Hangi Sayı? Kaç Dakika? Ne? Nasıl? Kim? Kaç?

Kategori: Eğlence, Hayat — 20 November 2007, Tuesday @ 12:52

Haftasonları, annemin arkadaşının oğluna ders veriyorum. Matematik, İngilizce veya Türkçe olmak üzere değişiyor; artık ruh halimize hangisi uyarsa… Orta 1. sınıf öğrencisi. Bıcır bıcır, afacan, cingöz bişey. Her ne kadar dersteyken çok ciddi olsam da ben de bazen tutamıyorum kendimi, gülüyorum. Bu haftasonu iyice abarttık zaten. Bu hafta sınavı olduğu için Matematik çalışıyorduk. Kümelerle ilgili bi soruyu çözmeye çalışıyordu. Uğraştı, uğraştı, yapamadı. Aslında o soruyu yapabileceğini biliyordum; çünkü zehir gibi bi çocuk. Tek sorunu kendini vermiyor bazen ve dikkat etmiyor. Hem nasıl olsa yanımda soruyu çözecek biri var mantığıyla da hareket ediyor olabilir tabi. Ben de buna bir çare bulmak zorundaydım. Ve buldum.. Bulduğum bu çare, 2 haftadan beri süper işe yarıyor!

Melih bak, kendini vermiyorsun. Biraz ciddiye al artık. Ama sen bilirsin tabi. Eğer bu soruyu yapamazsan ders saatini 10 dakika uzatacağım ve başka bir soru daha vereceğim. Eğer onu da yapamazsan 10 dakika daha uzar.

Bu cümleyi duyduktan sonra Melih’in gözlerinde meydana gelen açılmayı ölçmek isterdim; ama ne pergel yeterdi buna ne de iletki, gönye ve bilumum aletler.. Hemen sorularla boğuşmaya başladı ve hepsini doğru çözdü! Bekliyordum da, bu kadarını beklemiyordum. Bu hafta olayı abarttım. 20 soruluk bir test verdim ve 20 dakikada çözmesini istedim. Ve dedim ki:

Yanlış yaptığın her soru için ders süresi 5 dakika uzar, doğru yaptığın her soru için de 2 dakika kısalır.
Bunu duyan Melih önce sevindi, sonra idrakın getirdiği endişeyle bana baktı, sonra da soruları çözmeye başladı. Baktı ki zorlanıyor, dönüp ne dese beğenirsiniz:
Boş bıraksam bişey olmuyo di mi?:Ç :Ç :Ç
Ayy pazarlığın bu kadarı yani! Pes! Bi de bu haftasonu sınıf öğretmenlerinin verdiği ödevi yaparken yazdığı cevap şuydu:
Çözmeye çalıştığınız soru şu an hata vermektedir. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.

Bu cevabı görünce kızdım tabi ama soruyu görünce birlikte güldük. Soru aynen şöyleydi:

Hangi sayının 3 katının 1/4′ünün 15 fazlası kaçtır?:Ç :Ç :Ç
Yok artık!

Odacanak Çıldırdığımız Anlar..

Kategori: Eğlence, Saçmalama — 2 November 2007, Friday @ 22:21

Bu videoyu buraya koymakla ne kadar doğru bir karar verdim bilmiyorum; ama Aysun’un aldığı video sayesinde odacanak nasıl delirdiğimizi ve saçmasapan hallerimizi çektiğimizi bir önceki yazımda belirttikten sonra sadece belirtmekle kalmayıp kanıtlamak da istedim :Ä Bu videodan öncesi de var aslında. Tekerlemeleri söylemeye çalışıp da söyleyemediğimiz, sinir olduğumuz yerler. Ama her insan gibi biz de başarısızlıklarımızdan ziyade başarılarımızın görünmesini istiyoruz :) N’olur bizim hakkımızdaki fikriniz değişmesin, aslında iyi insanlarız.. Cidden..

Süt, Facebook, Okumam Gereken Sınav Kâğıtları

Kategori: Eğlence, Hayat — 1 November 2007, Thursday @ 19:39

Siz siz olun, derse gitmeden önce süt içmeyin. Zaten bu hafta uykusuz kaldım. Sözde Salı gecesi erken uyuyacaktım ama Aysun sağolsun, video kamera almış ve bütün gece kendimizi videoya çektik, çıldırdık, eğlendik filan.. Geçen yazımdaki Fatih Terim’in videosunun taklidini yaptık, tekerlemeler söyledik ama Aysun videoyu parçalara bölemediği için buraya koyamıyorum ki siz de seyredip bizimle alay edin :Ä Neyse, bu sabah 9′da dersime gittim, ordan çıkıp yanında çalıştığım hocama uğradım ve quiz’leri alıp odama geldim. Şu anda masamda bana göz kırpan bir torba dolusu sınav kağıdı var ve ben daha başlamadım bile. Eğlenceli olacağa benziyor, bakalım :) Quiz’leri odama bırakıp saat 1′deki dersime gittim ve gitmeden önce de canım çok çektiği için süt içtim. Ders işletme dersiydi; ama ben işletme haricinde her şeyi rüyamda gördüm. Gözlerim açık uyudum resmen. Kimbilir hocaya ne kadar salak salak bakmışımdır.. İkinci derse giremedim içim dayanmadı; kalkıp odama geldim.

Odama her “şimdi oturup ders çalışacağım” diye hevesle gelişimde nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde kendimi Facebook‘ta buluyorum. Bu durumdan çok sıkılmaya başladım. Facebook sayfasını kapatıyorum, bu sefer maille uyarı geliyor. Çok da seviyorum keratayı.. Dün Kamu Maliyesi dersinde bütün ders boyunca güldüm zaten. Anlatayım.. Kamu Maliyesi hocamız ders anlatırken gayet ciddi, resmi ve disiplinli. Ama bir yandan da onun içindeki sıcak tarafın sinyallerini almaya başlayınca Canset’e bi soru sordum: “Canset ya, sen hocanın yanında çalışıyosun. Nasıl biri hep böyle ciddi mi?” Ve Canset’in verdiği cevap: “Yok ya, çok iyi kalpli, çok sıcakkanlı bi adam. Şakalaşıyoruz, gülüyoruz filan. Hatta Facebook’umda arkadaşlarımın arasında. Arada bi kuzu fırlatıyorum filan” Hocanın tam da derse başlayacağı anda böyle bir cevap duyunca dilediğimce gülmenin tadını çıkaramadığım için gırtlağıma bir şey takılmışçasına kasıldım bütün ders :Ç Yahu, hocaya kuzu fırlatmak ne ola ki? :Ç Dersten sonra güldüm de kendime gelebildim.

Ayrıca bu Facebook, beni gerçekten çok şaşırtıyor. Taaaa ilkokuldaki -2. 3. sınıflardan bahsediyorum- arkadaşlarımı ya buluyorum, ya da onlar beni buluyor. Hele bir tanesine gerçekten çok şaşırdım. Barbaros diye bir arkadaşım. Çok zayıf, kuru bişeydi. Şimdi bir baktım, maşallah basketbolculara benzemiş ve çok değişmiş! İlkokul 3. sınıftayken o, ben ve annelerimiz !!! sinemaya giderdik ve annelerimizin kucağında oturarak film seyrederdik :Ç Ayrıca birbirimizi sırtımızda taşırdık kim daha fazla taşırsa o kazanırdı filan :Ç Psikopat psikopat oyunlar oynardık yani. Seneler sonra, üniversite öğrencisi olmuşken bu tip anıları anıp gülmekten yerlere yatmak hoş oluyor..
Şimdi müsaadenizle.. Biraz süt içip sınav kâğıtlarını okuyamadan masada uyuyakalmayı ve sabah her yerim tutulmuş bir şekilde uyanmayı plânlıyorum..

Ve Fatih Terim Yeni Bir Kelime Türetir ==> OKAZYON :D

Kategori: Eğlence, Saçmalama — 30 October 2007, Tuesday @ 20:32

Hiçbir yorum yapmayacağım. Buyrun.. :Ç

Gıcık Oluyorummmm!!! Iırrgrhgrh!

Kategori: Hayat, Müzik — 28 October 2007, Sunday @ 23:01

Otobüs durağında beklersiniz otobüsünüzün gelip sizi alması için. Kafanızda dönen birkaç favori şarkınızı dinlemek için can atıyorsunuzdur. Duraktayken dinleyemiyorsunuzdur; çünkü elinizde paketler, torbalar, çantanız vs, bir de nazlı iPod’unuzla uğraşmanızı engelliyordur. Otobüsünüz gelmiştir sonunda. Bir de cam kenarında bir yer kaptınız mı sizden mutlusu yoktur. iPod’unuzu güzelce çıkarırsınız çantanızdan ve ağzınızdan salyalar akar bi şekilde kulaklığın kablosunu çözersiniz. Daha doğrusu çözmeye çalışırsınız. Daha daha doğrusu çözmeye çalışmaya çalışırsınız. Fakat kablo arap saçı olmuştur bir kere. Şimdi onu çantaya kabloları karıştırır bir şekilde koyan kişiye küfredeceksiniz, olmayacak –malum, bu kişi sizsiniz. Otobüs ilerliyordur; aksi gibi de trafik yoktur ki yolu ve insanları seyrederken müzik dinleme zevkini tadasınız. Kabloyla adeta savaş verirsiniz ve terler dökersiniz. Milletin uyuz sırıtmalarına maruz kalmanız da cabasıdır.. O sırıtmaları fark etmemek için boğuştuğunuz kabloya odaklanmaya çalışırsınız ve hızlı hızlı açmaktan kaçınırsınız paniklemiş gibi görünmek istemediğiniz için. Bu sefer de zaman kaybedersiniz. Otobüsten indiğinizde ise saçınız başınız dağılmış, hangi elinde hangi torba var bilmeyen, huzursuz birisinizdir. Şarkıya mı ne olmuştur? Hangi şarkı, hani şu teknik arızadan dolayı dinleyemediğiniz şarkıya mı?!?! :@

American History X

Kategori: Eğlence, Film — 29 September 2007, Saturday @ 07:10

american_history_x.jpg“Bir zamanlar ben de herkesi her şeyi suçluyordum. Çektiğim tüm sıkıntılardan, acılardan, başıma gelenlerden, yakınlarımın başına gelenlerden ötürü herkesi suçlardım. Beyazları suçlardım. Toplumu suçlardım. Tanrıyı suçlardım. Cevap bulamadım çünkü yanlış sorular soruyordum. Doğru soruyu sormalısın: Yaptıkların sana daha iyi bir yaşam sundu mu?”

İşte American History X filmiyle ilgili bir yazı yazmak isteyişimin sebeplerinden biri bu replik. Filmin özü niteliğinde. Bütün varlığınla inandığın bir görüşün arkasında durursun, onu savunmak için yeri gelir hayatını tehlikeye atarsın. O kadar kendini adamışsındır ki inandığın şeye, bütün bunlara değer mi diye düşünmezsin. Oysa ki yaptıkların senin ve sevdiklerinin zararına sonuçlanıyorsa durup düşünmen gerekiyor.

 

edward-norton.jpgİkinci sebep ise kuşkusuz Edward Norton. Çıkaramamış olanlarınız için hatırlatayım: Hani şu meşhur Fight Club (Dövüş Kulübü) filminde Brad Pitt ile başrolü paylaşan o eşsiz oyuncu. Italian Job (İtalyan İşi) filminde her ne kadar gıcık bir tipi canlandırsa da severim kendisini :Ä Hangi karakteri canlandırırsa canlandırsın; Edward Norton’un rolünün hakkını sonuna kadar verdiği düşüncesindeyim. Ona olan hayranlığım dolayısıyla pek çok filmini seyrettim ve hiçbirinde hayal kırıklığına uğratmadı beni. Eee, Facebook’ta “Edward Norton should be in every movie” [Edward Norton her filmde olmalı] grubuna boşuna üye olmadık.

Sapkınlığın verdiği psikopat ifadeyi, görmüş geçirmişliğin verdiği olgun ifadeyi, kaybetmenin verdiği buruk ifadeyi, kazanmanın verdiği gururlu & mağrur ifadeyi, sahip olmanın verdiği minnettar ifadeyi, lider olmanın verdiği sert & kararlı ifadeyi, hepsini aynı filmde onun mimiklerinden okumak mümkün.

american-history-x1.jpgFilmde; düşünceleri bırakın, duyguların bile politik görüşlerinin şekillendirdiği bir hayatı yaşamanın bedelinin neler olabileceği etkileyici bir şekilde anlatılıyor. Öyle sahneler var ki, bu kadar acımasızlık olamaz, bir insan bu kadar taş olamaz diye diye seyrediyorsunuz; bazı sahnelerde bunu bile diyemiyorsunuz böylesine bir şiddete ağzınız açık aval aval bakmaktan.. kal: Bir noktaya saplanmış, körü körüne o düşünceye inanan insanların görüşleri nasıl değişir, neden değişir ve/veya değişmesi neden gerekir sorularının cevaplarını buluyorsunuz sonra. Filmin konusuna gelince.. Irkçılık konusunu farklı bir biçimde ele alıyor. Siyahla beyazın ayrımını her ne kadar bir çok filmde görmüş olsak da, bu sefer bu konunun daha çok günlük hayatta ve sokak ağzıyla işlendiğini görüyoruz.

ameircanhistoryx21.jpgYalnız bir noktaya dikkat etmenizde fayda var; her ne kadar ırkçılığa karşı olsanız da, Edward Norton o kadar etkileyici konuşuyor, öyle gözü kararmışçasına fikirlerini savunuyor ve onları öyle sağlam kanıtlarla destekliyor ki kafanızın içinde soru işaretleri beliriyor. Yani demem o ki, ırkçılığa yatkınsanız bu filmden sonra yatkınlıktan çıkıp ırkçılığa kesin geçiş yapabilirsiniz. Tabi bu benim için geçerli değil ama olanlar olabilir diye söylüyorum.

americanhistoryx.jpgDaha bir çok gözlemlediğim şeyi yazardım buraya. Fakat o zaman filmi heyecanla seyredip neler olacağını merakla beklemeyebilirsiniz. Olayların bağlanış şekline, tam bitti derken “ama böyle dümdüz bir son olmamalı” dediğinizde o sonun nasıl zikzaklandığına, kilit sahnelerdeki ağır çekimlerin temel düşünce ve duyguları nasıl vurguladığına hayran kalacaksınız. Kilit sahne dediğim sahnelerle oyuncuların bu sahnelerdeki bakış, duruş ve hareketleri öyle bütünleşmiş ki! Dikkat edin de kilit sahnelerde siz de kilitlenmeyin.. :)

No Reservations (Aşk Tarifi)

Kategori: Eğlence, Film — 14 September 2007, Friday @ 01:54

no-reservations.jpgDaha fragmanını görür görmez hayran kaldığım bir filmden söz edeceğim şimdi. No Reservations (Aşk Tarifi). Annem romantik komedilere bayıldığı için daha ilk görüşte bu filme annemle gideceğime dair bir his oluşmuştu. Ve öyle de oldu. Geçen hafta sıkıldık ve sinemaya gidelim dedik.

Catherine Zeta Jones için zaten denecek bir şey yok. İlk kez “The Mask of Zorro” (Maskeli Kahraman Zorro) filminde seyretmiştim onu. Hayranlığım taa o zamanlara dayanıyor yani. Aradan 9 sene geçmesine rağmen hala aynı kıvraklık ve çekiciliğe sahip.

 

 

no-reservations-2.jpg

Filmin aktörünü ise daha önce ne görmüş ne de duymuştum. Gördüysem de hatırlayacak kadar ilgimi çekmemiş demek ki :^) Allaaahh’ımmm!! Bir aşçı bu kadar mı yakışıklı ve sempatik olur?!?! Barış Manço’nun şarkısındaki gibi: “Bir bakışı canlar yakar, gülüşüne cihan değer”. Dışarıda o kadar yemek yerim, bir tane şöylesine rastlamadım! :ühüh: Film ilerledikçe, bir umut böyle bir aşçıyla tanışırım diye onca yıllık öğrenim hayatımı çöpe atıp aşçı olmaya bile karar verecek kıvama geldim. Sinemanın bir görsel şölen olduğunu bol bol hatırlıyorsunuz onu seyrederken (A)

no-reservations-3.jpgYa o küçük kıza ne demeli? Cimcime! İsmi Abigail Breslin’miş. Bu filmle tanıdım kendisini; iyi ki de tanıdım. Çok bıcır bıcır bişey! Aynı günün akşamı Little Miss Sunshine (Küçük Gün Işığım) filminde de seyredince bu keratanın ünlü olma yolunda ilerlediğini fark ettim. Ne kadar da başarılı oynamış o yaşta hayret doğrusu! Film boyunca yaşadığı üzüntülerin, girdiği bunalımların ve uğradığı hayalkırıklıklarının haddi hesabı yok. Ve bütün bu ruh durumlarının hakkını öyle bir vermiş ki şaşar kalırsınız! Filmin ortasında arkamızda oturan bir çocuk bu kız için “kız psikopata bağlayacak he” dedi ve ben en acıklı sahnede kendimi tutamayıp bu cümleye güldüm. Millet hüzünlü gözlerle filmi seyrederken benim gülmem birazcık duygusuz izlenimini verdi ama napiym :^)

Bu 3lü birleşince öyle tadı damağınızda kalacak bir film çıkmış ki ortaya. Keşke oradaki yemeklerin de tadı damağımızda kalabilseydi.. Tadamadık o yemekleri! Böyle güzel süslenmiş, böyle güzel özenilip hazırlanmış yemekleri kolay kolay göremezsiniz. Mesela en basitinden, makarnayı bile öyle özendirdiler ki hemen eve gelip makarna yapıp yedik 8-) Zaten filmin bir yerinde kız için “elektrik süpürgesi gibi midesi var” denildiğini duyduğum anda “İşte! Hayatımın cümlesi” dedim! Çok hoşuma gitti nedense tam benim için söylenmiş bi cümle :Ä Bütün bunlar yetmiyorsa bari lokantaların arka sokaklarında neler döndüğünü öğrenmek için gidin bu filme! Biraz da filmden küçük kareler koyup bitiriyorum bu yazıyı..

no-reservations-4.jpgno-reservations-5.jpg

no-reservations-6.jpgno-reservations-7.jpg

 

LITTLE MISS SUNSHINE

Kategori: Eğlence, Film — 12 September 2007, Wednesday @ 21:10

little-miss-sunshine.jpg The 40-Year Old Virgin (Kırk Yıllık Bekar) filminin baş rol oyuncusu Steve Carell ve No Reservations (Aşk Tarifi) filmindeki küçük kızı canlandıran Abigail Breslin bir filmi seyretmek için yeterli sebep olsalar da bu filmi seyretmek için bunun haricinde bir çok sebep daha var.

Bir karı-koca, bir bacanak, bir büyükbaba, iki tane de çocuktan oluşan bir aile. Öyle bir aile ki, birlikte gülünç duruma düşüyorlar, birlikte rezil oluyorlar, tek başına olduklarında kaldıramayacakları şeyleri çoğunluk sağlayarak kaldırılabilir hale getiriyorlar.

Aile bağlarının ve bu bağ ile birbirine bağlanmış insanların birbirleri uğruna yapabilecekleri uç şeyleri görebilirsiniz bu filmde. Mesela aşağıdaki resimde görebileceğiniz üzere, evin delikanlısı Dwayne’i hiçbir güç başka bir şehre götüremezken, küçük kız kardeşinin anlamlı bir bakışından ve sarılışından sonra kendiliğinden harekete geçmesi, kelimelerin bir insanı ikna edemediği veya istediğini yaptıramadığı halde küçük bir jest ile nasıl yumuşayabildiğinin göstergesi.

little-miss-sunshine-2.jpgBu ailedekiler normal değil. Hepsinin kafasından bir sorunu var; ama ‘körler sağırlar birbirini ağırlar’ misali hepsi birbirine yardım ediyor, bencilliğin “b”sini bilmiyorlar. İçlerinden biri herhangi bir konuda pes edecek gibi olsa hemen diğerleri onu toparlıyor ve kaldıkları yerden devam ediyorlar. Bir hedefleri var; film boyunca yapmaya çalıştıkları bir şey var ve ona ulaşmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Önlerine çıkan zorluklara ve bunların üstesinden nasıl geldiklerine şaşar kalırsınız. Bu süreçte vazgeçenler oluyor, sıkılanlar ve canına tak edenler de oluyor. Ama onları ayakta tutan bir diğerinin söylediği sözler oluyor. İşte hayran kaldığım cümlelerden birkaçı:

“Gerçekten, bence Dwayne’den bir şeyler öğrenebiliriz. Dwayne’in bir ülküsü var. Bir rüyası var. Benim rüyam olmayabilir, sizinki de olmayabilir. Ama bunu, büyük bir inanç ve dikkat ile takip ediyor.”

“Alaycılık, kaybedenlerin kazananları kendi seviyelerine çekme çabasıdır.”

“Kaybeden nedir biliyor musun? Gerçek kaybeden kazanamamaktan çok korkan insandır, onlar denemezler bile. Sen deniyorsun, değil mi? –Evet. – Öyleyse sen kaybeden değilsin.”

İşe yaramaz, külüstür bir minibüsle neler başarılabileceğini görmek ister misiniz? En umutsuz anlarda bile hayalkırıklığına uğramamanın sırrını öğrenmek ister misiniz? Bir şeyi gerçekten çok istemenin ne demek olduğunu ve bu uğurda neler yapılabileceğini seyretmek ister misiniz? O zaman “Little Miss Sunshine” (Küçük Gün Işığım) tam size göre. Bir büyükbabanın şikayetleri, bir delikanlının asiliği, bir babanın endişeleri, küçük bir kızın hayalleri, bir annenin her şeyin rayına oturmasını sağlayan becerikliliği; böyle bir ailenin içine düşmüş bir dayının şaşkınlığı ile bir araya gelince buyurun size cümbüş :)

Buradan, bana bu filmi beğeneceğimi söyleyip DVDsini veren Mümin Sekman’a çok teşekkür ediyorum. Kendisi haklı çıktı; çok beğendim :)

« Previous PageNext Page »