Final Dönemi Sonrası Tuuce Hâli

Kategori: Hayat — 30 January 2008, Wednesday @ 02:47

Savaştan çıkmış gibiyim. Pestil gibiyim. Ezilmiş bir domates gibiyim. İçine göçmüş bir su şişesi gibiyim. Telleri kopmuş bir kablo gibiyim. Ojesi çıkmış bir tırnak gibiyim. Çizilmiş bir CD gibiyim. “gibi”siz bir cümle kuracak olursam, final dönemi bitmiş bir öğrenciyim! Sanırım sadece bu cümleyi kurmam, önceki bütün cümleleri ve daha fazlasını kapsayacaktır..

Ben hayatımda bu kadar yoğun bir final dönemi geçirmedim desem yeridir. Uykusuzluktan ve hâlsizlikten göçüp gitmediğime şaşırıyorum kal: Final dönemimin sadece bir kısmını şöyle açıklayabilirim:

- Neskafeden midem delindi. 4 tane zıkkım gibi final üst üste olunca ve ben de öğrenciliğin gereklerini son derece titizlikle yerine getiren biri olaraktan son güne, hatta son saatlere bırakınca uykum gelmesin diyerekten neskafeye hücum ettim haliyle!

- Nedense elimde, hatta suratımda ne idüğü belirsiz bir sürü çizikler belirdi, çoğu hâlâ duruyor. Yani, nerede çizdim nerede kestim anlamadım, elimdeki çizik neyse de dudağımın üstündeki ve alnımdaki çizikler ne oluyor onu hiç anlamadım. Elimi kitabın sayfaları filan çizmiştir de kitabın sayfalarının dudağımın üstünde veya alnımda ne işi var?!?! 8-)

- Eskiden -üniversiteye girmeden ve final dönemiyle tanışmadan önceki saf ve tozpembe yıllarımda- sınav öncesi gecesi 2′de yatmayı bile çok geç sayardım. Sabah kalkamayacağım, sabah kalkınca uykumu almamış olacağım ve bu yüzden sınavda dikkatim dağılacak diye çok korkardım. Amma ve lâkin artık 2, benim için çok erken bir saat. Gece uzun! Üniversitede bu, 4′ü bile buldu. Ama bu dönem biraz abarttım ve hiç uyumadığım günler oldu. Çok ilginç oluyor. Eskiden hiç olasılık vermediğim, imkânsız dediğim bir şeyi yaptım, hiç uyumadan sınava girdim. Şimdi ise 2 gün üst üste uyumamak imkânsız gibi geliyor. Umarım bu imkânsızlığı imkânsızlık olmaktan çıkaracak bir deneyimle karşılaşmam :ühüh:

- Son finalimde -kendileri Cumartesi günü oluyorlar, evet yanlış duymadınız Cumartesi!- sınav kâğıdını hocaya vermeden önce çantamı, montumu, ders notlarımı toplamış; telefonumu sol elime, sınav kâğıdını da sağ elime almıştım. Akıllı (!) ben, hocaya telefonu uzatıp sınıftan çıkarken buldum kendimi. Tam sınıftan çıkıyordum ki bir an öylece kaldım kal: Sonra bir baktım hoca da kalmış! “Hocam savaştan çıkmış gibiyim kusura bakmayın çok dalgınım” dedim gülerek ve telefonu alıp asıl vermem gereken şeyi yani sınav kâğıdını verdim. Hocayla karşılıklı anlamsız anlamsız güldük ama bu anı hafıza kartımdan çıkarmak istiyorum :Ç

Daha anlatacağım bir sürü şeyim var ama aklıma geldikçe ve mümkünse geç olmayan bir saatte anlatacağım. Fark ediyorum ki kafamı toparlayıp cümle kurma kabiliyetim biraz zayıflamış, anlama kabiliyetim epeyce düşmüş, olayları idrak etme sürecim ise uzadıkça uzuyor. Unutkanlık ise almış başını gidiyor! Şu finallerin yan etkilerini giderecek bir ilaç yok mudur?!?! :ühüh: Bunun dışında, tatilimin 3. gününün sonundayım ve uyumanın ne kadar güzel bir şey olduğunu çok daha iyi anladım. Bu kadar uyku yeter, artık evde duracağımı sanmıyorum. Final döneminin uykusuzluk acısını çıkardım, şimdi de eve kapanma acısını çıkartacağım. HAHAHA!!!

Öyle Olmaz, Böyle Olur! HIH!

Kategori: Saçmalama — 22 January 2008, Tuesday @ 14:29

Bir önceki yazıma yapılan son yorumlarda Emre‘nin gösterdiği linkteki fotoğrafa bakınca gerçekten mideme kramplar girdi, kendime gelmem baya bi zamanımı aldı. Üstelik beni ona benzetmesi de cabası :oklava: Zaten diğer arkadaşlar da bunu bekliyomuş gibi hepsi “kilolusun bak yatakta bile izin çıkıyo” modunda üstüme geldiler. Ben 48 kiloyum! Daha dün tartıldım! Hem “kilolu dediğiniz öyle değil, böyle olur” baabında bi fotoğraf yapıştırıyorum hemencik:

Nasılım? :parlak:

Şanslı Olmak İçin İllâ Piyango Çıkması Gerekmiyor…

Kategori: Benim "Açı"mdan, Bilinç Akışı, Hayat — 20 January 2008, Sunday @ 05:35

Bugün aslında çok sıradan, çok önemsiz gibi görünen bir olay üzerine düşünüp kendimi şanslı hissettim. Anlatayım:

Salı başlayan final kâbusu Cuma günü sona erdi -en azından 5 günlüğüne-. Ben bu 4 gün içinde en fazla 10 saat uyudum, uyumadım. Perişan oldum resmen. Cuma eve geldim, yemek yiyip direk yattım ve uyudum, uyudum, uyudum. Sonra yine uyudum, biraz da uyuyayım dedim ve uyudum. Arada bir kalktım, evin içinde dolandım falan.. Dün (Cumartesi) fark ettim ki, yatakta şeklim çıkmış :Ç Neyse, sağolsunlar birçok arkadaşım benim bu ortadan kaybolmam dolayısıyla arayıp sordular. Özellikle bugün bir arkadaşımla konuşurken bir şey dikkatimi çekti. Beni merak ettiğini, hayatımda son zamanlarda yaşadığım bir olay hakkında endişelendiğini ve ihtiyacım olan bir şey olup olmadığını sordu. O yoğunlukta nasıl unutmamış, nasıl hatırlamıştı şaşırdım. Bir önceki gün de, taa o zamanda neler yaptığımı, neleri sevdiğimi, nelerden nefret ettiğimi, beni nasıl kızdırdığını ve benim de ne tepkiler verdiğimi anlatan bir ortaokul arkadaşımdan mail geldi. Halbuki bunlara gerek yoktu, ben de çok iyi hatırlıyordum onu. Ama o kadar şeyi aklında tutmasına yine şaşırdım.

Bugüne kadar “iyi” arkadaş olarak seçtiğim insanlar benim neyi sevip neyi sevmediğimi bildiklerini, eskiden söylediğim en ufak bir şeyi akıllarında tuttuklarını, benim hakkımda detaylara önem verdiklerini her şekilde belli ediyorlar. Ne kadar şanslıyım ki bana bunu hissettiriyorlar. “Ama Tuğçe sen orayı sevmezsin ki sırf benim yüzümden gitmeyelim“, “Tuğçe sen benden 2 sene önce şunun CD’sini istemiştim ben bulamamıştım o şarkıları şimdi veriyorum o yüzden“, “Senin başına 4 ay önce de böyle bir şey gelmişti o zaman da aynı şeyleri düşünmüştün“, “Bence böyle yap; çünkü sen bu karakterde bi insansın” cümleleri belki de çoğumuzun günlük hayatta az ya da çok duyduğu ama farkında olmadığı cümleler. Halbuki bu cümleleri duyan insanlar çok şanslı olduklarını bilmiyorlarsa yazık ediyorlar. Hayatta onlara değer veren insanların varlıklarını fark etmeyen, onlar için ne ifade ettiklerini gözden kaçıran insanları hayata bağlayan şey nedir merak ediyorum. Beni tanıyan tanır, arkadaşlık ilişkilerimde hep fedakâr, hep hassasımdır. Karşılığını alacağım diye yaptığım bir şey değil bu. Yapıyorum, çünkü öyle mutlu oluyorum. Yapıyorum, çünkü insanlara değer vermek hoşuma gidiyor. Karşılık beklemeden, karakterim dolayısıyla yaptığım bir şeye karşılık alamasam yine de yapardım. Ama alıyorum, hem de fazlasıyla. Alınca daha da mutlu oluyorum. Ve buradan, geç de olsa, bana bunun karşılığını verenlere teşekkür etmek istiyorum. Biliyorum ki, önemli olan karşılık vermek zorunda olduğumuz şeylere değil, karşılık vermek zorunda olmadığımız hâlde sadece istediğimiz için karşılık vermemiz. Hayatınızda böyle insanlar varsa siz de onların kıymetlerini bilin ve teşekkür edin bence :) Naçizane.. (A)

Yeminimi Bozdum Nalan!

Kategori: Hayat — 17 January 2008, Thursday @ 19:01

Bu hafta tam 4 gün üst üste olmak üzere finallerim vardı 8-| Hâlâ da var |-) Uyku düzen(!)im değişti, sabah 5′te filan yatar oldum. Yiyip yiyip oturduğum içim artık bol giysiler tercih eder hâle geldim. vs vs vs.. Yaklaşık 1 buçuk saat önce 3. finalimden çıktım. Yarın da sınavım var ve ben bu süre boyunca yazı yazmamaya ant içmiştim. Çünkü yazıya kendimi kaptırdım mı bir daha kendime gelemiyorum. Peki ne bana bu yeminimi bozduran mesele? ^o)

Biraz önce çıktığım sınav 15 soruluk test, 6 soruluk kısa paragraf sorusundan oluşuyordu. Bir de bonus olaraktan 15 puanlık bir soru sormuş hoca. Yani sınav 115 puan üzerinden değerlendirilecek. Hoca bu şekilde kısa bir açıklama yaptıktan sonra -ki bence buna bile gerek yoktu; çünkü her şey sınav kâğıdında anlatılıyordu zaten- biz, kurbanlık koyunlar, sınava başladık :ühüh: Lâkin bir kız öyle sorular sordu ki.. İşte birkaç örnek:

Hocam, bu test kısmını arkadaki cevap anahtarında da işaretleyecek miyiz?” (”Tabi ki hayır, o oraya süs olsun diye konuldu!” diyecektim, diyemedim.)
Ek puanlık soruyu yapmak zorunda değiliz di mi hocam?” (Yapmak zorunda olsaydın “ek” puanlık değil, bildiğin “puanlık” soru olurdu di mi? de diyemedim..)
Peki hocam bu 6 soruyu da cevaplayacak mıyız? Yoksa sadece 4 tanesini mi cevaplayacağız?

Hoca bu soruya da gayet sabırla cevap verdikten sonra, abartmıyorum, arkadaşımız şu soruyu sordu:
Peki seçtiğimiz 4 tanesini mi? kal:

İşte tam o anda ayağa kalkıp “hayır, seçmediğin 4 soruyu cevaplayacaksın” demeyi o kadar istedim ki anlatamam :oklava: Tabi diyemeyince de ben tırnaklarımı kemirmeye, ayaklarımı sallamaya, gözlerimi tavana dikip bu kâbusun bitmesini beklemeye başladım. Hatta onun bu sorusundan sonra ben soruları anlamayı bıraktım, kızın mantığını anlamaya çalıştım. Millet soruları çözmeye çalışırken ben, böyle doğaüstü bir zekayı çözmeye çalıştım.

Nalan kim ya? :hıı:

Kelimeye Göre Telefon Ücreti

Kategori: Eğlence, Saçmalama — 10 January 2008, Thursday @ 13:17

Allaaahhhhhııımmm bu bi kâbus olmalı!!! Bu cevaplara inanamıyorum gerçekten. Beni bu “sokak ropörtajları” serisiyle tanıştırdığı için Cem‘e teşekkürü bir borç bilirim. Bayramdan beri çeşitli versiyonlarını seyredip seyredip eğleniyorum :Ç Bir tanesini de buraya aktarayım dedim. Özellikle bir vatandaşımızın “adam bir ay konuşuyor ikinci ay cep telefonunu göremiyorsun” deyişine bittiğimi belirtmek isterim. Öyle ilgili ve duyarlı bir vatandaş ki, her ay düzenli olarak bir köşede oturup insanların cep telefonuyla ne kadar konuştuğunu ve diğer ay cep telefonunu değiştirip değiştirmediğini ve kullanıp kullanmadığını takip ediyor :Ç Aaaayyyyyyyghghgh!!! Buyrun:

Çöp Kutusu Mu Beyin Mi Belli Değil

Kategori: Benim "Açı"mdan, Bilinç Akışı — 5 January 2008, Saturday @ 17:23

Şu anda beynimi koskocaman bir çöp kutusu gibi hissediyorum. Sanki beynimin içinde kıvrımlar yok da bir elektrik süpürgesi var. Ne var ne yok yutuyor, gerekli gereksiz ayırt etmeden. Beynim de doğal olarak uyuşuyor tabi. Bu uyuşukluk bacaklarıma, kollarıma, tüm vücuduma yayılmış gibi. Damarlarımın içi ağrıyor, kanım donmuş gibi, düşüncelerim karıncalanmış… Ayağımı uzatıp günlerce dinlenmek, uyumak, dalga sesi dinlemek, pofuduk yastığıma sarılmak istiyorum. Herkesten uzak, her şeyden uzak. Yoruldum… Çok yoruldum… İstediğim şeylere vakit ayıramıyorum, gereksiz şeylere kafamı yoruyorum. Gözlerim o kadar ağırlaştı ki kaldıramıyorum onları. Boynumu kıpırdatamıyorum. Arkama dönüp bakamıyorum. İlerisini hiç göremiyorum. En iyisi bir süre bulunduğum yerde oturmak, hareketsiz kalmak diyorum. Ona da izin vermiyorlar. Her bir yandan itiyorlar, kimse itmezse şiddetli bir rüzgâr esiyor ve istemediğim yerlere götürüyor beni. “Acelem yok, beklerim” diyorum, dinlemiyorlar, dinlenmeme izin vermiyorlar. Oysa ki tek istediğim şey bana huzur veren insanlarla olmak. Ne yazık ki onlara zaman ayıramıyorum. Bir yandan saçmasapan ödevler, sınavlar, vıc vıc şeylerle uğraşıyorum; bir yandan gereksiz kişilerle. Neden beynimi doğru dürüst kullanamıyorum? İnsanın beynini istediği gibi kullanamamasına engel ne? Tabi ki hisleri. Eğer hisleri olmasaydı bütün insanlar aynı olmaz mıydı? Robot gibi, kolay tahmin edilebilir, uzaktan kumandayla çalışan vs vs.

Evet… Tek istediğim ayaklarımı uzatıp yatmak, hiçbir şey düşünmeden. Rüyamda çocukken oynadığım bebeklerimi versinler elime. İlkokul yıllarına geri dönmüş olayım. Bahçede seksek oynadığımız, dondurma yeme yarışı yaptığımız, su savaşı yaptığımız yıllara… Uyandıktan sonra da yenilenmiş olayım. Beynim parıl parıl parlasın. Zinde ve dinç olayım. Çöp kutusunu sadece mutfakta göreyim. Bu kadar…

[Bir arkadaşım geçenlerde bana “Tuğçe, yazılarına sinir oluyorum. Sanki hiçbi derdin yok hep gülüp eğleniyosun. Sitene öyle hayat güzel her şey güzel lalallalalaaa tarzı yazılar yazma diyorum, normal bir insan gibi senin de depresif anlarının olduğunu kabullen” dedi. Kabulleniyordum, ama yazmıyordum pek. Buyrun :) ]

2008~2008~2008~20808~2008~2008~2008~2008

Kategori: Benim "Açı"mdan, Bilinç Akışı, Hayat — 31 December 2007, Monday @ 20:38

2007′nin son gününde, son akşamında şöööyle bir dönüp baktım geçmiş yıllara.. Derine inmeden.. Çocukluğumuzda arkadaşlarımla evcilik oynarken hep “şimdi ben 18 yaşında oliym, sen de 19 yaşında ol tamam mı?” derdik birbirimize. Bir diğerimiz de “ben niye 19 oluyorum yaa sen 19 ol, ben 18 olucam!” derdi. O yaşta en büyük hayalimiz nedense 18 yaşında olmaktı. Şimdi 18 yaşım geldi, çoktan geçti bile :ühüh:

Hayatımın öyle anları var ki çok geçmişte olmasına rağmen hala unutamadığım.. Öyle hataları var ki elime fırsat geçse düzeltmek isteyeceğim. Ve öyle olayları var ki elimde olsa hemen değiştireceğim.. Bazı gerçeklerle yaşamak zor oluyor. Ne geçmişe dönüp bir şeyleri değiştirmek mümkün oluyor, ne de geçmişi unutmak.. Gerçi bazen de tam tersini düşünüyorum. O hataların veya değiştirmek istediğim olayların da bir anlamı olduğunu.. Evet, belki belli bir zaman bende kötü bir etki bırakıyorlar ama hayatımızdaki olaylar zincirleme geliştiğinden “kötü” diye nitelendirdiğim olay tahmin edemeyeceğim kadar güzel bir olaya sebep olabiliyor. Son zamanlarda çok yaşadım. Hata yaptığımı düşündüğüm her olay o hatanın olmadığı takdirde asla elde edemeyeceğim şeyleri verdi bana.. Demem o ki, aslında her şeyin bir anlamı var. Çok az şeyin anlamı yok; bunların anlamının olmamasının sebebi de anlamı olanlara “anlamlı” diyebilmemizi sağlamak. Kim “anlamlı“yı görmeden bir şeye “anlamsız” diyebilir ki?

Ve bu akşam yeni bir seneye giriyoruz. Hepimizin farklı farklı beklentileri var yeni yıldan. Çoğumuz deriz “yeni yıla nasıl girersek öyle geçer” diye. Hikâye! Ben 2000 yılına örgü örerek girmiştim! kal: İş Eğitimi diye “anlamlı bir dersimiz vardı ve koskocamaaan bir atkı örmem gerekiyordu. Yetiştirememiştim ve durmadan örüyordum. Bir baktım saat 12 oluyor ve millet geri sayıma başlamış. Ben yünlere dolandım ve bir türlü kurtulamadım. Sonunda teslim oldum amaaann deyip örgü örmeye devam ettim ve öyle girdim yeni yıla :Ç Ama o yıldan sonra hiç de örgü örmedim! Acaba başka nasıl girilir ki yeni yıla? ^o)

Son olarak, son derece rahatsız olduğum bir konuya değinmeden edemeyeceğim. İnternetten gönderilen kartlarda, MSN’deki kişisel iletilerde, dükkânların camlarında, yılbaşı arifesi satılan pek çok eşyada neden “Happy New Year” yazısı var?!? Günlük hayatta çevremizdeki insanların yeni yılını kutlarken “iyi seneler” veya “iyi yıllar” dediğimiz halde neden yazılarımızda “Happy New Year” var?! Düşünsenize, marketten alışveriş yapıyorum ve çıkarken kasiyere “Happy New Year“; kasaptan et alıp çıkarken “Merry Christmas” diyorum. Kasiyer şaşkın şaşkın bakar, kasap direk dalar!

Daldan dala atladığım bu yazıya bir an önce son veriyorum. 2008′in pişmanlıklardan uzak ve anlamlı bir yıl olmasını diliyorum.. Hepimize iyi yıllar <:o) :)

Adım Hıdır, Elimden Gel(mey)en Budur!

Kategori: Benim "Açı"mdan, Saçmalama — 29 December 2007, Saturday @ 01:43

Geceyarısından sonra aklıma gelen şeyi söylersem deli miyim diye düşünür müsünüz bilmiyorum. Biraz sonra söyleyeceğim şeyin doğruluğundan emin değildim. Şimdi denedim ve emin oldum. Söylüyorum:

“Hıdır” ismini duyunca çok gülüyorum. Engel olamıyorum. Hatta bu durum bazen -karşımdaki de gülerse- kasıklarım ağrıyana kadar gülmeme bile sebep olabiliyor. Sebep asla bu ismin komik olması veya kötü bir özelliğe sahip olması değil. Tamamen benden kaynaklanan bi arıza.. Bir iki kere birisi ciddi bir şey anlatırken “Hıdır” kelimesini kullanmıştı ve ben kendimi tutamayıp gülmüştüm. Biraz önce denerken de yine güldüm ve annem içerden seslendi “kendi kendine neye gülüyorsun Tuğçe?” Şimdi “Hıdır’a gülüyorum anne” desem bir şey, “evet, kendi kendime gülüyorum” desem ayrı bir şey..

NOT: Ya fark ettim de, “Hıdır” kelimesini yazarken de gülüyorum :Ç  O zaman bu kitabı okumamalıyım di mi? ^o)

« Previous PageNext Page »