Daldan Dala..

Kategori: Benim "Açı"mdan, Eğlence, Film, Ordan Burdan — 28 April 2008, Monday @ 20:03

Tatil nedir? Nasıl geçirilmelidir? Ne yapılmalıdır ki tatilden en güzel şekilde fayda sağlanabilsin? Bu yaşıma geldim, bunca tatil geçirdim hâlâ şu soruların cevaplarını doğru dürüst bulamadım..

1 haftalık bahar tatilim bugün itibariyle bitmiş bulunuyor. :ühüh: Tatiller bana yarıyor mu yoksa beni daha mı fena yapıyor anlayamıyorum. :hıı: Tatil yapmazsam delirecek gibi oluyorum o yoğunluk içinde. Belki de o kadar yoğun olmamam gerekiyor; bunu bu hâle ben getiriyorum. Tatil yaptığım zaman da iyice abartıyorum ve tatilde yapmayı planladığım hiçbir şeyi yapamıyorum. Neden? Bilmiyorum. :hmm:

Tatilin tadı damağımda kaldı. Hâlâ tadını almak için damağımı zorlasam da artık çok geç.. Haziran’a az kaldı diye kendimi avutuyorum. Finallerden sonra rahatım. Staj konusunu katmazsak tabi..

Bu ıvır zıvır hakkında odamda oturmuş kendi kendime söylenirken, hatta söylenme evresini aşıp kendi kendime bağırınırken ve kafamı duvarlara vurma kıvamına gelirken birdenbire eski çağlarda yaşamayı diledim. Ama anlık bir şeydi. Neden mi anlık? Çünkü düşündüm..

Eski, çooook eski çağlarda ne yapıyorlardı? Soruyu kendim cevaplayacağım izlenimi vermiş bir cümle bu; ama ben ciddi anlamda soruyorum:

- Mesela en basiti, dişlerini nasıl fırçalıyorlardı diye aklıma bir soru geldi. Diş macunu yok, bir şey bulsalar bile dişlerini yeterince temizleyemezler.
- Saçlarını nasıl kesiyorlardı? Ne bulurlarsa ellerine alıp saçlarına abuk subuk şekiller vermek zorunda kalıyorlardır muhtemelen. Ne fön var, ne jöle var, ne tarak ne fırça ohoooo..
- Neskafe yok, dondurma yok, çeşit çeşit lezzetli abur cuburu bulmamışlar. Hayat mıymış onlarınkisi bee?!?!
- Parfüm veya parfüm ürünleri kullanmadan nasıl durulabilir diye düşünüyorum. Sizi bilmem ama ben parfümden çok etkileniyorum. Daha önce “Parfüm ==> İnsanı Rezil de Eder; Vezir de..” adlı yazımda belirttiğim üzere..
- Müziksiz nasıl durabiliyorlardı? Biliyorum, bir şeyin varlığına alışmazsan onun yokluğunu hissedemezsin. Kimbilir şu anda bizim bilmediğimiz, bizden çok sonra üretilmiş olacak neler var. O zamanki insanlar da bizim için “bu”nsuz nasıl yaşıyorlardı diyecekler.. Film diye bir şeyin olmaması da ne büyük eksiklik! Sadece son 1 haftada “tatilimi Hollywood’da geçirdim” diyecek kadar çok film seyrettiğimden olsa gerek onsuz bir hayat nasıl olur düşünmek bile istemiyorum. Gerçi o insanların kendileri filmdiler. Bugün bizim önümüze her şey hazır geliyor. Birileri tarafından üretiliyor, hazırlanıyor, bize sadece satın almak düşüyor. Ama onlar bütün kişisel ihtiyaçlarını kendileri karşılamak zorundalardı. Düşündüm de, böyle bir belgesel seyretmeyi çok isterdim.. Müziğe gelince, onlar doğanın sesini dinliyorlardı. Bu çok daha huzur verici olabiliyor bazen. Bugün sokakta yürürken kulaklığımı takmazsam dinleyeceğim şeyleri sayayım hemen:
==>yolda kavga eden kadınların sesi
==>arabaların insanı sağır ve hasta eden korna sesleri
==>şoförlerin gerekirse arabadan çıkıp birbirlerine saydıkları küfürler vs vs.
August RushAma o zamanlarda doğanın sesini dinlemek mümkündü. Hemen şu noktada aklıma 2 gün önce annemle seyrettiğimiz “August Rush” filmi geldi. Müziğin bu kadar içimizde olduğunu, aslında her an her saniye müzikle birlikte olduğumuzu ve müziğin hayatımıza kattığı anlamı o kadar güzel anlatıyor ki.. Bana kazandırdığı “Something Inside” isimli muhteşem şarkı da cabası. Filmlerde gerçeklik payı arayanlar için söylemeliyim ki, filmin masalsı yönü ağır basıyor. Ayaklarınız yere basarken seyretmemeniz, çok gerçekçi olmamanız gerek. Hıncal Uluç televizyonda August Rush hakkında konuştuktan sonra annem bana öyle bir “Tuğççeeeee bu filmi kesinlikle seyretmeliyiz” bakışı fırlattı ki.. Konuşmadan sonra ağzımdan akan suları silip anneme katıldığımı söylemem baya bi zamanımı aldı. İyi ki de Hıncal Uluç’u dinleyip seyretmişiz bu filmi. Zaten 4-5 ay önce köşe yazılarından bir tanesinde “Heroes of China” gösterisini öyle bir tanıtmıştı ki o gösteriye gitmeden de rahat edemedik. O ne derse biz onu yapıyoruz anlayacağınız :Ç

Yarın evimizde badana başlıyor. Ben de Şile’ye, okulumun ve yurdumun sıcak kollarına koşuyorum. Badana madana bizi bozar..
DİPNOT: [Cem, sonunda 10 Things I Hate About You‘yu seyrederek senin de benden nefret etmenin 10. sebebini listeden çıkarmış oldum :Ä]

Blog hayatımın (!) en daldan dala atlayan, en aşure kıvamında yazısını yazmış bulunuyorum. Aç karna okumayın. Yoksa geç mi kaldım? ^o)

The Pursuit Of Happyness

Kategori: Benim "Açı"mdan, Eğlence, Film — 22 April 2008, Tuesday @ 23:08

Bilmiyorum ne kadar zaman oldu yazmayalı. Bilmek de istemiyorum. Bu kadar sevdiğim bir işten ne kadar uzun süre koptuğumu hesaplamak istemiyorum. Bir çok şeyle uğraştım, belki gerekli belki gereksiz. Ama bütün angaryalardan sonra anladım ki insanın hobilerine kesinlikle zaman ayırması gerekiyor. Yazı yazmak için şu klavyenin başına oturduğumda bir mutluluk ve huzur kapladı içimi sevdiğim bir şey yaptığım için. Belki de yaklaşık 1 ay önce seyrettiğim ve ÇOK sevdiğim bir filmi anlatacağım içindir. “çok” kelimesini hem büyük yazıp hem de koyu yaptığıma göre uzun bir yazı olacak, şimdiden sabır diliyorum.
Filmimizin adı “The Pursuit of Happyness“. Türkçe’ye “Umudunu Kaybetme” diye çevrilmiş; ama kesinlikle yanlış bir çeviri. Sebebi kelime çevirisinden çok filmin içeriği ve mesajıyla ilgili. Chris Gardner karakterini canlandıran Will Smith başrolde. Aslında ben Will Smith’i hiç ama hiç sevmezdim. Gerçi ne şarkılarını dinlemiştim; ne de filmlerinden birine gitmiştim. Yine de önyargı dedikleri bu olsa gerek çok itici geliyordu bana ve onun oyunculuk kabiliyeti olacağına pek inanmıyordum. Fakat bu sene fikrim tamamen değişti. “I Am Legend” ile ilgimi çekti ve beğenimi topladı; “The Pursuit of Happyness” ile beni kendisine hayran bıraktı.

Filmde, hayatta kalmak ve ailesine bakabilmek için var gücüyle çalışan -yoksa yok gücüyle bile çalışan mı demeliyim- azimli, olağanüstü çalışkan, zeki ve kararlı bir adam olan Chris’in hikâyesi anlatılıyor. Bir zamanlar onu zengin eden makine satma işi artık makineleri kimse almadığından onu beş parasız bırakıyor ve karısını, parasını, evini bu yüzden kaybediyor. Her şeyini kaybediyor ama bir oğlunu ve umudunu kaybetmiyor. Oğlu dediğim sevimli bıcırık da Will Smith’in gerçek oğlu Jaden Smith. Aslında gerçek karı-kocanın veya gerçek baba-oğulun filmde oynaması gerçekten riskli. Fakat Jaden Smith rolünün hakkını öyle bir vermiş ki insanın ağzı açık kalıyor kal: Hele bazı sahnelerde babası onu azarladığı zaman ağlamaklı olması veya ona öğütler verdiği zaman pür dikkat dinlemesi belki de öz oğlu olduğundan daha bile gerçekçi. Sonuçta gerçek babasının tepkilerine ondan daha iyi ve gerçekçi cevap verecek başka bir çocuk bulunamazdı.

Gerçek bir hayat hikâyesinden uyarlanmış bir film olması filmin inandırıcılığını arttırıyor diyebilirim. Ama bunu derken bir yandan da filmi izlerken bazı olaylara inanmakta ne kadar zorlandığımı saklayamayacağımı söylemek isterim. Yani bu adamın başına gelenler ne pişmiş, ne çiğ, ne haşlanmış ne de kızarmış tavuğun başına gelir. Bütün bu talihsiz olaylar bazı şeyleri sorgulamamı sağladı. Mesela adamın karısı onu neden terk etti? Adam para kazanırken, işleri yolundayken her şey iyi güzel de zor zamanlarda insan sevdiğini bırakıp gider mi? Çoğu filmde görüyorum bunu ve beni çok rahatsız ediyor. Hayatını birleştirdiğin ve birlikte bir çocuk dünyaya getirdiğin birini bu kadar zor zamanda nasıl bırakabilirsin aklım almıyor. O zor zamanları birlikte aşmaya çalışmamak neden? Buradaki kadına “Cinderella Men“deki Russell Crowe’un canlandırdığı karakterin karısını örnek göstermek isterdim.Çünkü o filmde beni çok etkileyen olaylardan biri de beş kuruşsuz zamanlarında karı-koca arasındaki dayanışma ve duygusal bağlardı.

Bunun yanında, Chris’i hiç yalnız bırakmayan, onu sorgulamadan ve yargılamadan takip eden oğlu Christopher filmde sadakatin ve umudun simgesi adeta. Bu yönüyle bana De Sica’nın “Bisiklet Hırsızları” filmindeki “Bruno” karakterini hatırlattı. Kendileri dönem sonu proje filmim olduğundan tarafımdan en ince ayrıntısına kadar izlenilmiştir ve tavsiye edilmektedir. Bunun yanı sıra, Chris’in inanılmaz zor durumda olduğu zamanlarda kendisinden çok oğlunun bu durumu nasıl atlatacağını düşünüp bir oyun havasında olayları atlatmaya çalışması da “Life is Beautiful” (Hayat Güzeldir) filmini anımsattı bana. “The Pursuit of Happyness” filmiyle bağdaştırdığım bu 3 filmin o kadar çok ortak yanı var ki, seyredince siz de anlayacaksınız.

Bu filmde dikkatimi çeken diğer bir şey ise bazen saniyelik karelerin birden çok şey anlatması. Tek bir saniyeye o kadar çok duygu ve anlam sığdırılmış ki kitapla sinemanın farkı burada açığa çıkıyor. O tek bir saniyelik iletiyi kitapta onlarca sayfa yazmak mümkün. Uzun zamandan beri ağladığım ilk film diyebilirim. Bir çok sahnesinde gözlerim dolarak, gerçekten kendimi filmin içinde onları yaşıyor hâlde bularak seyrettim bu filmi.. :ühüh: Belki siz benim kadar etkilenmeyeceksiniz, belki de Tuğçe’nin anlattığı kadar yokmuş diyeceksiniz -sanmıyorum ya :)- ama benim inandığım bir şey var; o da insanın doğru zamanda doğru filmi seyretmesi. Bu ne demek? Belli bir duyguyu veya olayı yaşadığın bir süreçte onunla ilgili bir film seyredersen daha çok duygulanıyorsun. Aynı şey şarkılar için de geçerli. Sevginiz karşılıksızsa karşılıksız aşkların anlatıldığı şarkıları; aldatılmışsanız aldatma ve ihanet üzerine yazılmış şarkıları; birini kaybettiyseniz yas tutan şarkıları daha yürekten dinler ve onlardan daha çok etkilenirsiniz. İşte ben de tam geleceğimle ilgili karar verme aşamasındayken, okulum ve meslek hayatımla ilgili bir sürü şey araştırırken böyle bir film seyrettim ve gerçekten beni çok etkiledi. İş görüşmeleri, sınavlar, stajyerlik vs vs.. Sözün özü, kesinlikle seyretmeniz gereken bir film. Hatta arşivinizde tutup belli aralıklarla seyredebileceğiniz türden. Şahsen, fırsat buldukça belli sahnelerini tekrar tekrar seyrediyorum ve bana gerçekten güç ve çalışma isteği veriyor. Şu anki hâlimden memnun olmamı sağlıyor ve beni mutlu ediyor. Hatta yine canım çekti ben bir kere daha seyredeyim şunu :M

İsteklerim Bitmiyor! Dur Durak Bilmiyor!

Kategori: Benim "Açı"mdan, Eğlence, Saçmalama — 3 February 2008, Sunday @ 17:50

Arkadaşlar, hazır mısınız? Öyleyse batsın bu dünyaa.. değil tabi; öyleyse sizden beklentilerimi bir bir sıralıyorum şimcik:

Akın, öyle bir terazi yap ki nerede tartılırsam tartılayım hep istediğim kiloda göstersin beni. Hatta yerçekimini yok et, o zaman tartılmak gibi bi sorun da kalmaz. Ama o zaman da hem şişman hem de uçan bir kişilik olucam :hıı: Pff, neyse benden bu kadar sen bi çözüm düşün o kadarını da ben düşünsem ben yaparım hıh!

Pınar, öyle bir telefon dizayn et ki, kapalı ortama girince kendiliğinden sesini kısabilsin, toplantı odasına veya sinemaya girince kendiliğinden sessiz olarak ayarlanabilsin. Ayrıca hangi yerde kimin olduğunu da anlayabilsin. Mesela bir kafeye gittik ve birisinin orada olup olmadığını merak ediyoruz. Eğer ordaysa telefonumuz hemen bizi uyarsın ötsün titresin bişeyler yapsın işte! Artık telefon kartından mı anlaşılmasını sağlarsın, uyduyla temasa mı geçersin orası sana kalmış cicim!

Gözde, uyku problemimize kökten biz çözüm bul lütfen. Uyumak istediğimiz zaman hemen uyuyabilelim, uyanmak istediğimiz zaman hemen uyanabilelim. Öyle bir ilaç yap ki, uyku düzenimizi kendimiz belirleyebilelim :ühüh:

Ayça ve Aysun, öyle matematiksel teoriler üzerinde durun ki; bu teorilerle filmlere katkıda bulunun istedim birden. “A Beautiful Mind“, “Good Will Hunting“, “Numb3rs“, “Cube” filmlerinde olduğu gibi.. Hatta yeni teoriler bulun “Ayça teorisi” veya “Aysun teorisi” densin!

Cem, öyle bir program kodla ki, komutları ağzımızla söylediğimiz zaman yerine getirsin. “Evet yavrucum, şimdi Facebook’a gir bakiym” dediğimizde Facebook’a girsin, “Google Talk’tan çık bakiym hımmm” dediğimizde hemen çıksın falan.. Tabi herkesin hitap şekilleri farklı olduğu için o kelimelere duyarlı bir sistem de kurman gerekiyor. Mesela ben daha çok “yavrucum“, “ivit“, “keeesss“, “cicim” vs gibi kelimelerle hitap ederken bir başkası “bitanem“, “gözüm“, “ciğerim“, “eyvallah koçum“, “aslanım benim” gibi tabirleri yeğleyebilir. Herkesin tercihine saygılı olmak lazım..

Cihan, seni sadece Türkiye’de görmek istiyoruz :)

Sera, öyle müzikler yap ki bir ömür boyunca dinle dinle sıkılmayalım. Ne kadar dinlersek dinleyelim eskimesin, aynı heyecanı yaşatsın, aynı tadı versin. Her yaşa, her çağa uysun; tadı damakta kalsın, tadından yenmesin -biraz daha tadından bahsedersem buzdolabına saldıracağım için burada kesiyorum-, baymasın, hep diri, hep canlı kalsın (A)

Buket, yiyip yiyip kilo almamamızı sağlayacak bir liste oluştur bize. Böyle, yiyelim yiyelim hem gıda ihtiyacımız karşılansın, hem mutlu olalım, hem de kilo almayalım. Mümkünse hap icat etmeden gerçekleştir bunu :Ä

Siz bunlara dalmış bütün kuvvetinizle uğraşırken, ben, Burcu ve Fatma sizin paralarınızı bir güzel değerlendiririz (!), merak etmeyin :Ä
[Sözünü etmediğim arkadaşlar alınmasınlar; ya onlardan isteyecek bir şey aklıma gelmemiştir -ki her şeyi istedim zaten daha ne istiym :)- ya da tam olarak neyle uğraştıklarını bilmiyorumdur :M Ekleyeceğiniz veya “ben de bunu yaparım” diyeceğiniz bir şey varsa buyrun :) ]

Kelimeye Göre Telefon Ücreti

Kategori: Eğlence, Saçmalama — 10 January 2008, Thursday @ 13:17

Allaaahhhhhııımmm bu bi kâbus olmalı!!! Bu cevaplara inanamıyorum gerçekten. Beni bu “sokak ropörtajları” serisiyle tanıştırdığı için Cem‘e teşekkürü bir borç bilirim. Bayramdan beri çeşitli versiyonlarını seyredip seyredip eğleniyorum :Ç Bir tanesini de buraya aktarayım dedim. Özellikle bir vatandaşımızın “adam bir ay konuşuyor ikinci ay cep telefonunu göremiyorsun” deyişine bittiğimi belirtmek isterim. Öyle ilgili ve duyarlı bir vatandaş ki, her ay düzenli olarak bir köşede oturup insanların cep telefonuyla ne kadar konuştuğunu ve diğer ay cep telefonunu değiştirip değiştirmediğini ve kullanıp kullanmadığını takip ediyor :Ç Aaaayyyyyyyghghgh!!! Buyrun:

Kahve Sanatı

Kategori: Eğlence — 18 December 2007, Tuesday @ 21:10

Uzun zamandan beri kahveyi/neskafeyi neden bu kadar çok sevdiğimi düşünüyordum. Böyle muhteşem bir şey nasıl sevilmez?! Ama böyle bir kahveyi içmeye kıyamam; o da ayrı bir şey.. :^)

Hinder - Lips of an Angel

Kategori: Eğlence, Müzik — 6 December 2007, Thursday @ 16:07

iTunes müthiş bir şey. Zamanında değişik değişik arkadaşlarımdan aldığım müzik CD’lerinin içindeki şarkıları iTunes’uma attım ve depoladım. Her zaman dinlediğim şarkılardan sıkılınca da zaman zaman değişik, bilmediğim şarkıları çaldım. İçlerinden beğendiklerim de oldu beğenmediklerim de. Keşfedilmeyi bekleyen mücevher gibiydiler bazıları. Bu haftasonu da içim kıpır kıpır olduğundan bildiğim şarkılarla yetinmedim, yeni arayışlar içine girdim. Veeee şahane bir şarkı keşfettim. Hinder‘dan Lips of an Angel. Bir insan dinle dinle hiç mi bıkmaz bir şarkıdan! Yok, bıkmıyorum. Youtube’dan klibine bakayım dedim. Adamın şarkıyı söylerken kendinden geçip ellerini bir garip yapmasını ve evindeki kızın klibin başından sonuna kadar vücuduna krem sürmesini saymazsak idare eder. Bir de onları sayarsak güzel bir klip değil diyebilirim. Zaten Lifehouse’un Breathing şarkısını da mükemmel bulduğum ve klibini merak edip seyrettiğim zaman da büyük bir hayalkırıklığına uğramıştım.

Öyleyse günün dersi: Çok sevdiğin, hayran kaldığın şarkıların kliplerini merak etme. Bırak, gözünde canlandırdığın ve ona yakıştırdığın gibi kalsın. Muhtemelen senin hayal ettiğinden daha kötü olacak; onun için bızıklama!

Şimdi, klibi buraya koyuyorum ama şarkıyı gözleriniz kapalı da dinleyebilirsiniz bir şey kaybetmezsiniz gibi sanki :Ä Fikirlerinizi bekliyorum..

İnsan Tetrisi

Kategori: Eğlence — 30 November 2007, Friday @ 23:25

Haberiniz var mı yok mu, daha önceden gördünüz mü görmediniz mi bilemiyorum ama bizim odacanak sınavlara çalışırken keşfettiğimiz bir şeyi burada da yayınlamayı uygun gördüm :)

Öğrenci milleti sınava çalışmamak için elinden geleni yapıyor ve aslında çok da orjinal şeyler keşfediyor. Aysun buldu bunu da, buyrun seyredin. Hatta ben de seyredeyim bir kere daha. Hep beraber seyredelim :) [Laf ebeliği diye işte buna derim ben!]

Tuuce-Pelin

Kategori: Eğlence, Hayat — 25 November 2007, Sunday @ 17:25

Çarşamba günkü Ekonometri sınavına çalışmaya taa Cuma’dan başladım. Deli miyim ben? Belki evet, belki hayır. Sözde her gün çalışacaktım.. Dün bütün gün sokaktaydım zaten, ancak akşam bakabildim. Bugün de neredeyse öğlen kalktım ve Pazar kahvaltısıydı oydu buydu derken -”o” ve “bu” ne diye sormayın ben de bilmiyorum- bu saat oldu ve ben yeni yeni çalışmaya başlıyorum. Bir öğrenci çalışmamak için anca bu kadar kaçamak bulur! O kaçamaklardan bir tanesi de kendi siteme uğramaktı. Gireyim bakayım ne var ne yok dedim. Sonra Emre‘nin sayfasından bana bir link geldiğini gördüm. Orada da efeturk.net‘e bir link veriyordu bana benzeyen bir kız olduğunu söyleyerek :hıı: Bu sitedeki yorumlar da ayrı bir alemdi! Tabi ki ben Ekonometri’yi falan unuttum; zaten meyilliyim.. Hemen siteye girdim ve önce benzetemedim aslında. Sonra da aslında o fotoğrafımda pek olmasa bile normal halimizin benzediğini fark ettim. Daha daha sonra da benziyor mu benzemiyor mu çelişkide kaldım :|

N’olur siz söyleyin. Benziyor muyum benzemiyor muyum? (Evet, bütün sorunlar bitti, bu kaldı! Artık ne sınavların  önemi var, ne de yapmam gereken işlerin. Tek derdim, tek cevabını aradığım soru bu!)

Şimdi de Nil Karaibrahimgil’in Pelin adlı şarkısını dinleyesim geldi, Allah’ım sen aklımı koru! :Ç (”hangi aklını?!?” diye soranınız olursa yolarım! :oklava: )

Ayrıca Ramazan, helal olsun nasıl da bulmuşsun valla! :)

Next Page »