Anlaması Kolay, Çözüm Bulması Zor..

Kategori: Bilinç Akışı, Hayat — 27 June 2007, Wednesday @ 20:59

    Bir şey/kişi hayatımıza güzellik katmaya başladığında mutlu oluruz değil mi? Onu hayatımıza daha çok iter, onun hayatımızı daha çok güzelleştirmesini isteriz. Hele bir de uzun zamandan beri böyle bir şeye izin vermiyorsak. Ama aslında o güzelliklerin üzerine giderek o güzellikleri yok ediyoruz, farkında değiliz. Bu, belki de güzellik zannettiğimiz şeylerin/kişilerin aslında güzellik olmamalarından kaynaklanıyor. Çünkü gerçek güzellik, sen onun üzerine gitsen de gitmesen de, onu hayatının içine itsen de itmesen de güzelliğini koruyandır. Eğer ki hayatına girdikçe, hayatında olmadığı zamana göre daha az mutluluk veriyorsa sana, onun uzaktan tadını çıkarmak, hayalinde canlandırdığın gibi hayatında yer almasına izin vermek gerçekten en güzeli.. Evet evet, en güzeli.

Life Is Simpler Than You Think..

Kategori: Bilinç Akışı, Hayat — 10 June 2007, Sunday @ 23:00

Biliyorum, son günlerde çok bahsettim şu finallerimden. Kendimle birlikte sizin de içinizi dışınızı final yaptım ama n’apiym :^)

Şimdi, yarınki Cumhuriyet Tarihi’ne çalışıyorum. Aklıma birdenbire Tarih hocamız Asım Karaömerlioğlu’nun derste birkaç kere kurduğu şu cümle geldi: “Life is simpler than you think” [Hayat, düşündüğünüzden daha basittir.] Ders sırasında bu cümlenin üzerine düşünme fırsatını pek bulamamıştım. Gerçekten de bazen hayatı biz zorlaştırıyoruz. O kadar karmaşık düşünüyoruz ki her şeyi, kafamızı kurcalayan olaylar hakkında aslında çok basit olan şeyleri öğrenince şaşıyoruz. Son günlerde çok yaşadım. Bir olayın onlarca ihtimalini düşündüm. Aklıma gelmeyen şey, yapmadığım hesap, düşünmediğim olasılık kalmadı. Yani ben öyle zannediyordum. Meğerse kalmış. Hem de öyle basit ki!

Nedense bazı şeylerin sebeplerini düşünürken her zaman zor olanı düşünüyoruz veya “bu kadar basit olamaz, bu işte bir iş olmalı” diyoruz. Belki de bu, gözümüzde fazla değerli olan bir şey hakkında kafamızı yormamızdan kaynaklanıyor. Gözümüzde o kadar değerli oluyor ki, ona getirilebilecek basit bir açıklamayı yakıştıramıyoruz. Hayatı zorlaştıran biziz. Her şeye aslında o kadar da zor değil gözüyle bakmayı bir başarabilsek!

Yine yapacağını yaptın Tuğçe. Tarih sınavına çalışılırken düşünülecek şeyler mi bunlar! Yarın sınavda felsefe yapmayı düşünmüyorsun herhalde? ^o)

Anneler Günü

Kategori: Bilinç Akışı, Hayat — 13 May 2007, Sunday @ 14:34

    Bugün kimlerin günü? Hepinizin “anneleeerrr” diye haykırdığını duyar gibiyim. Ama ben ne yazık ki karşı olmaya başladım şu anneler gününe. Eskiden “tamam, sadece bir gün hatırlanmamalı; ama bir günü onlara adamak fena değil” diyebiliyordum; lakin şimdi onu da diyemiyorum. Çünkü artık anneler günü yüzünden televizyon bile seyredemez hale geldim. İğrenç bir ticari amaç insanların gözlerini bürüdü ve her yer anneler günü reklamlarıyla dolu. Düşündünüz mü bu reklamların sahipleri gerçekten annelere değer verdiklerini mi söylüyor yoksa sadece mallarının satılmasını mı istiyor? Öyle ki şöyle saçma bir cümleyle bile karşı karşıya geldim: “Anneniz için TeknoSa” ?!? :hıı: Küfür gibi ya kal:

    Anlamadığım bir şey var. Anneler gününün özelliği nedir? Vefalı evlatların o günü hatırlayıp annelerinin anneler gününü bir şekilde kutlamaları. ”Hatırlamak” kelimesi önemli olduğu için koyu yazdım; çünkü bizim hatırlamamıza bile izin vermiyorlar. Unutturmuyorlar ki! Neredeyse herkesi hediye almaya zorluyorlar. “Aaa, annecim kusura bakma unutmuşum” deme şansınız koskocaman bir SIFIR! Daha da abartıp annelerimize tek taş almamızı söyleyen reklamlar bile var kal:

    Bir başka yönden bakmadan da edemiyorum. Ve bu beni incitiyor. “Anneler gününün seni incitecek ne yanı olabilir ki?” diyenlere, anneleri vefat eden çocuklar veya çocukları vefat eden anneleri örnek göstermek istiyorum. İki örnekten de etrafımda var. Şahsen televizyonda bu tür reklamları, çocuklarını kucaklayan anneleri ve annelerini öpen çocukları görünce, aklıma hemen 1 buçuk sene önce kaybettiğim en yakın arkadaşlarımdan birinin annesi ve daha ufacıkken annesini kaybeden ve en zorlu çağlarında ona destek olacak annesinin eksikliğiyle yaşayan biricik yeğenim geliyor. Onlar ne düşünüyorlardır veya ne hissediyorlardır bu reklamları gördükçe? İçleri sızlamıyor mudur? Ne hakları var bu kadar gözlerine sokmaya bu dindirmeye çalıştıkları sızıyı? Reklam yapılmasın mı diyorum? Tabi ki hayır. Aklı olan ne demek istediğimi anlar. O kadar belli ki tek amaçlarının ticaret olduğu.

    Ya çocuk sahibi olmak isteyip de olamayanlara ne demeli? Onların da her görüşlerinde içleri ağlamıyor mudur bu reklamları? “Televizyon seyretmesin onlar da” diyebilirsiniz; ama bu çözüm değil. Çünkü sokağa çıktığınızda “anneler günü kampanyası” [Nasıl kampanyaysa, her şey ateş pahası!] başlığı altında çeşitli yazılar & reklamlar görmemiz mümkün. Üstelik bunlar neredeyse 1 ay öncesinden başlıyor!

    ”Tamam da sen ne yaptın sanki hediye almadın mı annene? HEH!”
    Ben hediye almadım, anneme ve anneanneme karşı duygularımı, içimdeki hisleri bütün samimiyetiyle anlatan iki tane mektup yazdım ve onlara sıkı sıkı sarıldım. Mektuplarını okuyunca ikisinin de gözlerini dolduran sevinç gözyaşlarının dünyadaki en pahalı hediyelere bedel olduğunu düşünüyorum.

Sakız Sorunsalı

Kategori: Bilinç Akışı, Hayat — 8 May 2007, Tuesday @ 21:02

     “Bir sakız nasıl sorun olabilir ki?!?” demeyin. Dinleyin, görün, anlayın.

     Bir sakız hastası olarak benim bile sakızdan iğrenir duruma geldiğim zamanlar oluyor. İşte bu zamanların birinden bahsetmek istedim. Bugün Şile’ye, güzel semtimiz Maslak’taki kampüsümüzden kalkan 12 servisinin rahat, serin ve sessiz ortamının sevgili iPod’umdaki sevdiğim müzikleriyle birleşip de verdiği keyifle giderken; aynı keyif, karşılaştığım o manzarayla bir anda rezil oldu. Çantamdaki ufak bir kağıt parçasını önümdeki koltuğun arkasındaki küçük çöp kutucuğuna atmak için kapağını açtım ve içinden cıvık bir şekilde uzayan bir sakız gördüm. Hatta bir değil üç taneydi sanırım. Bir tanesinin rengi pembeydi. Benim için hiç bir sorun yoktu tabi. Nasıl olsa orayı temizleyecek olan ben değildim; ama şoförün adına sinirlendim bunu yapanlara. Şoförün ne zorunluluğu var elalemin ağzından çıkan sakızları temizlemeye? Acaba bunu yapan kişi(ler) sakızlarını bir peçeteye veya kağıt parçasına sarıp öyle atsalar olmuyor mu?

Gerçek Yüzümüz

Kategori: Bilinç Akışı, Hayat — 6 May 2007, Sunday @ 13:20

maske.bmp Geçenlerde internette gezinirken bir avatar gözüme çarptı. Bir forum sitesinde birinin avatarıydı ve ben birden okuduğum konuyu unutup bu avatara daldım. Beni bu kadar etkileyen avatarı da sizinle paylaşmak istedim.

Hepimizin bu resimdeki kadınınki gibi bir ruh hali içerisinde olduğu zamanlar olmamış mıdır? İçimizin ağlarken dışımızın güldüğü, gözyaşlarımızı içimize akıtıp dışarıya gülücükler saçtığımız, hatta etrafımızdakilerin içimizdeki üzüntüyü görmeyip bizi neşeli bir insan zannetmelerine sinirlendiğimiz… Neden böyle bir çaba içine gireriz ki? Neden üzüntülerimizi yansıtmaktan veya karamsar bir insan kimliğine büründüğümüz zaman bunu sergilemekten korkarız? Kendimizi kandırmak için mi yoksa çevremizi kandırmak için mi? Çevremizi kandırmak içinse neden böyle bir ihtiyaç duyarız? Güçlü görünmek için veya üzüntülerimize yenik düşüp onlar altında ezildiğimizi göstermenin bir güçsüzlük sembolü olduğunu düşündüğümüz için mi? Belki de hiçbirini düşünmeden, hiçbir şeyi sorgulamadan yaparız bunu. Sadece kendimizi kandırmak ve acılarımızla yüzleşmemek için. Bazen bu acılar “acı” denmeyecek kadar ufak; fakat büyük(!) olacak kadar önemlidir bizim için. Herkesin acılara katlanma kapasitesi, dayanıklılığı, hangi durumda neye üzüleceği ve anlayışı farklı olduğu için vurgulanması gereken üzüntünün boyutu değil, kişinin ne hissettiğidir. Ama her ikisinin ortak bir yanı vardır ki bu da taktığı maskelerdir.

Şu an okumakta olduğum ve bir önceki yazımda bahsettiğim Dale Carnegie’nin “Üzüntüyü Bırak Yaşamaya Bak” adlı kitabında bu konuya nasıl değinildiğini kısaca anlatayım:

Uygulamalı psikoloji alanında gerçek bir otorite olan William James, duygularımızı değiştirmek için yalnızca istemenin yeterli olmadığını, ama istersek hareketlerimizi değiştirebileceğimizi söylemektedir. Hareketleri değiştirdiğimizde duygularımız da kendiliğinden değişecektir. Bu nedenle eğer neşeli değilsek, neşeli olmaya giden en kestirme yol sanki neşeliymiş gibi davranmamızdır. Bu denenip kanıtlanmış bir şeydir. İşte belki de bu yüzden, gerçekten de neşeli bir insan olma umuduyla takıyoruz bu maskeyi. Ne de olsa umuttur insanı yaşatan… Aklıma birden Avril Lavigne’in “Naked” isimli parçasının giriş sözleri geliyor:

“I wake up in the morning
Put on my face
The one that’s gonna get me
Through another day”

[Sabahları kalkar,
Yüzümü giyinirim
Benim bugünü de atlatmamı
Ve bir sonraki güne ulaşmamı sağlayacak yüzümü]

Avril Lavigne burada yüzünü giyindiğini söylüyor. Ama şunun fark edilmesi gerekir ki gerçek yüzümüz, bedenimizin bir parçası olan maddi yüzümüz değil, kalbimizdir.

Uzun Olan Bir Tatil?

Kategori: Bilinç Akışı, Hayat — 15 April 2007, Sunday @ 12:31

Söyleyin, hangi insanoğluna bir tatil uzun gelebilir? Bütün tatiller kısadır! İster 2 gün olsun -ki bu durumda zaten kısa olmuş oluyor :Ä -, ister 2 hafta, ister 2 ay (ister 2 yıl deyip de abartmayacağım, ütopik mevzulara girmeye gerek yok).. İşte bizim tatilimiz de bitti. Paskalya dolayısıyla okulumuz 1 hafta tatildi ve tatil için bir sürü planım vardı. Hepsini yaptım mı? Ben de mükemmel değilim değil mi? Hala birkaç kitabım melun melun bakıyor bana raflardan, hala birkaç film seyredilmeyi bekliyor, hala gidilesi yerler gidilmeyi ümit ediyor :ühüh: Halbuki ben oturmuş günlerdir İstatistik ve türevlerini çalışıyorum. Neden? Tatil sonrası sınavlarr!! Hrrrr!! :oklava:

Tatil sonrası sınav olayına oldum olası bitmişimdir. Her anlamda bitmişimdir. Hem tatilde kendimi paraladığım için fiziksel, hem de hocaların mantığını anlamaya çalıştığım için beyinsel olarak.. Aslında ben de öğretmen olsam ben de tatilden sonra yapardım diye düşünüyorum ama öğrenci olduğum için “öğretmen mantığıyla düşünme bakiym! Hmmm!! :oklava: ” diye kendimi azarlamadan edemiyorum. Bir yandan da çalışmak ve kafamı kaldırmamak bana iyi geliyor. Çünkü boş olunca ne yapacağımı bilemiyorum ve aklımı derin düşüncelere veriyorum. Sonra da ya işin içinden çıkamıyorum ya da depresyona giriyorum. Ya da her ikisi de :Ç

Anlayacağınız, boş durmak bana yaramıyor. Bana yarayan şey yemekler ve hatta su haricinde yoğun bir tempo. İlla ders olması gerekmiyor, beni meşgul edecek bir şeyler olsun yeter. Şimdi yine İstatistiğimin başına dönmek zorundayım. Ama önce Café Crown‘umu almam lazım. Haçen ders çalışayuken finduklu finduklu içeceğum daaaa!

Mum Işığında..

Kategori: Bilinç Akışı, Hayat — 13 March 2007, Tuesday @ 21:59

mum.jpg Geçtiğimiz Cumartesi, anneannem televizyon seyrederken, annem maillerini kontrol ederken ve ben saçlarımı kuruturken birdenbire kesiliverdi elektrikler. Akşamüzeri olmasına rağmen hava oldukça karanlıktı. İş miydi şimdi bu! Evin bütün üyeleri elektrikle çalışan aletlerle meşguldüler ve hiç de sırası değildi. Sövüldü, sayıldı giden elektriğe. Annemle anneannem ön odada oturmaya gittiler, ben de mum yakıp odamda kitabımı okumaya. Mum ışığında kitap okuması ne kadar zevkliymiş meğer! Ara sıra muma dalıp gittim. Onun yanışına, giderek eriyişine, damlalarının dibine akmasına.. Mumun o eşsiz güzelliği, zamanımızın ışıl ışıl parlatıcı elektronik aletlerinin altında öylesine ezilmiş, öylesine unutulmuş ki.. Çeşit çeşit, kokulu kokusuz, renkli renksiz mumlar alıp ara sıra neden mum keyfi yapmadığımı düşündüm. Sonra kitabıma döndüm. Kitap daha anlamlı geldi, kendimi onun içinde daha bir kaybolmuş buldum. Diğer türlü ben kitaba kendimi vermeye çalışırken bir yandan müzik sesi, bir yandan bilgisayarın kasasının çıkardığı ses, bir yandan içeriden gelen televizyon sesi.. Kitaba ve bu şekilde kafamı dinlemeye daha fazla zaman ayırmam gerektiğini düşündüm. Sonra içeriden annem çağırdı. Gittim.
O kadar güzel bir sohbet ettik ki bu kadar çok muydu konuşacak şeylerimiz diye şaşırdık. Mumları söndürdük; dışarıki sokak lambasının verdiği aydınlık yetiyordu. Birbirimizin suratlarını belli belirsiz görüyorduk ama ortamdan memnunduk. Bir ara, teknolojinin aslında bizden çok şey götürmüş olduğunu fark ettim. Ve akşamın sonu belli. Buzdolabının çalışma sesi, etrafın aydınlanışı, televizyon ışığının yanmasıyla geri döndük çok sesli, çok yoğun, biraz da içe dönük hayatımıza..

Maskeli İnsanlar

Kategori: Bilinç Akışı, Hayat — 12 March 2007, Monday @ 17:26

Bazı insanlar vardır, sana iyi görünürler. Yüzüne güler, sen de iyi bir insan olduğunu, en azından bu mesafeden sana bir zararı olmayacağını, seni tanımadığı için de senin hakkında kötü şeyler düşünemeyeceğini zannedersin. Hatta bu kadar şeyi zannetmezsin bile, çünkü düşünmezsin. Sadece sana güldüğünde gülersin, sana selam verdiğinde karşılık verirsin o kadar. Ama aslında senin hakkında sandığın kadar da boş olmadığını, ileri geri laflar ettiğini bir şekilde duyarsın/görürsün/öğrenirsin. İşte o zaman başlarsın kafanın içinde düşünmeye, sorgulamaya. Gülersin alaycı bir şekilde. “Ne insanlar var” diye. Seni daha tanımıyor, oturup konuşmuşluğunuz yok, ama arkandan neler söyleyebilecek potansiyele sahip. Potansiyeli kinetiğe çevirmiyor da değil hani. Onlar ne kadar zavallıdırlar ki, arkandan söylediklerini karşına geçip söyleyemezler. Seni görünce gülmeseler, selam vermeseler ve soğuk davransalar, yüzüne gülüp arkandan konuşmaktan daha gururlu bir şey yapmış olurlar. Ama hayatın her evresinde çıkar böyleleri. Belki kendinin değerini anlaman için, belki gereksiz insanları tanımanın bazen bir şekilde gerekli olduğunu anlaman için.. Ama onlar hiç farkında değillerdir. Kandırdığı sandığı insanların aslında o kadar aptal olmadıklarını. Tek aptalın kendileri olduğunu..

« Previous PageNext Page »