Odacanak Çıldırdığımız Anlar..

Kategori: Eğlence, Saçmalama — 2 November 2007, Friday @ 22:21

Bu videoyu buraya koymakla ne kadar doğru bir karar verdim bilmiyorum; ama Aysun’un aldığı video sayesinde odacanak nasıl delirdiğimizi ve saçmasapan hallerimizi çektiğimizi bir önceki yazımda belirttikten sonra sadece belirtmekle kalmayıp kanıtlamak da istedim :Ä Bu videodan öncesi de var aslında. Tekerlemeleri söylemeye çalışıp da söyleyemediğimiz, sinir olduğumuz yerler. Ama her insan gibi biz de başarısızlıklarımızdan ziyade başarılarımızın görünmesini istiyoruz :) N’olur bizim hakkımızdaki fikriniz değişmesin, aslında iyi insanlarız.. Cidden..

Ve Fatih Terim Yeni Bir Kelime Türetir ==> OKAZYON :D

Kategori: Eğlence, Saçmalama — 30 October 2007, Tuesday @ 20:32

Hiçbir yorum yapmayacağım. Buyrun.. :Ç

Kaderin Bir Oyunu

Kategori: Hayat, Saçmalama — 16 October 2007, Tuesday @ 16:55

Evet, şeker bayramının getirdiği kilolardan, şeker krizlerinden, tatlı komalarından bahsetmeden dünkü garipliğimi anlatmaya karar verdim. Çünkü şeker bayramından bahsetsem yine canım şeker, çikolata vb şeyleri çekecek, olmayacak.. Hatta bu konuyu daha fazla uzatı—

Ehem, dün öyle garip öyle gariptim ki anlatamam. Tek kelimeyle SARSAKtım. Ama hayatımda hiç bu kadar sarsak olmadım desem yeridir. Aslında bunu burada anlatmakla kendimle ilgili pek de olumlu düşüncelerin oluşmayacağını biliyorum. Ama içiyle dışı bir ve “blog”una kendisiyle ilgili istediği her şeyi yazma konusunda serbest biri olaraktan yazmaya karar verdim. Zaten blogum bana küsse yeridir; çünkü hiç ilgilenemiyorum onunla. Bu aralar yazamıyorum da okuyamıyorum da. Fırsat bulamıyorum; hep bir şeyler çıkıyor. Neyse, bildiğiniz gibi, haftasonunu oldukça yağmurlu geçirdik. Dün bir de o yağmurda bir sürü merdiven çıkıp dağ bayır aşıp derslik binasına gitmek zorunda olan şahsım, ne sıkıntılar çekti bir bilseniz.. Odadan çıkarken yağmur yağmıyordu ama yine de şemsiyemi elime aldım. Çantama sığmadığı için defterim ve şeffaf dosya içindeki ödevim de elimdeydi. Elimde birkaç eşyayla dışarı çıktığımda onları sayıyorum ki gelirken de sayayım ve bir şey unutmadığıma emin olayım diye. Neyse, derse girdim çıktım ve binadan çıkar çıkmaz yağmurun şakır şakır yağdığını gördüm. Hızlı hızlı ilerlemeye başladım. Bu arada da sınıfta bir şeyimi unuttum mu diye düşündüm. Sanki elimde bir şeyler eksikti. Defterim tamam, çantam tamam e o zaman ne eksik? :hıı: Ödevi hocaya verdim; onun eksikliği olmalıydı bu 8-) Yok ya, bir şey daha vardı sanki.. Eyvahhh şemsiyemi unutmuştum işte! Ya da ben öyle düşünüyordum. Ta ki şemsiyemi geri almak (!) üzere o merdivenleri çıktıktan sonra binaya girerken elimdeki bir zımbırtıyı kapatana kadar! Bilin bakalım o zımbırtı neydi?!? Bu, hayatımda şemsiyenin bana oynadığı en büyük oyundur! :oklava:

Bir sinirle tekrar merdivenleri indim ve odaya geldim. Kapıyı açtım, içeri girdim. Gardrobumun ve çekmecemin kilitlerini açmak için anahtar aradım bulamadım. Tam da şemsiye olayının üstüne gelince bir sinirle yumruklarımı sıkarak “YA NİYE BİR ŞEY BULAMIYORUM BEN?!?!?!” diye bağırınırkene tek sıktığım şeyin yumruklarım olmadığını fark ettim. Peki neyi sıkıyordum başka? Evet, bunu da doğru bildiniz.

Kafayı vurup yatmaktan başka çare yoktu. Kendime ve çevremdekilere zarar verme katsayımın sınırlarını zorluyordum. Şimdi soruyorum, gözlükleri gözünde olmasına rağmen evde harıl harıl gözlük arayan anneanneme bir zamanlar gülüyordum diye kaderin bana oynadığı bir oyun mu bu? :ühüh:

Parfüm ==> İnsanı Rezil De Eder; Vezir De..

Kategori: Hayat, Saçmalama — 6 October 2007, Saturday @ 22:15

    Ne zaman vezir?

Ağustos ayının sıcak günlerinde erkenden kalkıp bankacığıma doğru giderkene, sabahın köründe kalkmış olmanın verdiği mahmurlukla yolumu kaybetmemeye ve sağ salim bankama varmaya çalışırken birdenbire önümde beliriveren bir silüet. Tabi bu silüeti fark etmemi sağlayan şey, buram buram yayılan ve yolunu kaybetmeye zaten ölesiye meyilli olan birini sarhoş edecek kadar iddialı parfümü.. Kılık kıyafetinden belli ki o da işe gidiyor. Siyah ve parlak takım elbisesi, hafif rüzgârın yana doğru attığı mavi kravatı ve sabahın körüne göre fazla edalı yürüyüşünden belli. Bunu gözlemledikten sonra başka bir şey gözlemleyemedim; çünkü gözlerimi kapayıp burnumun götürdüğü yere gittim. Parfüm nereye götürürse oraya sürüklendiğimi hissettim gözlerim kapalı, burnum önde bir şekilde. Sonra hafiften gözlerimi açtım ve bankama geldiğimi fark ettim. O sırada kahramanımız da karşıdan karşıya geçecekti ve ben onun suratını çok merak ediyordum. Tam suratını çevirdi ki ben suratını görmemeye karar verdim. Ya parfümü kadar etkileyici ve karizmatik bir suratı yoksa? En iyisi onu hayal ettiğim gibi kalmasıydı –yani mükemmel. Görüldüğü gibi öyle de oldu. Karizmatik parfümlere daima zaafım olmuştur ve beni dile getiremeyeceğim şekilde etkiler bu keratalar. Sonuçta ne oldu? Arkamı dönüp bankama girdim ve uyumaya devam ettim :Ä İşte o adam, parfümü sayesinde benim gözümde vezir olmuştur bile!

    Ne zaman rezil?

Parfüm sürmeden evden çıkmam. Son zamanlarda da en son orta okulda kullandığım; fakat o senelerden sonra hiçbir yerde bulamayıp 8 ay önce Beşiktaş’ta rastladığım Catherine Arley‘in Tuçe parfümünü kullanıyorum. Neden bu parfümü kullandığıma şaşmamalı; bir kere isminden kazanıyor :parlak: Perşembe günü derse giderken her zamanki gibi parfümümü sıkıp gittim. Fakat bir gariplik vardı.. Daha yurt binasından çıkar çıkmaz bir arı dönmeye başlamıştı etrafımda. Sonra iki arı, derken üç, dört, beş.. Zar zor derslik binasına girdim ve kendimi sınıfa zor attım; rahat bir nefes aldım. Sonra hoca geldi ve derse başladık. Aldığım rahat nefesler sürmekteydi. Ta ki camdaki o ufacık aralıktan bir arı girene ve beni bulana kadar! Yahu tamam, Tuçe’nin şekerli olduğunu biliyorum da bu kadar da şekerli olduğunu bilmezdim.. Tadından yenmiyor! Arılar sahiplendiler bile. Staja giderken parfümüne vurulduğum adam beni tavladı; ben de Şile’deki bütün arıları.. Ve görüldüğü gibi, rezil de ben oluyorum! :ühüh:

Ah Şu Figüranlar!

Kategori: Saçmalama — 3 October 2007, Wednesday @ 01:53

Evet, yeni sezonun açılışını yaptık dün. Pazar günü yurduma geldim, yerleştim falan filan. Aslında Çarşamba akşamından beri yazacağım bi konu var ama bir türlü fırsat olmadı. Hatta kendi siteme bile zar zor giriyorum son günlerde. Bir sürü de girmek isteyip de giremediğim blog siteleri var arkadaşlarımın. Artık yarın blog hayatına dönmek istiyorum :) Tabi beni dün itibariyle yiyip bitiren gribim buna müsaade ederse..

Neyse, Çarşamba akşamı fark ettiğim şeye gelelim. Avrupa Yakası’nı seyrederken normalliğimi sorgulamaya başladım. Çünkü sahnede kalabalık bir ortam varken ben ön plandaki oyunculara değil, arkada amaçsız amaçsız gezen, konuşan vb şeyler yapan kişilere odaklanıyorum :hıı: Mesela Avrupa Yakası’nda bizimkilerin devamlı gittiği bir kafe var ya, orada oturup konuştukları zaman onları değil de; arkada onu bunu yiyen, bir şey almak için ayağa kalkan veya birbiriyle konuşan tipleri seyrediyorum resmen. Annem “aa bu espri süperdi” deyince de aval aval bakıyorum. “Ben o sırada arkadaki kızın elini neden sağa sola salladığıyla ilgileniyordum anne” diyemiyorum tabi.

Başka programlarda da -özellikle komedi programları- arka plandaki figürlerle kafayı yiyorum. O kadar komik oluyorlar ki bazen, şovdan ziyade onlara gülüyorum. Sözde doğal bir ortam oluşsun diye gayet doğal(!) bir şekilde biriyle konuşuyorlar; ama arada bir de gözlerini kameraya veya esas oyunculara çevirmekten kendilerini alamıyorlar. Daha da kötüsü ciddi olmaları gerekirken gülüyorlar veya sırıtıyorlar filan.

Saat şu anda 01:48 ve yarın 10′da dersim var. Bu saatte bunu anlatmam ne kadar normal ki dizilerde arka plandakileri seyretmem normal olsun! 8-)

Kilomu Nasıl Anlıyorum?

Kategori: Hayat, Saçmalama — 15 September 2007, Saturday @ 14:18

    Evden çıkarayak bir tespitimi yazayım istedim:

    Kilo verip aldığımı her normal bireyin yaptığı gibi tartıya çıkıp tartılmak yerine başka türlü anlıyorum. Sokaktayken pantolonumun cebindeki iPod’umu dinlerken şarkılar kendiliğinden atlıyorsa veya şarkıların kendiliğinden sesi kısılıyorsa anlıyorum ki kilo almışım. Ama ne kadar hareket edersem edeyim ben bir düğmesine basmadıkça iPod’da herhangi bir değişiklik olmuyorsa anlıyorum ki kilo vermişim.

    Şu saatten itibaren hakkımda ne düşünürsünüz bilmiyorum; ama en azından dürüst olduğumu hesaba katarak değerlendirin beni nooolurr..

TÜRK FİLMİNDEN BİR KARE

Kategori: Film, Saçmalama — 10 September 2007, Monday @ 11:46

Stajım bittikten sonra bir gün bile evde durmayan ben, annemin “evi otel gibi kullanıyorsun valla, bi yüzünü göremiyoruz” demesinden sonra en azından Cumartesi günü evde kalmaya karar verdim. Aylar oldu şöyle bütün gün evde kalmayalı. Dolayısıyla evde ne yapılabileceğini unutmuşum. Ben de Garfieldgillerden olduğum için kanepeye sindim ve tembel tembel televizyonumu seyretmeye başladım. Bir Türk filmine takıldım. Muhtemelen on bininci kez seyrediyordum bu filmi ama hafızamdan çabuk silinmiş olmalıydı ki bazı sahneleri daha önce görmemiş gibiydim. İşe anlam veremediğim ve öylece kaldığım sahnelerden biri:

Fakir ama gururlu bir delikanlı ve genç ve güzel bir kızın hikayesi anlatılır. Bunlar gayet saf ve temiz duygularla birbirini sevmektedir. Fekat gel gör ki bu kızımızda gözü olan ırz düşmanı bir herif vardır. Ve bir gün bir yolunu bulup kıza saldırır. Kız kurtulmaya çalışır ama adamın kolları öyle kuvvetlidir ki çoktan onu sarmıştır bile. Kız adamdan kurtulmak için çırpınırken ve bu sırada “bırak beni, Allah’ımmm bu da mı olacaktı! Bırak diyorum sana hayvan herif” gibi cümleler sarf ederkene kahramanımız gelir ve sevgilisiyle bu adamı bu halde (!) görünce önce bir kalır, sonra direk adama hokkalı (!) bir tokat veya yumruk veya her ikisini birden savurur. Ve trajedi burada başlar. Buraya kadar her şey normaldir –hadi normaldir diyelim-, adamı hakladıktan sonra kıza dönüp “bana bunu da mı yapacaktın Nalan?!?! N’olamaz, oysa sana güvenmiştim, ne adi ne aşağılık bir kadınmışsın!” deyip bir tokat da ona patlatır. Yahu görmüyor musun kızcağız orada çığlık çığlığa birinin onu kurtarmasını bekliyor, adamın elinden kurtulmak için kendini paralıyor; sen de gelip onun seni aldattığını söylüyorsun. Maalesef ki hemen hemen her Türk filmindeki kahramanımız kör oluyor.. :^) Ne yazık.. Daha da yazık olanı, aslında o kadının kendisini aldatmadığını seneler sonra bir şekilde öğrenir ve barışırlar. Aslında o an kendisini aldatmadığını görmesi mümkünken neden seneler sonra anlamayı seçerler bilemiyorum. Bir 10 sene sonra filan durup dururken “ya benim kız aslında bağırıyordu orada ben sinirle duymamış olabilirim, insan olgunlaşınca daha mantıklı düşünüyor.. Kurtulmaya çalışıyordu ama ben her şeyi mahvettim hemen gidip onu bulmalıyım” diye mi düşünüyor anlamıyorum :^)

Film bittiğinde yerimden kalktığımda kanepede bir Tuğçe figürü oluşmuştu. Sonra bütün gün evde aptal gibi dolaştım. Ağırlık çöktü, tembellik bastı vs vs. Sanırım evi otel gibi kullanmaya devam etsem iyi olacak.. Şu anda da evden çıkarayak yazdım bu yazıyı. Şimdilik hoşçakalın!

NEDEN BU KADAR MERAKLIYIZ?!?

Kategori: Bilinç Akışı, Hayat, Saçmalama — 6 September 2007, Thursday @ 19:58

     Dün Beşiktaş’ta oturmuş arkadaşımın gelmesini beklerkene, etraftaki insanları incelemeye başladım. Sıkılınca çok eğlenceli şeyler bulabiliyorum bazen.. Karşılıklı banklarda oturanlar birbirlerini seyrediyorlar ve bekledikleri kişi için “üff bu da bi türlü gelmedi. Umarım şu karşıdaki tipsizin beklediği kişi benimkinden önce gelmez” diyorlar gibi bir halleri var. Adeta hangimizin beklediği daha önce gelecek bakalım yarışı. Arkadaşı gelen kalkıyor, ona sarılıyor ve orada hala oturmakta olan kişiye “he he, sen hala bekle canım” bakışı atıp havalı havalı gidiyor. Bazısı beklemekten öyle sıkılmış ki, ayağını banka uzatmış, yoldan hayır gelmeyeceğine kanaat getirip havaya bakıyor belki havadan gelir diye :^) Bazısı ise muhtemelen bir önceki gece tartıştığı kız arkadaşına vermek üzere elindeki gül ile, mahçup ve sıkılgan gözlerle “Tamam dün seni kızdırdım ama bu kadar da bekletilmez ki! Delikanlı adamım ben racona ters elinde gül ile beklemek! ^o)” mesajını veriyor.

     Bir süre sonra kendimin hangi gruba dahil olduğumu düşünmeye başladım. Ben başka bir gruptum. Uslu uslu oturup bekleyen, dudağını ısıran, tırnaklarını yiyen bir tip. Dudaklarımı yemeyeyim diye krem sürmeye karar verdim. Küçücük çantamda kremi bulamadım! Üstelik tek gözü var. Nasıl oluyor hala anlayamadan yanımda oturan orta yaşlı bir bayanın çantamın içine benden daha fazla eğildiğini gördüm. Sonra diğer yanıma da baktım, o tarafımdaki bayan da göz ucuyla bakıyordu, en azından daha kibar; çaktırmamaya çalışıyor.. Haliyle rahatsız oldum tabi. Kremi ne kadar önce bulmaya çalışırsam o kadar saklanıyor sanki! Her geçen dakika bu bayanlar iyice çantanın içine düşecek kıvama geliyor. Utanmasa bir tanesi “bak yanlış yerde arıyorsun, sağ tarafta sıkışmış işte kremin”, diğeri ise “ne arıyorsun sen söyle, ben sana bulayım” diyecek. Hatta hiç utanmasalar “hayır benim dediğim yerde, sen yanlış bakıyorsun” diye birbirleriyle kavga edecekler. En sonunda dayanamayıp ölümcül bakışımdan fırlattım iki tane –bir adet sağa bir adet sola olmak üzere-. Ondan sonra bakamadılar tabi :parlak:

     Aynı şekilde, cüzdanımı çıkardığımda etrafımda cüzdanıma yönelen gözlerden koleksiyon yapabilirim. Cüzdanımda kaç tane kart olduğu, içinde ne kadar para olduğu, o fotoğraftakinin annem mi ablam mı yengem mi teyzem mi öğretmenim mi olduğu, bozuk paraları koyacak ayrı bir gözü olup olmadığı insanları neden bu kadar ilgilendiriyor çok merak ediyorum. Açıklayacak olan varsa buyursun.. İnsanlarımız neden bu kadar meraklı?!?!

« Previous PageNext Page »