Nasıl Bir Kedi Olmalı?

Kategori: Bilinç Akışı, Hayat — 25 September 2007, Tuesday @ 06:09

Çok ama çok zorlu bir gece geçirdim. 12 itibariyle ders programı almak için kendimi paralamaya başladım. Geç oldu güç olm- - ; güç de oldu! Bu aşamayı güç olmaktan çıkarmak için her yolu denedim. Sistem yoğun olduğu için beklerken heyecanım geçsin diye fal [Freecell] bile baktım :Ç Hatta gecenin talihlisi (!) olan iyiinsan‘a ders alamamaktan değil de; falımın açılmamasından yakındım 8-)

3′te yattım; 4:30′da sahura kalktım. Saat 5:45 ve hala ayaktayım. Stajdan sonra düzenim şaştı. Geceleri gündüz, gündüzleri gece zanneder oldum. Gece oturmalarını özlemişim ama. Neyse, uzun zamandan beri yazacağım bir konu vardı ama yazmaya anca fırsatım oldu:

kedi.jpgKonu kediler. Bu saatte yazılabilecek en uygun konu bence. Yoksa siz aksini mi düşünüyorsunuz? Cık cık cık… :oklava: Eve yürürken hemen hemen her gün önünden geçtiğim Pet Shop’un camından bakan kediler dikkatimi çekiyor hep. Sonra da mahalleme girdiğimde ordan oraya koşturan kediler. Acaba hangisi daha mutlu diye düşünmeden edemiyorum.
Birinin yiyecekleri önüne geliyor, hastalandıkları zaman gayet güzel bakılıyorlar, her türlü ihtiyaçları karşılanıyor; ama hapis hayatı yaşıyorlar. Ne hareket edebilecek yerleri var, ne de serbestçe oynayabilecekleri.. Camekândan mahzun mahzun bakıp hayırlı bir vatandaşın onu almasını ve bu işkenceye son vermesini bekliyorlar.

sokak-kedileri.JPGSokak kedileri ise gayet rahat; kendilerinin sınırları ve kısıtlanmış özgürlükleri yok. Doğa olduğu gibi onların. Diledikleri gibi başlarına buyruk & asi oluyorlar ve kafalarına eseni yapıyorlar. Ama onlar da aç ve susuz kalabiliyorlar; onların da yemek bulamadıkları ve üşüdükleri zaman oluyor, hastalandıklarında ilgilenecek kimseleri olmuyor..

İnsanlarla bağdaştırdım bu durumu sonra. Bazıları özgürlüklerine ve benliklerine o kadar bağlıdırlar ki; dünyayı bağışlasalar taviz vermezler kendilerinden ve bağımsız olarak yaşamaya devam ederler. Ama bazıları para pul, şan şöhret vb göz boyayıcı şeyleri görünce her şeye katlanmaya razı olurlar, özgürlüklerinden vazgeçip hemen himaye altına girmeyi kabul edecek duruma gelirler.

kedi2.jpgTabi ki kedilerin böyle bir seçme hakkı yok. Onların seçme haklarını ellerinden alıyoruz; onların yerine biz seçiyoruz nasıl yaşayacaklarını. Ama yine de seçme hakkı onlara verilse özgürlüklerinin yerine rahatlıklarını tercih edecek olanlar olur herhalde.. Tıpkı şu resimdeki gibi her gün hevesle hapislerinden kurtarılmayı beklemektense; yarı aç yarı tok ama özgür bir hayat sürmeyi tercih eden kedilerin de olabileceği gibi. Ne de olsa onların da kişilikleri var.. Acaba ben kedi olsam hangisini tercih ederdim? :hıı: Peki ya siz?

[Hayır Tuğçe, yatmalısın. Hepsi geçecek, korkma. Bu saatte bunları düşünmenin pek normal olduğu söylenemez ama metin olmalısın. Git uyu, sabaha her şey geçmiş olacak..]

NEDEN BU KADAR MERAKLIYIZ?!?

Kategori: Bilinç Akışı, Hayat, Saçmalama — 6 September 2007, Thursday @ 19:58

     Dün Beşiktaş’ta oturmuş arkadaşımın gelmesini beklerkene, etraftaki insanları incelemeye başladım. Sıkılınca çok eğlenceli şeyler bulabiliyorum bazen.. Karşılıklı banklarda oturanlar birbirlerini seyrediyorlar ve bekledikleri kişi için “üff bu da bi türlü gelmedi. Umarım şu karşıdaki tipsizin beklediği kişi benimkinden önce gelmez” diyorlar gibi bir halleri var. Adeta hangimizin beklediği daha önce gelecek bakalım yarışı. Arkadaşı gelen kalkıyor, ona sarılıyor ve orada hala oturmakta olan kişiye “he he, sen hala bekle canım” bakışı atıp havalı havalı gidiyor. Bazısı beklemekten öyle sıkılmış ki, ayağını banka uzatmış, yoldan hayır gelmeyeceğine kanaat getirip havaya bakıyor belki havadan gelir diye :^) Bazısı ise muhtemelen bir önceki gece tartıştığı kız arkadaşına vermek üzere elindeki gül ile, mahçup ve sıkılgan gözlerle “Tamam dün seni kızdırdım ama bu kadar da bekletilmez ki! Delikanlı adamım ben racona ters elinde gül ile beklemek! ^o)” mesajını veriyor.

     Bir süre sonra kendimin hangi gruba dahil olduğumu düşünmeye başladım. Ben başka bir gruptum. Uslu uslu oturup bekleyen, dudağını ısıran, tırnaklarını yiyen bir tip. Dudaklarımı yemeyeyim diye krem sürmeye karar verdim. Küçücük çantamda kremi bulamadım! Üstelik tek gözü var. Nasıl oluyor hala anlayamadan yanımda oturan orta yaşlı bir bayanın çantamın içine benden daha fazla eğildiğini gördüm. Sonra diğer yanıma da baktım, o tarafımdaki bayan da göz ucuyla bakıyordu, en azından daha kibar; çaktırmamaya çalışıyor.. Haliyle rahatsız oldum tabi. Kremi ne kadar önce bulmaya çalışırsam o kadar saklanıyor sanki! Her geçen dakika bu bayanlar iyice çantanın içine düşecek kıvama geliyor. Utanmasa bir tanesi “bak yanlış yerde arıyorsun, sağ tarafta sıkışmış işte kremin”, diğeri ise “ne arıyorsun sen söyle, ben sana bulayım” diyecek. Hatta hiç utanmasalar “hayır benim dediğim yerde, sen yanlış bakıyorsun” diye birbirleriyle kavga edecekler. En sonunda dayanamayıp ölümcül bakışımdan fırlattım iki tane –bir adet sağa bir adet sola olmak üzere-. Ondan sonra bakamadılar tabi :parlak:

     Aynı şekilde, cüzdanımı çıkardığımda etrafımda cüzdanıma yönelen gözlerden koleksiyon yapabilirim. Cüzdanımda kaç tane kart olduğu, içinde ne kadar para olduğu, o fotoğraftakinin annem mi ablam mı yengem mi teyzem mi öğretmenim mi olduğu, bozuk paraları koyacak ayrı bir gözü olup olmadığı insanları neden bu kadar ilgilendiriyor çok merak ediyorum. Açıklayacak olan varsa buyursun.. İnsanlarımız neden bu kadar meraklı?!?!

Aşkı Ararken Doğruyu Bulmak

Kategori: Bilinç Akışı, Hayat, Müzik — 1 September 2007, Saturday @ 22:09

[Bu yazıyı kaldırmış bulunmaktayım. Yorum yazan arkadaşlara saygısızlık olmasın diye tamamen kaldırmıyorum, teşekkürler.]

Linkin Park Bir İnsanın Ruhsal Durumunu Nasıl Anlatır?

Kategori: Bilinç Akışı, Hayat, Müzik — 13 August 2007, Monday @ 20:41

linkin-park.jpgI tried so hard and got so far
But in the end it doesn’t even matter
I had to fall to lose it all
But in the end it doesn’t even matter

sözleriyle yine şööööyle bir geçmişe döndüm biraz önce. Linkin Park diye adlandırılan şu yandaki muhteşem grup lise son sınıfta girdi hayatıma. Daha önceleri benim için hiçbir şey ifade etmiyordu. Yukarıda yazdığım sözlerde adam bir şey için çok uğraştığını, çok çaba harcadığını hatta düşmeyi bile göze aldığını; ama sonunda bütün bu çabalarının hiçbir işe yaramadığını, hepsinin boşa gittiğini ve başladığı yere geri döndüğünü söylüyor. Lise sonda geometri testleri çözerken dinlediğim bu şarkı sadece hoş bir ritimdi benim için. Onun dışında pek bir şey ifade etmiyordu; çünkü ben o zamana kadar hangi konuda uğraşsam sonucunu alıyordum. Hiçbir çabamın boşa gittiğini görmemiştim henüz. Fakat lise hayatının bitmesi ve yeni ortamlara girmemle birlikte bir çok şey gibi bu durum da değişti. Bir çok konuda ezberim şaştı. Yeni insanlar, yeni olaylar, daha önce hiç karşılaşmadığım tepkiler, düşünceler vs. Bunlara uyum sağlamam kolay ve çabuk oldu olmasına ama bununla doğru orantılı olarak bende bıraktığı şaşırtıcı etki de o kadar fazla oldu. Çok değil daha 2 sene oldu ama ben bu süre içerisinde o kadar çok değişik insan, değişik düşünceler, ilginç -yoksa acayip mi demeliyim- tavırlarla karşılaştım ki, onları anlamaya çalışmaktan kendimi anlamaya ve kendim üzerinde düşünmeye fırsatım kalmadı. Ne istiyorum, nasıl insanlarla birlikte olmak istiyorum, nasıl bir çevre istiyorum, nasıl bir iş & nasıl bir ortam istiyorum, nerede & kimlerle daha çok mutluyum sorularından çok değip değmeyeceğini bilmediğim insanlar hakkında o ne istiyor, o nasıl mutlu olur, acaba neden bunu yapıyor, neden böyle düşünüyor soruları üzerine düşündüm. “Dünyayı değiştiremeyeceğimi anlayınca kendimi değiştirmeye karar verdim” sözü altında her ne kadar ezilmek istemiyorsam da dünyayı değiştirmeye de çalışmadım. Sadece dünyada benimle aynı doğrultuda düşünüş ve yaşayış tarzı olan insanlarla birlikte olmaya çalıştım. Çoğu zaman başarılı oldum ve zor durumda olsam arayacak onlarca arkadaşımın olmasını buna borçluyum. Başarılı olduğum zamanlarda yukarıdaki şarkı sözlerinin aksine çabalarımın her şeye değdiğini düşündüm. Ama son 2 seneden beri başta tek tük olsa da son aylarda kendini göstermeye başlıyor bu başarımdaki düşüş.

Artık çabalarımın aslında bir şeye değmediğine inandığım zamanki duyduğum öfkeden bıktım. Bu öfke neye? Bütün bunlara izin veren kendime mi, bilinçsizce kaybettiğim zamana mı, her şeyin kendi etraflarında döndüğünü zanneden ve her söylediğimi üstüne alınan insanlara mı, yoksa öfkenin kendisine mi..? Fazla söze gerek yok (bu kadar yazdıktan sonra denecek laf değil ama :^) ) deyip Linkin Park’ın sözleriyle bitiriyorum yazımı: “I become so numb…”

Kadınlar Ne İster?

Kategori: Bilinç Akışı, Eğlence, Hayat, Saçmalama — 9 July 2007, Monday @ 23:21

    Geçen gün Beyazıt Öztürk’ün Kadir Çöpdemir ile sunduğu sohbet programı “Biri Bana Anlatsın” ı seyrederken konukların birinin şöyle bir cümlesi ilgimi çekti:

    “Kadınlar, hayallerindeki adam için ‘hem kariyer sahibi hem bilgili kültürlü olsun; hem arabası hem evi olsun, aynı zamanda yakışıklı olsun’ diyorlar; bir de bu tip bir adamın kendilerine sadık olmasını bekliyorlar.”

    :hmm: İtiraf etmeliyim ki oldukça ilginç bir yaklaşım. Bir anda adamdaki şevkle gaza gelip bu cümleye hak veresim geldi ama daha sonra bir bayan olduğumu hatırlayıp kendime gelmemin doğru olacağını düşündüm. Aslında erkek de olsam bu cümleye hak vermezdim. Çünkü sadakat insanın karakteriyle alakalı bence. Gerçi insan zenginleşince veya kariyer sahibi olunca bazen karakteri değişebiliyor. Hem aynı şey kadınlar için de geçerli. Bir adam gayet hoş, güzel, kültürlü, kariyer sahibi, tercihen varlıklı bir bayandan hoşlandı ve onunla evlendi diyelim. Peki başka erkeklerin o bayandan etkilenmesi veya hoşlanması neden onu krizlere sokar ki? Bence aksi olsa, yani kimse karısına bakmasa veya beğeni dolu gözlerle onu süzmese “Bi dakka ya, ben salak mıyım da kimsenin bakmadığı bir kadınla evlendim? Yani kimse beğenmiyor ben nesini beğendim bu kadının? Zevksiz miyim neyim?” diye sorardı eminim. Buradan erkeklerin ne kadar ilginç yaratıklar olduğunu da söylüyorum çaktırmadan :Ä Önemli olan şey, iki taraf için de birbirlerine duydukları güven. İkisi de bilirse ki eşine ne kadar kur yapılırsa yapılsın kendisine sadık kalacak, işte o zaman yukarıdaki koyu cümle çöpe gider. Haydi, şimdi birlik olalım ve bu cümleyi çöpe atmaya çalışalım :Ç

    He, diyorsanız ki “Tuğçe, bi git ya!” o zaman diyorum ki; tamam, hem zaten yukarıdaki cümlede “hayal” kelimesine dikkatinizi çekerim. Böyle bir erkek “hayal” yani :) Hayal olmasa bile bir zamandan sonra arkadaşının şu cümlesi üzerine şu cümleyi kurabiliyor:

    -Korkunç bir gece geçirdim.
    -Ben de korkunç bir gece geçirdim; uyandığımda karımı yanımda buldum.

    “Benden Baba Olmaz” dizisinden alınmış bu replik sanırım bir süre sonra ilişkilerin ne hale geldiğini açıklamaya yetiyor da artıyor bile :Ç Ben çok karıştırdım bu konuyu, toparlayacak ya da battı balık yan gider deyip iyice dağıtacak olanlar varsa buyursunlar :)

 

 

Hayat Bana Neler Öğretti?

Kategori: Bilinç Akışı, Hayat, Kitap — 3 July 2007, Tuesday @ 23:31

    Son günlerde nedense insanlar yaşımı çok sormaya başladı. Ben de yaşımı söylüyorum tabi ki ama bir yandan da bu yaşa geldim ve önceki yıllara göre ne kadar yol kat ettim? Bu yıllar bende neler değiştirdi veya beni nasıl etkiledi? İnsanın karakterinin değişmesi çok zor ama şekillenip gelişmesi kaçınılmaz. Bu gelişme iyi yönde de olabilir, kötü yönde de. Ben, kendimdeki değişiklikleri şöööyle bir düşünmeye karar verdim ve ortaya iyi veya kötü yönde olduğu sizin takdirinize kalmış birkaç şey çıktı:

    1) Bir konuda sapkınlık derecesinde kararlı olan birinin fikrini bir-iki denemeden sonra değiştirmeye çalışmamayı, aslında farklı bir şekilde bakarsa daha farklı görebileceğini anlatmaya teşebbüs etmemeyi öğrendim.
    2) Fikirleri ve davranışları benimkilerle aynı doğrultuda olmayan insanları oldukları gibi kabullenmekle ve şartların gerektirdiği üzere onlarla ilişkilerimi sürdürmekle birlikte fazla samimi olmamayı, öylesine görüşmeyi öğrendim.
    3) İnsanlara olan fedakârlığıma ve iyiniyetime karşılık alamayınca hayalkırıklığına uğramamayı öğrendim. Çünkü anladım ki bu hayatta çoğu insan kendi derdinde ve onlar için asıl önemli olan kendi isimleri, kendi hayatları. Dolayısıyla artık en baştan onlardan karşılık almayacağım mantığıyla davranmayı öğrendim. Tabi bu hayatımda büyük yer kaplayan ve çok değer verdiğim insanlar için geçerli değil. Hem zaten onlar “dost” kriterlerine yeterince sahipler.
    4) Eski Tuğçe’nin tersine; insanları giyinişlerine, süslenişlerine, tiplerine göre değerlendirmiyorum artık. Herkesin tercihleri farklıdır ve bu hayatı istedikleri gibi yaşarlar. Kendilerine ve bana zarar vermedikleri sürece benim için onların fikirleri, davranışları ve karakterleri ön planda.
    5) Artık hiçbir şeye “olanaksız” gözüyle bakmıyorum. Çünkü son 2 yıldır olanaklılığına hiç ihtimal vermediğim olaylar yaşadım. Gerçekten istenildiği takdirde elde edilemeyecek şeylerin çok az olduğuna ikna oldum. Paulo Coelho‘nun Simyacı adlı kitabında bahsettiği gibi sen bir şeyi bütün varlığınla istersen evren o isteğin için birlik olur fikrine tamamen olmasa da yavaş yavaş inanmaya başladım. Tabi sırf bu cümleye inanarak George Clooney veya David Boreanaz’ın sana aşık olması, Angelina Julie’nin Brad Pitt’ten ayrılıp seninle evlenmesi gibi şeyleri de istemeyiver, abartma! :oklava:
    6) Büyük konuşmamayı öğrendim. Eskiden kesin ve sert ifadelerle yapmayacağımı veya doğru bulmadığımı söylediğim şeyler vardı. Ama şimdi olaylara ve insanların tercihlerine daha esnek bakabiliyorum. “Doğru” kavramını sorgulamaya başladım. Eskiden “doğru değil” dediklerimi gözden geçirdim ve aslında bu genellemelerin çok da “doğru” olmadığını fark ettim. Zaten herkes kendi doğrusuna göre yaşamıyor mu? Eğer öyle olmasaydı tek tip bir doğru olurdu.
    7) Geriye dönüp baktığımda hata/yanlış olarak nitelendirdiğim hiç bir olayı yaşadığım için pişman değilim. Hepsinden ders almayı ve bana hata nedir onu gösterdiği için onların değerini bilmeyi öğrendim. Eğer o hataları görmeseydim doğruyu bilemezdim de bulamazdım da.
    8) Korkularımdan korkmamayı, endişelerimden endişelenmemeyi öğrendim. Korkularımı korkutmayı henüz başaramamış olsam da en azından onların varlığının hayatıma bir anlam verdiğinin ve endişesiz bir hayatın aslında amaçsız bir hayat olduğunun farkına vardım. Tabi kararında olması şartıyla.
    Ama asıl düşündüğüm ve düşününce dehşete düştüğüm şey, gecenin bu saatinde bunları nasıl toparlayıp yazdığım :hıı: Demek ki o kadar zor değilmiş ve sıra sizde olsun. Sizdeki değişmeler neler hiç düşündünüz mü? Ne kadar yol aldınız veya gerilediniz kendinize sordunuz mu?

Anlaması Kolay, Çözüm Bulması Zor..

Kategori: Bilinç Akışı, Hayat — 27 June 2007, Wednesday @ 20:59

    Bir şey/kişi hayatımıza güzellik katmaya başladığında mutlu oluruz değil mi? Onu hayatımıza daha çok iter, onun hayatımızı daha çok güzelleştirmesini isteriz. Hele bir de uzun zamandan beri böyle bir şeye izin vermiyorsak. Ama aslında o güzelliklerin üzerine giderek o güzellikleri yok ediyoruz, farkında değiliz. Bu, belki de güzellik zannettiğimiz şeylerin/kişilerin aslında güzellik olmamalarından kaynaklanıyor. Çünkü gerçek güzellik, sen onun üzerine gitsen de gitmesen de, onu hayatının içine itsen de itmesen de güzelliğini koruyandır. Eğer ki hayatına girdikçe, hayatında olmadığı zamana göre daha az mutluluk veriyorsa sana, onun uzaktan tadını çıkarmak, hayalinde canlandırdığın gibi hayatında yer almasına izin vermek gerçekten en güzeli.. Evet evet, en güzeli.

Life Is Simpler Than You Think..

Kategori: Bilinç Akışı, Hayat — 10 June 2007, Sunday @ 23:00

Biliyorum, son günlerde çok bahsettim şu finallerimden. Kendimle birlikte sizin de içinizi dışınızı final yaptım ama n’apiym :^)

Şimdi, yarınki Cumhuriyet Tarihi’ne çalışıyorum. Aklıma birdenbire Tarih hocamız Asım Karaömerlioğlu’nun derste birkaç kere kurduğu şu cümle geldi: “Life is simpler than you think” [Hayat, düşündüğünüzden daha basittir.] Ders sırasında bu cümlenin üzerine düşünme fırsatını pek bulamamıştım. Gerçekten de bazen hayatı biz zorlaştırıyoruz. O kadar karmaşık düşünüyoruz ki her şeyi, kafamızı kurcalayan olaylar hakkında aslında çok basit olan şeyleri öğrenince şaşıyoruz. Son günlerde çok yaşadım. Bir olayın onlarca ihtimalini düşündüm. Aklıma gelmeyen şey, yapmadığım hesap, düşünmediğim olasılık kalmadı. Yani ben öyle zannediyordum. Meğerse kalmış. Hem de öyle basit ki!

Nedense bazı şeylerin sebeplerini düşünürken her zaman zor olanı düşünüyoruz veya “bu kadar basit olamaz, bu işte bir iş olmalı” diyoruz. Belki de bu, gözümüzde fazla değerli olan bir şey hakkında kafamızı yormamızdan kaynaklanıyor. Gözümüzde o kadar değerli oluyor ki, ona getirilebilecek basit bir açıklamayı yakıştıramıyoruz. Hayatı zorlaştıran biziz. Her şeye aslında o kadar da zor değil gözüyle bakmayı bir başarabilsek!

Yine yapacağını yaptın Tuğçe. Tarih sınavına çalışılırken düşünülecek şeyler mi bunlar! Yarın sınavda felsefe yapmayı düşünmüyorsun herhalde? ^o)

« Previous PageNext Page »