Ben Klonlanırsam?!?!

Kategori: Hayat, Saçmalama — 24 March 2008, Monday @ 23:01

Karar verdim. Kendimi klonlayacağım. Bu, şu anda yaşadığım hayatı büyük ölçüde kolaylaştıracak. Aynı anda birden fazla yerde olmam; birden fazla şey yapmam gerekiyor. Mesela şu anda ayaklarıma inen kara suları seyretmekteyim. Ekonomi asistanlığının bir parçası olaraktan hocalarımız ve birkaç asistan arkadaşımla birlikte uğraştığımız Ekonomi projesiyle ilgili oda oda gezip anket yaptım. Yurt binalarını ve öğrencileri aramızda paylaştık arkadaşlarla. Bu tamamen ayrı bir konu. Daha sonra yurt odalarına gittiğimde nelerle karşılaştığımı, sevgili öğrenci arkadaşlarımın tepkilerini, oda hallerini hepiciğini ama hepiciğini açıklayacağım burada :Ä Şimdi klonlama işine geri dönelim.

Peki ne geçecek elime? Şöyle ki; bir klonum televizyon izlerken bir klonum son çıkan filmi seyredecek, sonra birbirlerine anlatacaklar. Başka bir klonum derslerde tuttuğu notları diğerleriyle paylaşacak veya sınava girme görevi ona kaldıysa diğerleriyle paylaşmasına gerek kalmayacak. Diğer bir klonum ise arkadaşlarıyla buluşup gününü gün edecek. Zaman zaman aralarında kavga çıkacak tabi; ama ben niye varım? Benim görevim de onları toparlamak olur. Nerden geldi bu fikir aklıma bilemiyorum. Sanırım 6′dan 9.30′a kadar merdiven inip çıkan ve öğrencilere anket yapan her aklı başında bireyin aklına gelebilecek bir şey bu. Sonunda kendi odama bile “Merhaba, bir anketimiz vardı” diye girecektim neredeyse.

Her şey iyi güzel de, şu klonlamanın kafamı karıştıran tarafları da var. Mesela demin bir klonum derse gidip not tutar dedim de, acaba ona güvenebilir miyim? :Ç Güzel not tutar mı yoksa her sabah evden çıkmadan önce “bak bugün öğretmeni iyi dinle, iyi not tut” demek zorunda kalır mıyım? Veya hepsi aynı yemekleri mi sevecek? Ya biri salaş pantolon giymeyi severken diğeri abzürd bir etek giyerse? Rezil kepaze ederlerse beni? Veya hangisi kime aşık olacak? Ya her biri farklı birine aşık olursa? kal: Ya bir tanesinin erkek arkadaşı diğerini erkek arkadaşıyla görür de kavga çıkartırsa? Evet, kutluyorum kendimi. Her şeyi bir yana bırakıp da klonlamanın bu etkisini düşünmek gerçekten büyük kabiliyet. Eminim siz de kutluyorsunuzdur.

Her şey bir yana, klonlama işlemi ne zaman gerçekleşecek acaba? Yok mu bir aydınlatacak olan? Yok mu klonlama işlemi yapabilecek bir arkadaş?! :ühüh:

[Cem, gerçekten dediğin kadar varmış. Sitemin son güncellemesine hayran kaldım. Yazdıkça yazasım geldi ama burada bitirmek zorundayım. Tişkür ederim :M ]

Kim O?

Kategori: Benim "Açı"mdan, Hayat, Saçmalama — 12 March 2008, Wednesday @ 18:17

Bugün 3 saat üst üste olan Modern Avrupa Tarihi dersinde not almaktan elim kolum sırtım ağrımış, dikkatle dinlemekten lenslerim kurumuş bir şekilde dersin ikinci arasında elimi yüzümü yıkamaya gittim. Yıkadım yıkamasına; amma ve lâkin kâğıt havlu yoktu. Ben de tuvaletlerden birinden tuvalet kâğıdı alayım dedim. Kapıyı yavaşça vurdum. İçerden gelen ses:

- Kim o?

Ben öyle bir kalmışım ki yanımdaki kız bu cevaptan çok benim surat ifademe gülüyordu sanırım. “Benim Tuğçe” mi demeliydim? Aslında her ne kadar “abla, senin siparişleri getirdiydim” demek için ölüp bitsem de terbiyem müsaade etmediğinden yapamadım. Çok ilginç bir tecrübeydi..

İDEAL ERKEK

Kategori: Hayat — 3 March 2008, Monday @ 20:56

Kaçımız günlük hayatta böyle bir erkek gördü? Günlük hayatı bırakın, hayatta böyle bir erkek gördü? Haydi hayatı da bıraktım, bari filmlerde görenler ellerini kaldırsın. Ne yazık ki el filan göremiyorum. Bunun sebebi monitörden sizleri görmemin mümkün olmamasından çok, hiçbirimizin böyle bir erkek görmemiş olması. Ne yazık.. Halbuki her erkek potansiyel bir “şekildeki erkek” adayıdır. Tamaaamm, tamaamm gerçeklere dönelim biraz:

Bir kere, bir erkeğin hem romantik, hem becerikli, hem evine/çocuğuna bu kadar bağlı; hem göze hem kalbe hitap eden biri olması olasılığını hesaplamak gerek. Umutlarımı söndürmemek için hiç teşebbüs etmiyorum bile.. Bu şahsiyete dikkatlice baktığımızda, o gözlerden çıkan alevi, “üff bitse de şu fotoğraf çekilme faslı gitsem evde karıyı bi güzel dövsem bunun acısını çıkarsam”, “sen de sus be çocuk çok oldun hee bak patronun çocuğu filan demem alırım ayağımın altına”, “bu yemeğe ne koydum ki böyle bi yanık gibi bir şey kokuyo yaa” deyişini fark edebiliriz.

Bir de diğer taraftan bakalım. Bir bayan olmam, bayan mantığını inkar etmemi engellememeli. Onun için de diyebilirim ki üstün yaratıklar olarak biz, böyle bir erkekte bile kusur buluruz. Örn: “ay çocuk öyle mi tutulur Allah iyiliğini versin e mi! Ver şunu bana ver”-ardından tokat filan-, “ne kadar kabasın, gülü ağzınla mı veriyorsun?!”, “üfff domatesleri doğramamışsın daha yemek böyle mi yapılır” gibi.

Bu arada fotoğrafta bir hata fark ettiniz mi siz de? Nasıl oluyorsa ocağın düğmeleri bize doğru dönük :Ç Belki de adamcağız alttan ayağını uzatıp parmaklarıyla çeviriyordur düğmeyi. Hayır, beklerim ben bu adamdan! :Ä

Sonuç: Bu fotoğraftaki adam dünyalı olamaz. İnanmıyorsanız kulaklarına bakın. Kesin uzaylı kesin.. Ne?! kal: Uzaylı mı?! :hıı: Bi Dakka yaa :hmm: Tabi yaa!! :| Hadi eyvallah, ben bi uzaya çıkıp geliyorum.

Fransız Devrimi’nden Mükemmel Notlar! Gel Vatandaş Geeelll!!!

Kategori: Hayat — 27 February 2008, Wednesday @ 22:22

Uzuuun zamandan beri sanal alemden soyutluyorum kendimi. Gerçek hayatla fazla haşır neşir oldum; beni bozdu. Bize tersmiş öyle tamamen gerçek alemde yaşamak. Sanal ile gerçeği dengelemek lazım.. Döndüm artık.. Bana gelen bütün “nerelerdesin? napıyosun? hiç sesin çıkmıyor?” sorularına cevap veriyorum: “Buradayım! Artık isteseniz de gitmem!:Ä

Yazı yazmamak benim için büyük bir eksiklik, bunu fark ettim. Onun için hemen sarıldım yine klavyeme. Aslında yine erteleyecektim. Ta ki bugünkü “The History of Modern Europe” -Modern Avrupa’nın Tarihi”- dersinde aldığım notları temize geçirmeye teşebbüs edene kadar. Hocamız Asım Karaömerlioğlu bugün Fransız Devrimi ile ilgili bir belgesel seyrettirdi bize. Sınavda bundan da sorumluyduk tabi. Bir yandan izleyip bir yandan not almak her ne kadar zor olsa da annemden aldığım hızlı yazma özelliğim sayesinde bu görevi de başarıyla atlattım :parlak:başarıyla” kelimesine aslında siz karar verin. Lâkin notları temize geçirmeye başlarken cümleleri fazlasıyla kısalttığımı ve belgeselin özünü çıkaracağım diye resmen cılkını çıkardığımı fark ettim. İşte o şaheserden bazı inciler:

“Fransız Devrimi, insanların her şeyi değiştirebileceklerini anladıkları zaman başladı.

Versay Sarayı’nda XVI. Lui evleniyordu. Daha 15 yaşındaydı. Marianne ise 14 yaşındaydı. Bu evliliğin Avusturya ile Fransa ilişkilerini düzelteceği umuluyordu. Düğüm gecesi fırtına vardı. Lui karısına ilgi göstermedi, evlilik bile umrunda değildi.  Fransa’nın siyasi yapısı bozuldu, nüfus artıyordu. [Evet, siyasi yapının bozulmasının sebebi Lui’nin karısına ilgi göstermemesiydi :Ç]

Marianne modaya çok meraklıydı. Saçları, kıyafeti, elbiseleri çok pahalıydı. Kendisine bu yüzden Madam Deficit -Bayan Bütçe Açığı- lâkabı takılmıştı. 7 yıl geçmesine rağmen hala çocuk yapamamışlardı, tahta varis bile bırakamıyordu Lui. Cerrahi müdahaleden sonra ilk çocukları dünyaya geldi. Ama Marianne’in imajını kurtarması kolay değildi. İkisini alay konusu edinen resimler çizildi, ekmekte kıtlık başladı. Fransa felakete sürükleniyordu. Vergiler arttı, yiyecek kıtlığı başladı.

Bir ekmeğin fiyatı neredeyse bir aylık maaşa denk gelince halk ayaklanmaya başladı. Ekonomi bakanı atandı. Habercisi, krala bu isyanları haber verirken “isyan değil, devrim” dedi. Marianne’nin “ekmek yoksa pasta yesinler” dediği ortalıkta dolaşmaya başladı. İlk sıralarda balıkçı kadınlar olmak üzere halk saraya saldırdı. Öfkeli kadınlar Marianne’nin odasını yakıp yıktılar, muhafızları öldürdüler. Marianne Lui’nin odasına kaçtı. İkisi de rehin alındı.

Gazetesinde devrimci karşıtlarına öfkesini belirten Marat, “birkaç kafa koparırsan işler yoluna girer; eğer girmediyse birkaç kafanın daha kopması gerekir” görüşündeydi. Bir sürü kafa kopardı. Devrimi eleştirenler bir yana, devrim hakkında yorum yapmayanların bile toplanıp kafaları kesiliyordu. Danton da “devrim gülsuyuyla yapılmaz” diyordu. Her yerde gizli polisler vardı, şüphelileri topluyorlardı. Ekmeğin fiyatı hala tartışma konusuydu. Saint ile başlayan sokakların isimleri değiştirildi, Robespierre herkesi idama gönderdi. Robespierre “Yüce Varlık Festivali” düzenledi. Mecliste tehdirkâr bir konuşma yaptı. Sonra da idam edildi zaten. Böylece herkesin kafası kesilmiş, idama son verilmiş oldu.

Gerçekten de böyle bir derste başkasından not almak işe yaramaz gibime geliyor. Bu notlarımı gören “bu kız ne saçmalamış böyle?!?” diye kendine sorar ve aklı başında gibi görünen bu kızın aslında delinin teki olduğunu düşünür. Ama ben bunları temize geçirirken aklıma aradaki bağlantılar geliyor ve onları da yazıyorum. Sadece bu haliyle komiğime gitti, aktarayım dedim. Aklıma nedense ilkokulda arkadaşım Gözde’nin günlüğüne bir anımızı şöyle yazdığı geldi:

“Bugün okulda deprem oldu. Tuğçe’lere gittik. Evde kimse yoktu. Dilek ben ve Tuğçe’ydik. Monopoly oynuyorduk. Sonra sallandık. Deprem bitince kirişin altına girdik. Sonra Monopoly’ye devam ettik. Dilek camdan baktı. Camdaki tel düştü. Okullar tatil oldu.” :Ç

Allah’ııımmm şu öğrencilere biraz akıl, biraz fikir!!!

Hayatımız İnternet Olmuş!

Kategori: Benim "Açı"mdan, Bilinç Akışı, Hayat, Saçmalama — 11 February 2008, Monday @ 20:04

Yarıyıl tatili bitti… Bir şey anladım mı? Bu soruyu es geçmek istiyorum mümkünse! :@

Son 1 haftadan beri -belki de daha fazla- internete girmedim. MSN‘i açmadım, Facebook‘a girmedim, kendi siteme bile girmedim. Hatta uzun bir süre maillerimi bile kontrol etmedim. Neden yaptım bunu? Hem internetsiz bir hayatın nasıl olduğunu unuttuğum ve belki de özlediğim için, hem de tatilimi sanal ortamdan çok gerçek ortamda geçirmek istediğim için. Çok değişik sonuçları oldu. Kendimi deney yapmış gibi hissediyorum ve bu deneyin sonuçlarını sıralamak istiyorum:

1) Sanal ortamda alışık olduğumuz hareketlerin gerçek ortamdaki karşılıklarını özlediğimi fark ettim. Bu hareketler kötü bir şeyler ifade etse bile.. Mesela; MSN’de birini engellemenin karşılığı ona bağırmak veya kötü sözler söylemek, Facebook’ta birinin fotoğrafını “tag”lemenin karşılığı buluştuğunuz arkadaşlarla fotoğraf çektirmek, MSN’de birini titreştirmenin karşılığı o kişinin suratına “Heeey beni dinliyor musun?!?!” veya “Kendine gel ve beni dinle” demek, yine MSN’den birine şarkı göndermenin karşılığı o kişinin gözlerine bakarak o şarkıyı söylemek, birine mail göndermenin karşılığı küçük bir zarfa bir şeyler karalayıp onu elden vermek -böylece o kişiyi her hatırlamak istediğinde bilgisayarı açmak zorunda kalmazsınız-, internetten manzara fotoğraflarına bakmanın karşılığı bizzat o yerlere gidip o havayı solumak olabilir.. Özlemişim.. Gerçekten çok özlemişim.
2) Artık hiç kimsenin sizin bir gün bile olsa internete girmemenize olasılık vermediğini fark ettim. MSN’e günler sonra girince daha önce aldığım mesajlar o an yığıldı ve birçoğunda beni rahatsız eden cümleler vardı. Mesela; “Tuuuğğğççeeee!! Nerdesin bak orda olduğunu biliyorum hemen çık“, “Niye cevap vermiyosun bu saatte MSN’de olduğunu biliyorum ayıp ediyosun ama hani konuşacaktık?” veya “Hadi dün girmedin diyelim bugün de mi girmedin dün yazdığım şeyleri görmedin?” gibi cümleler. Yani inanamıyorum.. Elma dersem çık, armut dersem çıkma, açıl susam açıl, damlaya damlaya göl olur tarzında cümleler yazacaklarına o kadar merak ettilerse telefondan arayıverselerdi bu arkadaşlar.. Aslında iyi oldu bir bakıma. Bu sayede “Aaa Tuğçe internetteymiş bi merhaba diyeyim bari” deyip internete girmeyince de cevap vermemekle suçlayanlarla “Ya Tuğçe kaç günden beri yok dur bi arayayım şunu” deyip arayanlar arasındaki farkı da anlamış oldum. Bir de şu olay var: Facebook’a girdiğim zamanlarda çıkmayı unutuyorum ben :Ç Yani sayfa öylece açık duruyor, ben içeride televizyon seyrediyorum, camdan bakıyorum, kitap okuyorum vs vs. Fakat beni Facebook’ta çevrimiçi gören bazı arkadaşlarım “orada olduğunu görüyorum yakaladım seni hahaha” tarzında ilginç bir fikre kapılıyorlar. Şahsen, kendi internet ortamımda kimseden kaçıp saklanmak gibi bir zorunluluğum, zevkli bir şeyi işkence hâline dönüştürmek gibi bir niyetim yok. Bilgisayar başında değilsem değilimdir, cevap vermiyorsam kişisel algılanmasın lütfen..
3) Tatil boyunca akşamları eve gelir gelmez bilgisayara sarılıp sanki biri onu kaçıracakmış veya elimden alacakmış gibi hareket etmek yerine eşofmanlarımı giyip içeride ailemle televizyon seyredip lagaluga yaptım :M Sadece ders programı almak için internete girdim ve o gün delirdim zaten. İnternetten ders programı almak kadar iğrenç bir şey yok! Allah düşmanımın başına vermesin.. Versin mi yoksa? ^o)
4) Her şey iyi hoş da, 1 haftanın sonlarına doğru ellerim titremeye, salyalarım akmaya başladı. Kısmi nöbet geçirdim geçirecektim ki internete zor attım kendimi :) Çünkü her şeyim internette. Her şeyde internete koşuyorum. Mesela; artık sözlük kullanmıyorum ve bilmediğim bir kelime olunca anında ya TDK ya da Seslisözlük yetişiyor imdadıma. Bir film hakkında bir şeyi merak ettiysem IMDB ve Beyazperde ilk baktığım sitelerdir. Bir yerin adresi veya telefonu lâzım olsa hemen internete koşarım. Daha da bir sürü şey.. Yani interneti hayatımdan çıkarmam elbette imkânsız.
Başka sonuçlar varsa da şu anda aklıma gelmiyor; çünkü aklım pek yerinde değil. Yine grip yapacağını yaptı ve tatilde bile beni buldu, bir türlü bırakmıyor. “Artık ayrılmalıyız, ayrı dünyaların insanlarıyız” diyorum, “Seni bırakamam Tuğçe, sen mükemmel bir kızsın, bence biz birbirimiz için yaradılmışız neden anlamak istemiyorsun?” diyor; ben “ama ben seni sevmiyorum tek taraflı bir aşk bu” diyorum, o “neden bana bir şans vermiyorsun” diyor. Şimdilik o kazanıyor gibi, ama onu antibiyotikle aldattığımı öğrenince muhtemelen beni kendi isteğiyle terk edecek..

Sanırım son birkaç cümle akıl sağlığım hakkında bilgi vermiştir sizlere :M Saygılar efenim..

Final Dönemi Sonrası Tuuce Hâli

Kategori: Hayat — 30 January 2008, Wednesday @ 02:47

Savaştan çıkmış gibiyim. Pestil gibiyim. Ezilmiş bir domates gibiyim. İçine göçmüş bir su şişesi gibiyim. Telleri kopmuş bir kablo gibiyim. Ojesi çıkmış bir tırnak gibiyim. Çizilmiş bir CD gibiyim. “gibi”siz bir cümle kuracak olursam, final dönemi bitmiş bir öğrenciyim! Sanırım sadece bu cümleyi kurmam, önceki bütün cümleleri ve daha fazlasını kapsayacaktır..

Ben hayatımda bu kadar yoğun bir final dönemi geçirmedim desem yeridir. Uykusuzluktan ve hâlsizlikten göçüp gitmediğime şaşırıyorum kal: Final dönemimin sadece bir kısmını şöyle açıklayabilirim:

- Neskafeden midem delindi. 4 tane zıkkım gibi final üst üste olunca ve ben de öğrenciliğin gereklerini son derece titizlikle yerine getiren biri olaraktan son güne, hatta son saatlere bırakınca uykum gelmesin diyerekten neskafeye hücum ettim haliyle!

- Nedense elimde, hatta suratımda ne idüğü belirsiz bir sürü çizikler belirdi, çoğu hâlâ duruyor. Yani, nerede çizdim nerede kestim anlamadım, elimdeki çizik neyse de dudağımın üstündeki ve alnımdaki çizikler ne oluyor onu hiç anlamadım. Elimi kitabın sayfaları filan çizmiştir de kitabın sayfalarının dudağımın üstünde veya alnımda ne işi var?!?! 8-)

- Eskiden -üniversiteye girmeden ve final dönemiyle tanışmadan önceki saf ve tozpembe yıllarımda- sınav öncesi gecesi 2′de yatmayı bile çok geç sayardım. Sabah kalkamayacağım, sabah kalkınca uykumu almamış olacağım ve bu yüzden sınavda dikkatim dağılacak diye çok korkardım. Amma ve lâkin artık 2, benim için çok erken bir saat. Gece uzun! Üniversitede bu, 4′ü bile buldu. Ama bu dönem biraz abarttım ve hiç uyumadığım günler oldu. Çok ilginç oluyor. Eskiden hiç olasılık vermediğim, imkânsız dediğim bir şeyi yaptım, hiç uyumadan sınava girdim. Şimdi ise 2 gün üst üste uyumamak imkânsız gibi geliyor. Umarım bu imkânsızlığı imkânsızlık olmaktan çıkaracak bir deneyimle karşılaşmam :ühüh:

- Son finalimde -kendileri Cumartesi günü oluyorlar, evet yanlış duymadınız Cumartesi!- sınav kâğıdını hocaya vermeden önce çantamı, montumu, ders notlarımı toplamış; telefonumu sol elime, sınav kâğıdını da sağ elime almıştım. Akıllı (!) ben, hocaya telefonu uzatıp sınıftan çıkarken buldum kendimi. Tam sınıftan çıkıyordum ki bir an öylece kaldım kal: Sonra bir baktım hoca da kalmış! “Hocam savaştan çıkmış gibiyim kusura bakmayın çok dalgınım” dedim gülerek ve telefonu alıp asıl vermem gereken şeyi yani sınav kâğıdını verdim. Hocayla karşılıklı anlamsız anlamsız güldük ama bu anı hafıza kartımdan çıkarmak istiyorum :Ç

Daha anlatacağım bir sürü şeyim var ama aklıma geldikçe ve mümkünse geç olmayan bir saatte anlatacağım. Fark ediyorum ki kafamı toparlayıp cümle kurma kabiliyetim biraz zayıflamış, anlama kabiliyetim epeyce düşmüş, olayları idrak etme sürecim ise uzadıkça uzuyor. Unutkanlık ise almış başını gidiyor! Şu finallerin yan etkilerini giderecek bir ilaç yok mudur?!?! :ühüh: Bunun dışında, tatilimin 3. gününün sonundayım ve uyumanın ne kadar güzel bir şey olduğunu çok daha iyi anladım. Bu kadar uyku yeter, artık evde duracağımı sanmıyorum. Final döneminin uykusuzluk acısını çıkardım, şimdi de eve kapanma acısını çıkartacağım. HAHAHA!!!

Şanslı Olmak İçin İllâ Piyango Çıkması Gerekmiyor…

Kategori: Benim "Açı"mdan, Bilinç Akışı, Hayat — 20 January 2008, Sunday @ 05:35

Bugün aslında çok sıradan, çok önemsiz gibi görünen bir olay üzerine düşünüp kendimi şanslı hissettim. Anlatayım:

Salı başlayan final kâbusu Cuma günü sona erdi -en azından 5 günlüğüne-. Ben bu 4 gün içinde en fazla 10 saat uyudum, uyumadım. Perişan oldum resmen. Cuma eve geldim, yemek yiyip direk yattım ve uyudum, uyudum, uyudum. Sonra yine uyudum, biraz da uyuyayım dedim ve uyudum. Arada bir kalktım, evin içinde dolandım falan.. Dün (Cumartesi) fark ettim ki, yatakta şeklim çıkmış :Ç Neyse, sağolsunlar birçok arkadaşım benim bu ortadan kaybolmam dolayısıyla arayıp sordular. Özellikle bugün bir arkadaşımla konuşurken bir şey dikkatimi çekti. Beni merak ettiğini, hayatımda son zamanlarda yaşadığım bir olay hakkında endişelendiğini ve ihtiyacım olan bir şey olup olmadığını sordu. O yoğunlukta nasıl unutmamış, nasıl hatırlamıştı şaşırdım. Bir önceki gün de, taa o zamanda neler yaptığımı, neleri sevdiğimi, nelerden nefret ettiğimi, beni nasıl kızdırdığını ve benim de ne tepkiler verdiğimi anlatan bir ortaokul arkadaşımdan mail geldi. Halbuki bunlara gerek yoktu, ben de çok iyi hatırlıyordum onu. Ama o kadar şeyi aklında tutmasına yine şaşırdım.

Bugüne kadar “iyi” arkadaş olarak seçtiğim insanlar benim neyi sevip neyi sevmediğimi bildiklerini, eskiden söylediğim en ufak bir şeyi akıllarında tuttuklarını, benim hakkımda detaylara önem verdiklerini her şekilde belli ediyorlar. Ne kadar şanslıyım ki bana bunu hissettiriyorlar. “Ama Tuğçe sen orayı sevmezsin ki sırf benim yüzümden gitmeyelim“, “Tuğçe sen benden 2 sene önce şunun CD’sini istemiştim ben bulamamıştım o şarkıları şimdi veriyorum o yüzden“, “Senin başına 4 ay önce de böyle bir şey gelmişti o zaman da aynı şeyleri düşünmüştün“, “Bence böyle yap; çünkü sen bu karakterde bi insansın” cümleleri belki de çoğumuzun günlük hayatta az ya da çok duyduğu ama farkında olmadığı cümleler. Halbuki bu cümleleri duyan insanlar çok şanslı olduklarını bilmiyorlarsa yazık ediyorlar. Hayatta onlara değer veren insanların varlıklarını fark etmeyen, onlar için ne ifade ettiklerini gözden kaçıran insanları hayata bağlayan şey nedir merak ediyorum. Beni tanıyan tanır, arkadaşlık ilişkilerimde hep fedakâr, hep hassasımdır. Karşılığını alacağım diye yaptığım bir şey değil bu. Yapıyorum, çünkü öyle mutlu oluyorum. Yapıyorum, çünkü insanlara değer vermek hoşuma gidiyor. Karşılık beklemeden, karakterim dolayısıyla yaptığım bir şeye karşılık alamasam yine de yapardım. Ama alıyorum, hem de fazlasıyla. Alınca daha da mutlu oluyorum. Ve buradan, geç de olsa, bana bunun karşılığını verenlere teşekkür etmek istiyorum. Biliyorum ki, önemli olan karşılık vermek zorunda olduğumuz şeylere değil, karşılık vermek zorunda olmadığımız hâlde sadece istediğimiz için karşılık vermemiz. Hayatınızda böyle insanlar varsa siz de onların kıymetlerini bilin ve teşekkür edin bence :) Naçizane.. (A)

Yeminimi Bozdum Nalan!

Kategori: Hayat — 17 January 2008, Thursday @ 19:01

Bu hafta tam 4 gün üst üste olmak üzere finallerim vardı 8-| Hâlâ da var |-) Uyku düzen(!)im değişti, sabah 5′te filan yatar oldum. Yiyip yiyip oturduğum içim artık bol giysiler tercih eder hâle geldim. vs vs vs.. Yaklaşık 1 buçuk saat önce 3. finalimden çıktım. Yarın da sınavım var ve ben bu süre boyunca yazı yazmamaya ant içmiştim. Çünkü yazıya kendimi kaptırdım mı bir daha kendime gelemiyorum. Peki ne bana bu yeminimi bozduran mesele? ^o)

Biraz önce çıktığım sınav 15 soruluk test, 6 soruluk kısa paragraf sorusundan oluşuyordu. Bir de bonus olaraktan 15 puanlık bir soru sormuş hoca. Yani sınav 115 puan üzerinden değerlendirilecek. Hoca bu şekilde kısa bir açıklama yaptıktan sonra -ki bence buna bile gerek yoktu; çünkü her şey sınav kâğıdında anlatılıyordu zaten- biz, kurbanlık koyunlar, sınava başladık :ühüh: Lâkin bir kız öyle sorular sordu ki.. İşte birkaç örnek:

Hocam, bu test kısmını arkadaki cevap anahtarında da işaretleyecek miyiz?” (”Tabi ki hayır, o oraya süs olsun diye konuldu!” diyecektim, diyemedim.)
Ek puanlık soruyu yapmak zorunda değiliz di mi hocam?” (Yapmak zorunda olsaydın “ek” puanlık değil, bildiğin “puanlık” soru olurdu di mi? de diyemedim..)
Peki hocam bu 6 soruyu da cevaplayacak mıyız? Yoksa sadece 4 tanesini mi cevaplayacağız?

Hoca bu soruya da gayet sabırla cevap verdikten sonra, abartmıyorum, arkadaşımız şu soruyu sordu:
Peki seçtiğimiz 4 tanesini mi? kal:

İşte tam o anda ayağa kalkıp “hayır, seçmediğin 4 soruyu cevaplayacaksın” demeyi o kadar istedim ki anlatamam :oklava: Tabi diyemeyince de ben tırnaklarımı kemirmeye, ayaklarımı sallamaya, gözlerimi tavana dikip bu kâbusun bitmesini beklemeye başladım. Hatta onun bu sorusundan sonra ben soruları anlamayı bıraktım, kızın mantığını anlamaya çalıştım. Millet soruları çözmeye çalışırken ben, böyle doğaüstü bir zekayı çözmeye çalıştım.

Nalan kim ya? :hıı:

Next Page »