en fazla 10 saat uyudum, uyumadım. Perişan oldum resmen. Cuma eve geldim, yemek yiyip direk yattım ve uyudum, uyudum, uyudum. Sonra yine uyudum, biraz da uyuyayım dedim ve uyudum. Arada bir kalktım, evin içinde dolandım falan.. Dün (Cumartesi) fark ettim ki, yatakta şeklim çıkmış :Ç Neyse, sağolsunlar birçok arkadaşım benim bu ortadan kaybolmam dolayısıyla arayıp sordular. Özellikle bugün bir arkadaşımla konuşurken bir şey dikkatimi çekti. Beni merak ettiğini, hayatımda son zamanlarda yaşadığım bir olay hakkında endişelendiğini ve ihtiyacım olan bir şey olup olmadığını sordu. O yoğunlukta nasıl unutmamış, nasıl hatırlamıştı şaşırdım. Bir önceki gün de, taa o zamanda neler yaptığımı, neleri sevdiğimi, nelerden nefret ettiğimi, beni nasıl kızdırdığını ve benim de ne tepkiler verdiğimi anlatan bir ortaokul arkadaşımdan mail geldi. Halbuki bunlara gerek yoktu, ben de çok iyi hatırlıyordum onu. Ama o kadar şeyi aklında tutmasına yine şaşırdım.

Bugüne kadar “iyi” arkadaş olarak seçtiğim insanlar benim neyi sevip neyi sevmediğimi bildiklerini, eskiden söylediğim en ufak bir şeyi akıllarında tuttuklarını, benim hakkımda detaylara önem verdiklerini her şekilde belli ediyorlar. Ne kadar şanslıyım ki bana bunu hissettiriyorlar. “Ama Tuğçe sen orayı sevmezsin ki sırf benim yüzümden gitmeyelim“, “Tuğçe sen benden 2 sene önce şunun CD’sini istemiştim ben bulamamıştım o şarkıları şimdi veriyorum o yüzden“, “Senin başına 4 ay önce de böyle bir şey gelmişti o zaman da aynı şeyleri düşünmüştün“, “Bence böyle yap; çünkü sen bu karakterde bi insansın” cümleleri belki de çoğumuzun günlük hayatta az ya da çok duyduğu ama farkında olmadığı cümleler. Halbuki bu cümleleri duyan insanlar çok şanslı olduklarını bilmiyorlarsa yazık ediyorlar. Hayatta onlara değer veren insanların varlıklarını fark etmeyen, onlar için ne ifade ettiklerini gözden kaçıran insanları hayata bağlayan şey nedir merak ediyorum. Beni tanıyan tanır, arkadaşlık ilişkilerimde hep fedakâr, hep hassasımdır. Karşılığını alacağım diye yaptığım bir şey değil bu. Yapıyorum, çünkü öyle mutlu oluyorum. Yapıyorum, çünkü insanlara değer vermek hoşuma gidiyor. Karşılık beklemeden, karakterim dolayısıyla yaptığım bir şeye karşılık alamasam yine de yapardım. Ama alıyorum, hem de fazlasıyla. Alınca daha da mutlu oluyorum. Ve buradan, geç de olsa, bana bunun karşılığını verenlere teşekkür etmek istiyorum. Biliyorum ki, önemli olan karşılık vermek zorunda olduğumuz şeylere değil, karşılık vermek zorunda olmadığımız hâlde sadece istediğimiz için karşılık vermemiz. Hayatınızda böyle insanlar varsa siz de onların kıymetlerini bilin ve teşekkür edin bence :) Naçizane.. (A)

Çöp Kutusu Mu Beyin Mi Belli Değil

Kategori: Benim "Açı"mdan, Bilinç Akışı — 5 January 2008, Saturday @ 17:23

Şu anda beynimi koskocaman bir çöp kutusu gibi hissediyorum. Sanki beynimin içinde kıvrımlar yok da bir elektrik süpürgesi var. Ne var ne yok yutuyor, gerekli gereksiz ayırt etmeden. Beynim de doğal olarak uyuşuyor tabi. Bu uyuşukluk bacaklarıma, kollarıma, tüm vücuduma yayılmış gibi. Damarlarımın içi ağrıyor, kanım donmuş gibi, düşüncelerim karıncalanmış… Ayağımı uzatıp günlerce dinlenmek, uyumak, dalga sesi dinlemek, pofuduk yastığıma sarılmak istiyorum. Herkesten uzak, her şeyden uzak. Yoruldum… Çok yoruldum… İstediğim şeylere vakit ayıramıyorum, gereksiz şeylere kafamı yoruyorum. Gözlerim o kadar ağırlaştı ki kaldıramıyorum onları. Boynumu kıpırdatamıyorum. Arkama dönüp bakamıyorum. İlerisini hiç göremiyorum. En iyisi bir süre bulunduğum yerde oturmak, hareketsiz kalmak diyorum. Ona da izin vermiyorlar. Her bir yandan itiyorlar, kimse itmezse şiddetli bir rüzgâr esiyor ve istemediğim yerlere götürüyor beni. “Acelem yok, beklerim” diyorum, dinlemiyorlar, dinlenmeme izin vermiyorlar. Oysa ki tek istediğim şey bana huzur veren insanlarla olmak. Ne yazık ki onlara zaman ayıramıyorum. Bir yandan saçmasapan ödevler, sınavlar, vıc vıc şeylerle uğraşıyorum; bir yandan gereksiz kişilerle. Neden beynimi doğru dürüst kullanamıyorum? İnsanın beynini istediği gibi kullanamamasına engel ne? Tabi ki hisleri. Eğer hisleri olmasaydı bütün insanlar aynı olmaz mıydı? Robot gibi, kolay tahmin edilebilir, uzaktan kumandayla çalışan vs vs.

Evet… Tek istediğim ayaklarımı uzatıp yatmak, hiçbir şey düşünmeden. Rüyamda çocukken oynadığım bebeklerimi versinler elime. İlkokul yıllarına geri dönmüş olayım. Bahçede seksek oynadığımız, dondurma yeme yarışı yaptığımız, su savaşı yaptığımız yıllara… Uyandıktan sonra da yenilenmiş olayım. Beynim parıl parıl parlasın. Zinde ve dinç olayım. Çöp kutusunu sadece mutfakta göreyim. Bu kadar…

[Bir arkadaşım geçenlerde bana “Tuğçe, yazılarına sinir oluyorum. Sanki hiçbi derdin yok hep gülüp eğleniyosun. Sitene öyle hayat güzel her şey güzel lalallalalaaa tarzı yazılar yazma diyorum, normal bir insan gibi senin de depresif anlarının olduğunu kabullen” dedi. Kabulleniyordum, ama yazmıyordum pek. Buyrun :) ]

2008~2008~2008~20808~2008~2008~2008~2008

Kategori: Benim "Açı"mdan, Bilinç Akışı, Hayat — 31 December 2007, Monday @ 20:38

2007′nin son gününde, son akşamında şöööyle bir dönüp baktım geçmiş yıllara.. Derine inmeden.. Çocukluğumuzda arkadaşlarımla evcilik oynarken hep “şimdi ben 18 yaşında oliym, sen de 19 yaşında ol tamam mı?” derdik birbirimize. Bir diğerimiz de “ben niye 19 oluyorum yaa sen 19 ol, ben 18 olucam!” derdi. O yaşta en büyük hayalimiz nedense 18 yaşında olmaktı. Şimdi 18 yaşım geldi, çoktan geçti bile :ühüh:

Hayatımın öyle anları var ki çok geçmişte olmasına rağmen hala unutamadığım.. Öyle hataları var ki elime fırsat geçse düzeltmek isteyeceğim. Ve öyle olayları var ki elimde olsa hemen değiştireceğim.. Bazı gerçeklerle yaşamak zor oluyor. Ne geçmişe dönüp bir şeyleri değiştirmek mümkün oluyor, ne de geçmişi unutmak.. Gerçi bazen de tam tersini düşünüyorum. O hataların veya değiştirmek istediğim olayların da bir anlamı olduğunu.. Evet, belki belli bir zaman bende kötü bir etki bırakıyorlar ama hayatımızdaki olaylar zincirleme geliştiğinden “kötü” diye nitelendirdiğim olay tahmin edemeyeceğim kadar güzel bir olaya sebep olabiliyor. Son zamanlarda çok yaşadım. Hata yaptığımı düşündüğüm her olay o hatanın olmadığı takdirde asla elde edemeyeceğim şeyleri verdi bana.. Demem o ki, aslında her şeyin bir anlamı var. Çok az şeyin anlamı yok; bunların anlamının olmamasının sebebi de anlamı olanlara “anlamlı” diyebilmemizi sağlamak. Kim “anlamlı“yı görmeden bir şeye “anlamsız” diyebilir ki?

Ve bu akşam yeni bir seneye giriyoruz. Hepimizin farklı farklı beklentileri var yeni yıldan. Çoğumuz deriz “yeni yıla nasıl girersek öyle geçer” diye. Hikâye! Ben 2000 yılına örgü örerek girmiştim! kal: İş Eğitimi diye “anlamlı bir dersimiz vardı ve koskocamaaan bir atkı örmem gerekiyordu. Yetiştirememiştim ve durmadan örüyordum. Bir baktım saat 12 oluyor ve millet geri sayıma başlamış. Ben yünlere dolandım ve bir türlü kurtulamadım. Sonunda teslim oldum amaaann deyip örgü örmeye devam ettim ve öyle girdim yeni yıla :Ç Ama o yıldan sonra hiç de örgü örmedim! Acaba başka nasıl girilir ki yeni yıla? ^o)

Son olarak, son derece rahatsız olduğum bir konuya değinmeden edemeyeceğim. İnternetten gönderilen kartlarda, MSN’deki kişisel iletilerde, dükkânların camlarında, yılbaşı arifesi satılan pek çok eşyada neden “Happy New Year” yazısı var?!? Günlük hayatta çevremizdeki insanların yeni yılını kutlarken “iyi seneler” veya “iyi yıllar” dediğimiz halde neden yazılarımızda “Happy New Year” var?! Düşünsenize, marketten alışveriş yapıyorum ve çıkarken kasiyere “Happy New Year“; kasaptan et alıp çıkarken “Merry Christmas” diyorum. Kasiyer şaşkın şaşkın bakar, kasap direk dalar!

Daldan dala atladığım bu yazıya bir an önce son veriyorum. 2008′in pişmanlıklardan uzak ve anlamlı bir yıl olmasını diliyorum.. Hepimize iyi yıllar <:o) :)

“Güçlüyüm”(!) Şarkıları

Kategori: Benim "Açı"mdan, Bilinç Akışı, Hayat — 15 December 2007, Saturday @ 00:44

Son zamanlarda nedense sevgilisinden ayrılan çok arkadaşım var. Hepsi Aralık ayını mı bekledi merak ediyorum doğrusu^o) Hemen hemen hepsindeki ortak bir özellik dikkatimi çekti ==> Sevgililerinden ayrıldıktan sonra dinledikleri şarkılar. Çoğu “artık güçlüyüm, git hadi“, “aman sana mı kaldım elimi sallasam ellisi“, “sana verdiğim emeklere acıyorum“, “başkasını buldum bile” vs vs tarzı şarkılar. Tabi ki bu tarz şarkıların sultanı Hande Yener; bu konuda kimse onun eline su dökemez :) Ajda Pekkan‘ın “Bambaşka Biri” ve Cher‘in “Strong Enough” şarkıları da aynı tadı veriyor. Efendim, söyleyeceklerim şunlardır ki:

1) Ayrılmışsan ayrılmışsındır. Kötü bile ayrılsan güzel zamanları yaşarken iyiydi de şimdi mi böyle oldu? Hiç mi kattığı bir şey yok sana bu ilişkinin?
2) Kendimi düşünüyorum da, birine şarkı ithaf edersem onu hâlâ düşündüğüm veya ona şarkı gönderecek kadar onu önemsediğim için ederim. Ondan kötü ayrıldıysam ve artık onu takmıyorsam, bu durum beni üzmüyorsa; yani güçlüysem neden güçlü olduğumu onun bilmesine gerek duyayım ki? :hıı: O benim güçlü olduğumu bilince ne olacak? Madem artık hayatımda yok ve hiçbir şekilde olmayacağını düşünüyorum, neden benim durumumu bilmesi bu kadar önemli ki?
3) “sana verdiğim emeklere acıyorum“, “yazıklar olsun” veya -daha da abartırsak- İsmail YK‘nın deyişiyle “Allah Belanı Versin” tarzı sözleri sarf etmelerine bile gerek yok karşı tarafın yaptığı çok büyük bir hatadan dolayı ayrılan insanların. Şahsen ancak aynaya baktıklarında kusmamayı nasıl becerdiklerini merak edersem konuşacağım şahıslar için beynimi ve ağzımı yoramam diye düşünüyorum.
4) Sevgilim beni yaptığım çok büyük bir hatadan dolayı terk etse (Allah’ımm çok süperim hiç böyle bir şey olmadı :Ä ) ve ben onun bu tarz şarkılar dinlediğini duysam aksine hâlâ içinde bir yara, aklında bir soru işareti, kalbinde bir ağrı olduğumu düşünürüm.

Ya ben anormal düşünüyorum, ya da bu işten gerçekten anlamıyorum. Belki de anormal olma ihtimalim daha yüksek; çünkü etrafımdakiler mutlu olmaya başlamışlarken ben mutsuz oluyorum; onlar mutsuzken ben de mutlu olmaya başlıyorum. Belki de şu anda benim için bu tür şarkılar çok uzak olduğundan böyle düşünüyorum bilmiyorum ama onların durumundayken de hiç bu tarz şarkılar dinlemedim. Dinlesem de sadece zevk için dinlemişimdir; beni güçlü yapması için değil :) Valla ben “hayat güzeldir, sevmek güzeldir, sevelim sevilelim” şarkılarını öneriyorum herkeslere :) [Pollyana zamanlarımdayım, mümkünse bozmayın :Ç]

Buradan, bu yazıyı kendilerine ithafen yazdığım tüm arkadaşlarıma sesleniyorum: Aklınızı başınıza devşirin, böyle şarkıları güçlü olma amaçlı dinlemeyin. Hadi dinliyorsunuz diyelim, bari karşı tarafa belli etmeyin! Ayy yordunuz beni ya! :oklava:

Nasıl Bir İhtiyar Olurdum?

Kategori: Benim "Açı"mdan, Bilinç Akışı, Hayat — 4 December 2007, Tuesday @ 17:33

Bu haftasonum çok güzel geçti. Sınav haftasından sonra böyle bir haftasonu tatilini hak etmiştim. Gençliğimin verdiği enerji ve neşeyle dolu bir 3 gün geçirdim. Üçüncü günün sonunda eve dönerken bir bankta yaşlı bir teyze gördüm. Öylece oturmuş gelen geçeni seyrediyordu. Ona bakmak için sadece iki-üç saniyelik zamanım olmasına rağmen gözlerindeki derinliği yakalayabilmem ne ilginç.. Nereye bakıyordu, daha da önemlisi ne düşünüyordu acaba? Ben henüz onun yaklaşık 4′te 1′i kadar yaşamış olmama rağmen kafamda onca şey dönerken o, neredeyse bütün bir ömrü devirmiş biri olarak nasıl bakıyordu hayata, insanlara? Benim içimin kıpır kıpır olmasına karşılık ne kadar da dingin ve sakindi o. Acaba enerjisi kalmadığından mı, yoksa enerjisi olsa bile hevesi kalmadığından mı böyle hüzünlü ve keyifsiz duruyordu? O anda bir bana, bir de o yaşlı teyzeye baktım ve gelecekteki halimi düşündüm. Ben nasıl bir ihtiyar olacaktım acaba?

Huzurlu ve o yaşta bile çevresine pozitif enerji veren ihtiyarlardan olmak isterdim. Hani şu küçük çocukların birlikte zaman geçirmekten hoşlandıkları, akranlarıyla oynamak yerine onunla birlikte olmayı tercih ettikleri ninelerden. Çünkü benim bir tane vardı. Birlikte tombala oynardık, pişti oynardık, hatta abartıp salıncakta bile sallanırdık. Çoğu insana çok uzak bir ihtimal gibi gelse de ben, şimdi görüştüğüm belirli arkadaşlarımla o zaman da görüşeceğime inanıyorum. Aradaki tek fark, ara sıra toplanıp Mado’ya, Kahve Dünyası’na, sinemaya, konsere gitmenin yerini çay bahçesinde çay içmenin, sahil boyu yürümenin, banklarda oturmanın, örgü örüp dedikodu yapmanın alacak olması :)

Kafamdaki soru işaretlerini gidermiş olmayı isterdim. Hayatı çözmüş, boşuna yaşamamış, insanları olduğu gibi kabullenmiş ve ne olursa olsun gülümsemenin ve kendine güvenin her şeyi yeneceğine inanmış biri olmayı..

Dünyanın bana sunduğu güzelliklere karşılık ona bir hediye bırakmadan gitmek istemezdim. Akıllı, ahlâklı, güzel çocuklar bırakmış olmak isterdim dünyaya.. Onlar evlendikten sonra yalnız kalmama sebep olacak, çoktan ayrılmış olduğum biriyle evlenmek istemezdim. İster üzerinde ince eleyip sık dokumuş olayım, ister anlık karar vermiş olayım, evliliğimin ömür boyu sürmesini isterdim. Yaşlandığımda hala yanımda olmasını isterdim o kişinin. Arkamıza dönüp baktığımızda ne kadar huzurlu ve mutlu bir hayat yaşadığımız kadar bu hayatı ne kadar huzurlu ve mutlu bir hale dönüştürdüğümüzü de konuşup kendimizi takdir etmek isterdim. Tanışma yıllarımızı, gençlik hâllerimizi tebessümle anıp aynı utangaçlıkla birbirimize gülümsememizi; olgunluk çağlarımızı artık gerçek olgunluğun anlamını bilerek gözden geçirip çocuklarımıza, çocuklarımızla ilgili komik anılarımızı da torunlarımıza anlatmamızı isterdim. Bana korktuğum şeyleri yaşatmamış, hak etmediğim şekilde davranmamış, ufak tefek tartışmalara rağmen saygıda kusur etmemiş biriyle bir ömür geçirdiğim için ne kadar mutlu olacağımı hesaplayamıyorum bile.

Son olarak, sırtıma hırkamı almış sallanan sandalyemde oturup dışarıda şakır şakır yağan yağmuru seyrederken, bir ömrün bu yağmur gibi geçtiğini; ama annem gibi bir anne, anneannem gibi bir anneanne olmanın verdiği huzur gibisi olmadığını düşüneceğim. Yani en azından öyle umuyorum ve içimde bütün bunların gerçek olacağına dair garip bir his var :)

Yaa, işte böyle.. İki saniye gördüğüm teyze beni ne hallere getirdi. Eve gelince zaten kendimi kâmil insan mertebesine erişmiş buldum. Siz nasıl bir ihtiyar olurdunuz durmayın da düşünün biraz; hep genç kalınmıyor böyle peeeehhhh :Ä

Tuuce.net’in 14. Ay Değerlendirmesi :)

Kategori: Benim "Açı"mdan, Bilinç Akışı, Hayat — 19 October 2007, Friday @ 22:44

Öncelikle teşekkür etmek istiyorum sizlere. 11 Ekim tarihinde yazdığım “Yaşamayı Bile Tadında Bıraktın” adlı yazıyla ilgili o kadar çok güzel sözler söylediniz ki.. En derinimden kopan hislerimi dile getirdiğimi söylemiştim ve bununla paralel olarak beni en duygulandıran ve sevindiren yorumlar, mailler aldım. Ve düşüncelerimi buraya aktardığıma bir kez daha memnun oldum.

İkinci olarak, fark ettim ki blog sayfama yazalı 1 seneyi geçmiş, 14 ay olmuş bile. Nasıl başladım ve nasıl devam ettim, yapmak istediğimi mi yaptım yoksa nereye sürüklenirsem oraya mı gittim bir düşündüm. Aslında ben hiç blog taraftarı değildim. Yazamayacağımı düşünüyor, yazsam bile bunların çok da anlamlı şeyler olmayacağını söyleyip duruyordum. Yine de denemekte fayda var diyen Cem arkadaşımız, beni sonunda ikna etti ve geçtiğimiz senenin Ağustos ayında ilk yazımı yazdım. Yazdıkça daha çok yazasım geldi, çevreme daha bir gözlemci gözüyle bakmaya başladım. Hayata bakış açım değişti. Artık sadece oyuncu olarak değil; senarist olarak da yer alıyordum hayatın içinde sanki. Günümüzü, insanları, dünyayı dikkatle incelemeye başladım ve bunu nasıl yazılarıma aktarırım diye düşünmeye başladım. Şimdi aklıma bir örnek geldi mesela. Geçtiğimiz yaz Mümin Sekman‘ın verdiği bir seminere gitmiştim ve gelir gelmez gözlemlerimi yazmıştım. Mümin Sekman bu yazımı internetten bulmuştu ve iletişime geçmiştik. Bu sayede hala devam eden iyi bir arkadaşlığa adım atmış olduk. Mümin Sekman’ın kurucusu olduğu KİGEM‘in çıkardığı İnsan İsterse serisinin 1. kitabında da Ahmet Nazif Zorlu‘nun başarı öyküsünün yazarı olarak yer aldım. Bir kitapta yer almak hep istediğim bir şeydi ve bunu sadece katıldığım semineri anlatarak elde etmiştim. Olaylar da zincirleme bir şekilde gelişmişti. Bunun dışında, 14 ay içerisinde de kendimde çok değişik yönler keşfettim. Ve inandım ki bir insan çevresini sorgularsa, olaylar ve insanlar üzerine düşünürse; hayat görüşü ve kimliği o kadar berraklaşıyor ki.. Kendisi bile şaşırıyor çabaladığı zaman herkesten farklı bir bakış açısına sahip olabileceği gerçeğine. Buna bağlı olarak da naçizane fikrimi belirtmek gerekirse, olan olaylara bakıp geçmemeniz, o olayların neden olduğuna, nasıl olduğuna, sonuçlarının ne olduğuna ve bunun sizi nasıl etkilediğine kafa yormanız belli bir süre sonra kendinizde hissedilir bir değişikliğe yol açacaktır. Bunu anlamam için illa blog sahibesi olmam ve yazı yazmam gerekiyor muydu bilemiyorum. Tabi şu da bir gerçek ki yazılarımın okunduğunu hissetmeseydim ve kendi kendime konuşuyor hissine kapılsaydım bu kadar sürdüremezdim ki bu da bir kez daha sizlere teşekkür etme isteği uyandırıyor bende.

Son olarak da şunu anlatayım. Daha önce hiç girmemiş olduğumu varsayarak alıcı gözüyle siteme girmeye karar verdim dün. Herhalde ilk tıkladığım linklerden birisi “Hakkımda” linki olurdu dedim ve o yazının üzerini tıkladım. Ne göreyim?! Gayet laubalimsi, gayet geyik, bir o kadar dil çıkarma işaretleriyle dolu bir yazı. Beni anlatıyor mu? Kısmen. Ama ilk izlenim olarak insanların bilmesi gereken çok daha önemli şeyler var benimle ilgili. Ve orada yazmış olduklarım da çok gereksiz bilgilerdi. Halbuki sadece 14 ay önce yazmıştım o yazıyı. Tabi o zaman bu sitedeki hiçbir yazıyı yazmamış bulunuyordum. Dolayısıyla tuuce.net’in nasıl bir şekil alacağını, ne tarz yazılar barındıracağını tam olarak kestirememiştim. Onun için de 14 ay boyunca alakasız bir “Hakkımda” yazısına maruz bırakmıştım site ziyaretçilerini :ühüh: Aklıma ortaokuldaki edebiyat hocamızın kompozisyon yazdığımız derste söylediği bir şey geldi. Önce yazıyı yazmamızı, başlığı sonra bulmamızı yani yazının akışına ve geneline uygun bir başlık bulmamızı söylerdi.Eğer başlığı önce koyarsanız, yazıyı başlık çerçevesinde kısıtlamış olursunuz ve yaratıcılığınız kısıtlanır” derdi. Ne kadar doğruymuş şimdi anladım. Dolayısıyla dün hemen bir daha yazdım “Hakkımda” yazısını ve içim de rahat etti ben de :)

Yaşamayı Bile Tadında Bıraktın..

Kategori: Bilinç Akışı, Hayat — 11 October 2007, Thursday @ 23:53

Seni ararken kendimi kaybetmekten yoruldum,
Bulduğumu zannettiğimde kendimden ayrı düştüm
Bu garip bir veda olacak
Çünkü aslında hep içimdesin
Ne kadar uzağa gitsem de
Gittiğim her yerde benimlesin

    Şarkısıyla uzaklara gittim yine bu hafta.. Bu sözlere bir de Şebnem Ferah’ın içli söyleyişi eklenince daha bir etkileniyor insan. Bu sitede hiç bahsetmedim senden. Çünkü bende o kadar derin ve anlamlı yeri olan bir insanın günlük hayatla ilgili yazdıklarımın içinde kaynayıp gitmesini istememiştim. Ama artık öyle düşünmüyorum. Muhtemelen bu yazı, diğerleriyle kıyaslarsak en derinlerimden kopan hislerimi barındıracak.

    Yarın şeker bayramını ikinci kez sensiz kutlayacağım. Her geçen gün seni tebessümle anmak konusunda biraz daha yol kat ediyorum. Bazen o ilk acıyı atlattığımı sanıyorum, acılarım diniyor; sonra olmadık zamanlarda birden alevleniveriyor ve bir arpa boyu kadar yol alamadığımı hissediyorum. Aklıma geldiğinde bazen ilk günkü gibi ağlıyorum, bazen gülümsüyorum, bazen donup kalıyorum ve sana ne olduğunu anlamaya çalışıyorum. Böyle zamanlarda ne düşünüyorum biliyor musun? Bu dünyada haksızlıkların, pisliklerin, anlaşmazlıkların, düzenbazlıkların, çıkarcılığın, bencilliğin ve daha nicelerinin hüküm sürdüğünü ve bunların hepsinden senin arınmış, soyutlanmış olduğunu. Ancak o zaman senin orada olman beni rahatlatıyor. Bütün bunlardan kurtuldun diye. Ne karşına çıkabilecek uyuz, anlaşılması güç, seni deli eden insanlarla uğraşacaksın, ne de bir şeyleri elde etmek veya lâyık olduğunu bulmak için savaşacaksın. Annene demişsin ya, “bir yakının öldüğünde onun ölmemiş olmasını dilersin ama bu bencilliktir ve onu gerçekten düşündüğün anlamına gelmez. Çünkü onun yanında olmasını, ölmemiş olmasını kendin için istersin; özlemini dindirmek için, onsuzluğun acısını yaşamamak için. Oysa ki onun için orada olmanın iyi olacağını düşünmezsin” diye, işte ben de bunu düşünüyorum. Orada huzurlu ve mutluysan arkanda bıraktığın bizler bir şekilde katlanırız. Biraz da sadece Yeşim Kaya için tuttuğum defterden kısa kısa notları yazayım:

                                                                                                                                          22.12.2005
Bazen düşünüyorum. Keşke senden bir şey, ne bileyim bir toka, bir kolye, bir saç teli olsaydı bende şu anda diye. Ama sonra fark ediyorum ki zaten ben senden geriye kalan bir şey değil miyim? O ellerin ellerimi tutup en zor zamanlarımda bana moral vermedi mi? O eller yanaklarımı, saçlarımı okşayıp bana dokunmadı mı? Ben senden geriye kaldım. Ben de senin bir hatıran sayılırım ve bu anlamda senden alacağım bir kolyeden veya tokadan daha değerliyim. Ne de olsa 4 sene aynı sınıfı, 2 sene aynı sırayı paylaştık seninle. O zamanlar yanımdaydın, şimdi içimdesin.
                                                                                                                                          27.12.2005
Salı saat 19:06. Aklıma yine komik bir anı geldi. Okulun son günleriydi ve biz törendeydik; bahçede. Bir an baktım Yeşim yanımda; bir daha baktım Yeşim yok! Nasıl da becerdin bir ayağını o çukura sokup düşmeyi. Tamam, demirlerden bir iki tanesi kırılmıştı ve ayağın araya girmişti ama yine de bu iş biraz kabiliyet ister
:) Canım benim!…
                                                                                                                                        25.07.2006
Seni arıyorum, yanımda olmanı diliyorum, seninle duygularımı ve düşüncelerimi paylaşmak istiyorum. Uzun zamandan beri içime attığım, biriken, patlama noktasına gelen, patladığı zaman çevremdekilere ve bana zarar verecek olan duygularımı. Sana açılmayı, fikirlerini almayı, beni rahatlatmanı gözlerim dolarak, içim sızlayarak, dudaklarımı ısırarak istiyorum. Seninle saçmalamak, seninle akıllanmak, seninle kendim olmak istiyorum. Biraz daha gerçekçi ve mantıklı olarak “keşke seninle olan günlere geri dönsem, dönebilsem” diyemiyorum; çünkü yine seni kaybetme acısını yaşamak istemiyorum. Zaten geriye dönsem telafi etmek istediğim, daha iyi olmasını istediğim bir şey yok bizimle ilgili. Aramızdaki her şey öylesine mükemmeldi ki; daha güzelini yapamazdık diye düşünüyorum.
                                                                                                                                        16.11.2006
Hayatımda çok şey değişiyor. Sen gittiğinden beri o kadar çok şey gelişti ki hayatımda.. Her seferinde seninle bunlar hakkında konuşmayı, senin yorumlarını almayı, birlikte olaylara komik açıdan bakıp deliler gibi gülmeyi çok istedim. Hala da istiyorum. Aslında hayatımdaki olaylara, kişilere ve karışıklıklara yaptığın yorumlar, düşüncelerin, mimik ve jestlerin o kadar işlemiş ki içime, şu anki olayları sana anlatsam hangi mimik ve jestlerle hangi cevapları vereceğin gözümde canlanıyor. Özlüyorum seni.. Ellerini sallayışını, dersteki o uyuşuk, uyur-gezer halini, kaşlarının birini kaldırıp öyle bakışını, gömleğini düzeltmeni, eteğini çekiştirmeni, tost yiyip meyve suyu içmeni, bana oyun CDlerini hararetli hararetli anlatmanı ve daha fazlasını sayarsam gözlerimden yaşların boşanmasına sebep olacak bir çok şeyini.. Ne garip. Öyle gerçeksin ki hala benim için. Alışmak çok zor. Vega ne güzel söylemiş:

Bir gün gelir, bir gün geçer.
Bazı şeyler hiç ama hiç değişmez.
Her geçen anın sonunda hala…
Alışamadım yokluğuna.

    Seni yaşatacağım hep. Senin sevdiğin gibi devrik cümleler kurarak, derin düşünerek, senin hareketlerini yapıp senin sözlerini söyleyerek, yakınlarıma senin ne kadar mükemmel bir insan olduğunu anlatarak ve en önemlisi içimde hep seni taşıyarak yaşatacağım seni.. Sen her şeyin en güzeline, en iyisine layıksın ve eminim şu anda layık olduğun yerdesin. Sen bir efsaneydin, seni yaşamak güzeldi.

    O büyük ruhun bedenine sığmadı ve sen yaşamayı bile tadında bıraktın! Bize de fotoğraflarla avunmak düştü.. Ve bir de bana son gün MSN’den gönderdiğin sanki ertesi gün gideceğini biliyormuş gibi bana bir şeyler anlatmaya çalıştığın o şarkıyla..

Next Page »