Hayat Bana Neler Öğretti?

Kategori: Bilinç Akışı, Hayat, Kitap — 3 July 2007, Tuesday @ 23:31

    Son günlerde nedense insanlar yaşımı çok sormaya başladı. Ben de yaşımı söylüyorum tabi ki ama bir yandan da bu yaşa geldim ve önceki yıllara göre ne kadar yol kat ettim? Bu yıllar bende neler değiştirdi veya beni nasıl etkiledi? İnsanın karakterinin değişmesi çok zor ama şekillenip gelişmesi kaçınılmaz. Bu gelişme iyi yönde de olabilir, kötü yönde de. Ben, kendimdeki değişiklikleri şöööyle bir düşünmeye karar verdim ve ortaya iyi veya kötü yönde olduğu sizin takdirinize kalmış birkaç şey çıktı:

    1) Bir konuda sapkınlık derecesinde kararlı olan birinin fikrini bir-iki denemeden sonra değiştirmeye çalışmamayı, aslında farklı bir şekilde bakarsa daha farklı görebileceğini anlatmaya teşebbüs etmemeyi öğrendim.
    2) Fikirleri ve davranışları benimkilerle aynı doğrultuda olmayan insanları oldukları gibi kabullenmekle ve şartların gerektirdiği üzere onlarla ilişkilerimi sürdürmekle birlikte fazla samimi olmamayı, öylesine görüşmeyi öğrendim.
    3) İnsanlara olan fedakârlığıma ve iyiniyetime karşılık alamayınca hayalkırıklığına uğramamayı öğrendim. Çünkü anladım ki bu hayatta çoğu insan kendi derdinde ve onlar için asıl önemli olan kendi isimleri, kendi hayatları. Dolayısıyla artık en baştan onlardan karşılık almayacağım mantığıyla davranmayı öğrendim. Tabi bu hayatımda büyük yer kaplayan ve çok değer verdiğim insanlar için geçerli değil. Hem zaten onlar “dost” kriterlerine yeterince sahipler.
    4) Eski Tuğçe’nin tersine; insanları giyinişlerine, süslenişlerine, tiplerine göre değerlendirmiyorum artık. Herkesin tercihleri farklıdır ve bu hayatı istedikleri gibi yaşarlar. Kendilerine ve bana zarar vermedikleri sürece benim için onların fikirleri, davranışları ve karakterleri ön planda.
    5) Artık hiçbir şeye “olanaksız” gözüyle bakmıyorum. Çünkü son 2 yıldır olanaklılığına hiç ihtimal vermediğim olaylar yaşadım. Gerçekten istenildiği takdirde elde edilemeyecek şeylerin çok az olduğuna ikna oldum. Paulo Coelho‘nun Simyacı adlı kitabında bahsettiği gibi sen bir şeyi bütün varlığınla istersen evren o isteğin için birlik olur fikrine tamamen olmasa da yavaş yavaş inanmaya başladım. Tabi sırf bu cümleye inanarak George Clooney veya David Boreanaz’ın sana aşık olması, Angelina Julie’nin Brad Pitt’ten ayrılıp seninle evlenmesi gibi şeyleri de istemeyiver, abartma! :oklava:
    6) Büyük konuşmamayı öğrendim. Eskiden kesin ve sert ifadelerle yapmayacağımı veya doğru bulmadığımı söylediğim şeyler vardı. Ama şimdi olaylara ve insanların tercihlerine daha esnek bakabiliyorum. “Doğru” kavramını sorgulamaya başladım. Eskiden “doğru değil” dediklerimi gözden geçirdim ve aslında bu genellemelerin çok da “doğru” olmadığını fark ettim. Zaten herkes kendi doğrusuna göre yaşamıyor mu? Eğer öyle olmasaydı tek tip bir doğru olurdu.
    7) Geriye dönüp baktığımda hata/yanlış olarak nitelendirdiğim hiç bir olayı yaşadığım için pişman değilim. Hepsinden ders almayı ve bana hata nedir onu gösterdiği için onların değerini bilmeyi öğrendim. Eğer o hataları görmeseydim doğruyu bilemezdim de bulamazdım da.
    8) Korkularımdan korkmamayı, endişelerimden endişelenmemeyi öğrendim. Korkularımı korkutmayı henüz başaramamış olsam da en azından onların varlığının hayatıma bir anlam verdiğinin ve endişesiz bir hayatın aslında amaçsız bir hayat olduğunun farkına vardım. Tabi kararında olması şartıyla.
    Ama asıl düşündüğüm ve düşününce dehşete düştüğüm şey, gecenin bu saatinde bunları nasıl toparlayıp yazdığım :hıı: Demek ki o kadar zor değilmiş ve sıra sizde olsun. Sizdeki değişmeler neler hiç düşündünüz mü? Ne kadar yol aldınız veya gerilediniz kendinize sordunuz mu?

Üzüntüyü Bırak, Yaşamaya Bak

Kategori: Eğlence, Kitap, Saçmalama — 2 May 2007, Wednesday @ 17:55

     Dün bir kitaba başladım. Hazır birinci vizelerim bitti ve 2 hafta boşum artık kitap okuyabilirim dedim. Mide doktorumun önerdiği kitaplardan biri olan Dale Carnegie’nin Üzüntüyü Bırak Yaşamaya Bak adlı kitabını aldım elime. Önce bu kitabı nasıl yazdığını, ne gibi aşamalardan geçtiğini, amacının ne olduğunu; sonra da bu kitabı nasıl okursak faydalı olacağını anlatıyordu. “Bu Kitaptan En İyi Biçimde Yararlanabilmeniz İçin Dokuz Öneri” başlıklı yazıya geçtim ve 3. maddede nedense çok güldüm. Aslında çok komik değil ama ruhsal halim nedeniyle mi bilemiyorum o an çok komik geldi ve baya bi güldüm. Garibim, biliyorum ve sizi daha fazla merak ettirmeden yazıyorum meşhur 3. maddemizi:

     “Kitabı okurken zaman zaman durun ve okuduğunuz şeyler üzerinde düşünün. Kendinize her öneriyi nasıl ve ne zaman uygulayabileceğinizi sorun. Bu tür bir okuma, arkadan atlı kovalıyormuş gibi okumaktan çok daha yararlı olacaktır.”

     O “arkadan atlı kovalıyormuş gibi” kalıbı bu cümlede komiğime gitti. “arkadan atlı kovalıyormuş gibi kitap okumak”! Çok güzel ya! :Ç [Üzüntüyü fazla bıraktım, yaşamaya fazla baktım galiba; daha kitabın başında dellendim baksanıza :Ç ]

Ünlü Olmak Güzel Şey! Oldum, Oradan Biliyorum :P

Kategori: Eğlence, Hayat, Kitap — 4 April 2007, Wednesday @ 16:37

Nasıl mı? Anlatayım.. Geçtiğimiz sömestr tatilinde bir gün Burcu’yla İktisat çalışmıştık ve ayrıldıktan sonra Beşiktaş’tan Ortaköy’e yürüdüm. Eve geldim, o akşam sitemin “Bana Ulaşın” bölümünden gelen bir maille karşılaştım. O gün Beşiktaş civarlarında bulunup bulunmadığımı soruyordu. Belki de ben değildim ama yürüdüğümü görmüş. Saatini de doğru söylemiş. E benden başkası da olamazdı herhalde :) İki hafta önce de Beşiktaş’taydım yine. Kabalcı’da kendimi kaybetmiş bir şekilde geziniyordum. Zaten oraya girdim mi oldum olası çıkamam ya neyse.. Sonra karşıda 19-20 yaşlarında olduklarını tahmin ettiğim iki çocuğun bana bakarak konuştuklarını fark ettim. Bir tanesi gelip “Pardon, sen Tuğçe misin?” dedi. “Evet de? :hıı: ” diye sordum. “Hani blogun var di mi?” Bir cevap veremedim önce kal: Sonra gülümseyerek başımı salladım. “Ya gerçekten oku oku doyamıyoruz çok güzel yazıyorsun bir kitapta filan yazmayı düşünmüyor musun?” diye sordu. İçimden havalara girmek geldi ama girmedim, kahretsin alçakgönüllüyüm :Ä Ben de zaten “İnsan İsterse” adlı kitapta bir yazımın çıktığını, onu alabileceğini söyledim. Hazır Kabalcı’daydık da, üst kata çıkıp aldılar :Ç Diğeri de “abi bak ben demiştim yazar olacak kız” dedi benim duymadığımı zannederek. Ben de gülüp çıktım oradan. Bütün havam değişmişti tabi, artık tanınıyordum :Ç

Üçüncü olay da ilkokul arkadaşlarımızla buluştuğumuz gün oldu. Ayrıldıktan sonra eve yürürken bir kız -15 yaşlarında filandır- “aaa Tuğçe abla?” dedi. Ben de bön bön baktım. Tek kelimeyle bön bön ama! Bir akrabamızın çocuğu/yeğeni/kuzeni/torunu olabilir mi diyerekten bütün ihtimalleri kafamdan geçirdim; ama ı-ıh, çıkaramadım. O da beni siteden tanıdığını ve çok tatlı olduğumu söyledi (A) Özellikle tatlılarla ilgili yazılarımı beğeniyormuş :Ç Sonra bir hevesle “Ortaköy’de mi oturuyorsun yoksaaa?” diye sordu. “Evet” deyince nedense çok sevindi ve “Bir gün dondurma yemeye gideriz o zaman” dedi :Ç Bu espriyi yaptıktan sonra da “Beni Bu Güzel Havalar Mahvetti” yazısında yazdığım “Aslında beni yurda gönderirken annemin ‘kızım dikkat et bak gel benimle, sana dondurma alıcam diyenlerle sakın gitme tamam mı?’ diye uyarması gerekiyor” cümlesini hatırlattı kal: Nasıl da hafızasında yer etmiş şaştım kaldım. Asıl şaşıp kaldığım olay ise daha 2 dakika önce tanımadığım birisine dondurma sözü vermem :| :Ç

Yaaa, işte böyle… Şöhretin merdivenlerinden yüksek adımlarla çıkıyorum adeta :Ä

Sevgili Günlük,

Kategori: Eğlence, Hayat, Kitap, Nam Nam, Saçmalama — 2 November 2006, Thursday @ 00:21

          Bu yazıyı sadece ve sadece korkudan yazıyorum. Baktım sevgili arkadaşlarım isyan ediyorlar, dedim yazayım. Aslında ataletten mi kaynaklanıyor yazmamam? Sanırım hayır. Hem yorgunluk hem de konu bulamama diyelim. Yazacak konuları bu kadar mı tükenir insanın! Diyordum ki okul başlayınca çok malzeme çıkar ama ters tepki oldu; çünkü yoğunluktan düşünmeye zamanım kalmıyor desem yeridir :) Madem yazacak konu bulamadım e yazı da yazmak gerek o zaman gelin size bugünümü anlatayııımmm (dinlemeyecek olanlar konuşmasın ya da sınıftan çıkıp sınıf düzenini bozmasın => derse çok girmenin zararları):

          Dün gece feci bir baş ağrısıyla yattım ve sabah 6′da aynı baş ağrısıyla uyandım. Baktım böyle olmayacak, Aprol içip tekrar uyudum. Buradan Aprol’u çıkaranlara çoookk teşekkür ediyorum; çünkü beni felaket bir günden kurtardı. Daha doğrusu günümün çok daha az felaket hali almasını sağladı. Yine de biraz felaket hali vardı yani. Sabah kalktım kahvaltı edip 12′de Ekonomi dersine gittim. Sıkıcıydı, boğuluyordum, nefes alamadım bir an derken o da ne?!?! Kırk yılda bir telefonumun sesini kısmadığım tuttu, onda da telefonum çaldı. İyi ki hemen ortadaydı da çok fazla çalmadan susturabildim. Ama iyi ki de sessize almamışım; çünkü Ekonomi dersini güzelleştiren ve çekilebilir hâle getiren o telefonla gönderdiğim ve aldığım mesajlardı :) Evet, biz öğrenciler böyleyiz işte. Bizi böyle kabul edin :Ä

          Ekonomiden ölmüş bir şekilde çıkıp taaaa tepede olan yurdumun sıcak kollarına kendimi attım. Tam odacığımın ısısına alışmıştım ki saat 3′teki Tarih dersine gitmek için tekrar soğuk Şile havalarına bırakmam gerekti kendimi.. Tarih dersi öyle eğlenceli ki anlatamam. Yazmaktan ellerim kopsa da hayatımda böyle eğlenceli tarih dersi işlemedim. Resmen hem eğlenirken öğreniyoruz :Ç Dersten 4.30′da çıkıp tekrar yurda geldim ve Ayça’yla sinema kulübünün toplantısına gitmeye karar verdik uzuuun uğraşlar sonunda :Ä Yaklaşık 1 saat sürdü ve Web komitesine adımızı yazdırdık Ayça’yla ama öyle bir galeyana geldi. Sağolsun Cem web komitesine yazın deyince, öyle bir deyişi var ki yazdırmamak mümkün değil :Ç Ayrıca bir “maraton” düzenlenecekmiş. Akşam 8′den sabahlara kadar kesintisiz film üstüne film seyredilecekmiş ve buna en uzun dayanan 1.ye armut koltuk, 2.ye ve 3.ye de DVD hediye edilecekmiş. Tabi kuru kuruya da olmaz; yiyecek bir şeyler de ayarlanacakmış. Patlamış mısır, alaska tarzı şeyler. Alaska denince nedense gözler direk bana çevriliyor ve aklıma iki deyim geliyor: “adım çıkmış dokuza inmez sekize” & “Adın çıkacağına canın çıksın”! Cem’in yorumu şu: “Bütün gelir kaynağımız sen olacaksın Tuğçe” :Ç Ya ben o kadar obur değilim sadece yavaş yiyorum, yavaş yiyince de daha uzun yiyorum; böylece insanlar ne zaman bana baksalar yiyormuş gibi görünüyorum :Ç Neyse, sonra yemekhaneye gidip bir şeyler yedik ve Ayça yurt asistanı olduğu için toplantıya gitti; ben de Aysun’a yardım edeyim diye kütüphaneye gittim. Saat 8′e geliyor, hala çalışıyor ben de kıyamadım işinde yardım ettim hemen bitti. Eeee, işin içine ben girdim mi böyle çabuk biter iş işte :parlak: Sonra Avrupa Yakası’nı seyretmeye Sosyal Merkez’e gittik Aysun’la. Normalki zamandan çok daha kalabalıktı. Çevremizdekilerin patates kızartması, şinitsel ve türevlerini yemelerini Emrah bakışlarıyla ( :ühüh: )izlerken bunlara yenilmemek, yıkılmayıp ayakta durmak için çok çaba sarf ediyorduk. Ama sonunda ne yaptık? Pasta ve supangle aldık! Hep Aysun’un yüzünden benim hiç suçum yok vallaaaaa..

          Sonra da geldik yurda ve şimdi de yazıyorum. Yazacak ilginç bir konum olmadığı için size bugünümü anlatayım dedim. Şimdi ne yapacağım? Yaklaşık 650 sayfa olan tarih kitabımız Andrew Mango’nun “Atatürk” kitabına devam edeceğim. Kaçıncı sayfada mıyım? 41 :S Ama azimliyim, çalışkanım, Tuğçe’yim ben. Peki bu neyi değiştirir? Yazı uzadıkça saçmaladığımın farkına vardım. Ben gidiyorum!

ATEŞ PAHASI

Kategori: Kitap — 23 September 2006, Saturday @ 22:39

Hayatın kendisi başlı başına bir “ateş pahası”yken, uzun vadede hayata meydan okuyacak vaziyete gelebilmek, hayata ve olup bitenlere yetişebilmek, iyi bir mevkiye gelebilmek için “olmazsa olmaz” olan kitaplar “ateş pahası” olmuş, çok mu? Evet, çok!

Bugün Burcu ve Burcu’nun kardeşi Begüm ile birlikte gittiğimiz Kabalcı Kitabevi’nde kitaplara şöööyylee bir göz gezdirelim dedik. Gerçi orada sadece göz gezdirmekle kalamıyor insan, kitaplar içine çekiyor adamı; o kadar çok çeşit var ki.. Kitaplar ne kadar bizi çekiyorsa, fiyatları da o kadar itiyordu. İlgimi çeken konulara yönelik kitapların fiyatları 20 YTL’den başlıyor ve giderek artıyor. Hele elime aldığım bir romanın fiyatı 52 YTL idi kal: Ben o anda 52 YTL ile ne alabileceğimi düşündüm. İktisatçıların deyimiyle “opportunity cost” (fırsat maliyeti)unu hesapladım. [Efenim, opportunity cost (fırsat maliyeti) dediğimiz şey bir şeyi yaparken, yapmadığımız şeyin bedelidir. Mesela ben 10 liraya bir etek alıyorum; ama o parayla alabileceğim bir bluzdan da vazgeçiyorum. İşte o bluz benim fırsat maliyetim. Veya ben şu anda bu yazıyı yazıyorum; müzik dinlemek veya resim yapmak benim fırsat maliyetim.] Bunu hesapladıktan sonra elimdeki kitabı bıraktım ve umutsuzca diğer kitaplar arasında dolaştım. Arada bir Burcu ve Begüm’ün suratlarına bakıyordum; aynı üzgün ve süzgün ifade :Ç Neyse, şimdi uygun fiyatlı ve kaliteli kitapların hakkını yemeyelim; böyle kitaplar diğer pahalı kitapların da istenilse daha uygun fiyata satılabileceğini göstermiyor mu? Sonra da “Neden bu ülkede kitap okuyan bu kadar az?” , “Neden korsan kitap alıyorsunuz?” diye soruluyor. Zaten öğrenci olmak zor. Bir sürü masraf. Okul, kıyafet, okul kitapları, yemek parası, (bazıları için) yurt parası, servis parası derken öğrencinin en temel ihtiyaçlarından olan okul harici kendini geliştirmeye yönelik ve ilgi alanına giren kitap ihtiyacı karşılanamıyor işte.

Aklıma geldi; söylemeden edemeyeceğim. Bir televizyon programında İclal Aydın, korsana şiddetle karşı olduğunu ve kitabını 2.900.000 TL ye çıkardığını; ama yine de kitabın orijinalinden daha pahalı satılmak üzere korsanının da çıktığını söylemişti kal: Gerçekten gözlerimin seyirmesinden başka bir tepki veremiyorum buna; artık korsan yayıncılık kitabın orijinalinden pahalı bile olsa o kitabı çıkarıyor ya, helal olsun! Korsancılığın şanından(!) olsa gerek tabi! :Ç .

Tabi ki Kabalcı’ya önceden de çok gittim. Adeta lise hayatım Kabalcı’da geçti; ama ÖSS kitapları haricinde aldığım pek kitap yoktu. ÖSS’den sonra tekrar kendimi kitaplara verebildim ve yine bu fiyatlardan şikayetçiydim. Acaba sadece ben mi böyle düşünüyorum diye kendime sordum ve sadece kendime sormayıp arkadaşlarıma da sordum. Gerçekten de istisna yayınevlerinin çıkardığı kitaplar dışında bütçeye uygun kitap olmadığını söyledi sorduklarım. Hatta bazıları istisnaları da katmadı; direk “Evet!! Pahalı!” diye tepki verdi ama hadi neyse :P Efenim, sonuç olarak biz yine kaldık mı Kerime Nadir köşesinin kitaplarına :Ç Ama bu sefer Kerime Nadir almadım; zira aşk romanlarından içim kıyıldı :Ç Neler aldığımı söyleyeyim: Aras Ören - Yanılsamalar ve Sonrası, Graham Swift - Günyüzü, Andrew Bell - Yaratıcı Kontrol (Hayatta Aradığınız Şeyi Kendi İçinizde Bulabilirsiniz), Üzeyir Garih - İş Hayatımdan Kesitler ve Gençlere Tavsiyeler, Philip Kerr - Felsefi Bir Soruşturma, Güngör Özyiğit - Ruhsal Düğümler ve Çözümleri (Adeta düğüm olmuştum hemen bu kitaba sarıldım bakalım çözebilecek miyim okuduktan sonra :Ç . ) olmak üzere 6 adet kitap aldım ve 17 YTL tuttu!! Bir tane 52 YTL lik roman alacağıma 6 tane çeşitli türlerde kitap aldım. Diyebilirsiniz ki, ama 52 YTL lik o kadar güzeldir ki; okuyunca 6 tane kitaba bedel olduğunu söyleyebilirsin. Haklı olabilirsiniz ama içeriklerine baktığımda hiç de öyle olmadığını gördüm ve hem kendi zevkime hem de cebime göre kitaplar aldım. Üstelik hala 52 YTL etmedi; orası ayrı bir olay :-| Böylece bir iktisatçı havasıyla opportunity cost u en iyi şekilde hesaplamanın da verdiği rahatlıkla çıktım Kabalcı’dan (H) Ama baktım ki çok havalanmışım, Burcu’yla Begüm’ü içerde unutmuşum :Ç Bu arada sanmayın ki 52 YTL’ye kitap almam; alırım tabi ki => eğer hayatımın kitabı olabilecek niteliklere sahipse ve opportunity cost’u az ise.. (Çok “opportunity cost” dedim yahu, beni mi andı ne :P Gideyim ders çalışayım bari ders çalışasım gelmiş anlaşılan; tabi fazla tatil adamı böyle yapıyor :Ç . )