Eyl
13
2008
İnsan İsterse 3 Çıktı!!!

Aslında ben Eylül’ün başından beri bunu yazmayı düşünüyordum ama bir türlü zaman bulamadım.. Bu yazımın konusu İnsan İsterse – Azmin Zaferi Öyküleri 3. Bildiğiniz -veya bilmediğiniz- gibi bu serinin ilkinde de Ahmet Nazif Zorlu’nun başarı hikâyesini anlatan bir öykü yazmıştım. Hatırlamayanlar veya bilmeyenler buradan bilgi edinebilirler . Konsept danışmanlığını Mümin Sekman‘ın yaptığı İnsan İsterse 3′te de hayatımın sayılı filmlerinden biri olan The Pursuit of Happyness‘in kahramanı Chris Gardner‘ın başarı öyküsünü anlattım.

Bu filmi ne kadar çok sevdiğimi, konusunun beni nasıl derinden etkilediğini burada anlatmıştım. İnsan İsterse serisine o kadar çok uyan bir öyküydü ki bu, filmi seyrettiğim ilk günden beri bu seride yer alması gerektiğini düşünüyordum :) Bu öyküyü ne kadar keyifle yazdım anlatamam.. Benim için yazı yazmak zaten bir tutku; bir de sevdiğim bir konu ile birleşince tadından yenmedi.. (A) Chris Gardner hakkında baya bir araştırma yapmam gerekti tabi ki.. Yazımın bitimine doğru aramızda çoktan duygusal bir bağ oluşmuştu. Ama o bunu nereden bilsin elin Amerikalarında değil mi? Şu bir gerçek ki, öyküyü yazarken çok zorlandım. Çünkü hikâyeyi belli bir uzunlukta tutmak gerekiyordu ama hiçbir yerini kısaltmak istemiyordum. Bana kalsa Chris Gardner’ın en sevdiği ayakkabısının renginden, oğlu Christopher’ın çocukluk aşkına kadar her bir şeyi anlatacaktım. Ama işi Yasemin’in Penceresi‘ne çevirmenin bir anlamı yoktu tabi.. Yine de Mümin Sekman’la birlikte kısalttığımız her bir cümle için içimden bir parça koptu sanki.. :ühüh: Ama sonuç olarak ortaya güzel ve içime sinen bir yazı çıktığı için hepsine değdi :) Kitapta yer alan diğer öyküler de birbirinden ilginç, birbirinden güzel öyküler. Buradan diğer kahramanlarımızın kimler olduğunu öğrenebilirsiniz.

Yazımı özürle bitirmek istiyorum. Size bunu daha önceden duyurmam gerekirdi. Lâkin arkadaşlarımdan bazıları -hatta birçoğu- beni bu yüzden azarladı.. Neden böyle bir şeyi sitende duyurmuyorsun, daha çok insanın bu kitabı alıp okumasını sağlamıyorsun diye.. Ayrıca fark ettim ki arkadaşlar, birbirinizden habersizce neredeyse hepiniz bana “ilk okuyan benim di mi?” sorusunu sordunuz :Ç Ama ilk okuyanızın hanginiz olduğunu hiçbir zaman söylemeyeceğim (6) Buradan bana en başından beri “yazar olacaksın, yazar olacaksın, bu kabiliyetini harcama, siteni nadasa bırakma” diye diye bana destek veren Serhat’a, “git yazı yaz da başımızda dır dır etme, biraz oyalanırsın hem bizi de rahat bırakırsın” diyen Akın’a sevgiler, saygılar efenim.. İşte size iki ayrı teşvik örneği :Ä Şimdi görevimi başarıyla tamamlamanın verdiği mutluluk ve sabahın benim üzerimde bıraktığı rehavetle yatıyorum.. Tabi önce bir The Damnwells – Keep A Little Organ in You dinlemek iyi gider.. -Teşekkürler Cem, şarkı süpperr :M -İyi geceler. -ya da iyi sabahlar mı desem 8-) -

Eyl
06
2008
Bir Arkadaşım(!)…

İnsanoğlu gerçekten de anlaşılmaz varlık.. “Yine neyimizi gördün Tuğçe?” dediklerini duyar gibiyim kendilerinin. Gördüklerimden bir tanesine değineyim bu yazıda efendim..

Neden bazen kendimizi gizleme gereksinimi duyarız? Kendimizden utandığımız için mi, başkalarının bizim hakkımızda ne düşüneceğinden tedirgin olduğumuz için mi, kendimizi rahatsız hissettiğimiz ve aptal konumuna düşmek istemediğimiz için mi yoksa sadece bir istemdışı hareket olarak mı? İşimize gelmeyen şeyleri başkalarının üzerine atmakta üstümüze yok! En basiti şu meşhur “ben değil, bir arkadaşım” cümlesi. Gerçi son zamanlarda biraz(!) akıllandık ve bu cümleyi sadece “bir arkadaşım” şekline getirdik. Çünkü “ben değil” kısmını dahil ettiğimiz zaman karşımızdakinin “yarası olan gocunur” deme ihtimâli pek bir yüksek..

Bu cümlenin kendini gösterdiği başlıca yerlerden biri eczanelerdir. Bir arkadaşım eczacı olduğundan bu konuda yeterince bilgiye sahibim :) Bazı insanlar özel ve kişisel ürünleri isterlerken nedense “kendime değil, bir arkadaşıma” veya “bir arkadaşıma lazımmış da” cümlesini kullanma gereği duyuyorlarmış. Eczacı sanki “kime alıyorsun sen bunu bakayım hımm?” diye soracakmış gibi.. Diğer bir yer ikili ilişkilerdeki tartışma ortamıdır. “Ben o barı biliyorum çok güzel ortam var insan hemen ısınıyo..” “Nerden biliyosun sen o ortamı bakiym? Gittin mi yoksa?” “Yok canım, bir arkadaş gitmişti de, o anlatıyordu“. Veya, “sevgilim, aldatma konusunda ne düşünüyorsun? Mesela sen affeder misin böyle bir şeyi?” Şüpheli bakışlar karşısında yine “bir arkadaşım” yalanı.. Aslında insanın en iyi arkadaşı kendisidir, diye düşünecek olursak– böyle bir şey düşünmeyin, hinlik yapmayın! :oklava:

Bazı insanlar da tezini savunmak ve hatta kendilerince kanıtlamak için uydururlar “bir arkadaşım” hikâyesini. Fakat burada işin ilginci bir arkadaş olmadığı gibi kendileri de yoktur. Yani bu eylemi yapan yoktur; sadece doğru söylediğini ispatlamak(!) için kullanırlar. “Bak bu dediğim doğru; bir arkadaşım yapmıştı dediğim gibi olmuştu”. Ne kadar bilimsel bir açıklama değil mi?

İşin bir de kötü tarafı var. Gerçekten bir arkadaşımızın yaptığı bir şeyi söylerken yalancı çoban gibi hissetme ihtimalimiz yüksek. Bu sefer kimse inanmayacak bize.. Yine de merak etmeden de edemiyorum; var mıdır acaba aslında kendisinden bahsettiği halde “bir arkadaşım…” diye başlayan cümle kurmayan? 8-)

Tem
27
2008
Yurdum İnsanının Google’da Aradıkları

Uzun zamandan beri girmediğim http://analytics.google.com adresine girdim geçtiğimiz hafta. www.tuuce.com’a google.com’dan girenlerin hangi kalıpları/kelimeleri arayıp da girdiklerini merak ettim. Gördüklerim karşısında biraz şaşırmadım değil. Hele bazılarında şok oldum ama şok olduklarımdan bazılarını burada yayınlayamayacağım :) Ama geri kalanını yayınlamadan edemeyeceğim.

En çok google’dan aranıp da benim siteye yönlendirilen insanlar şunları aramışlar:

atalet, www.tuuce.com, ismail yk nın eski şarkıları, tereyağının faydaları, iş mülakatı, mey net [hala ne olduğunu çözemedim, belki mynet'in kırocası], hakkımda, the pursuit of happyness, tuuce, sudoku, fransız devrimi, ideal erkek

Şimdi, gelelim asıl yazmak istediğim kelimelere:

mideye bastırınca ağrı [eee, sonra??? neden bu şahsın bunu aradığını çok merak ediyorum doğrusu]
bazen düşünüyorum [vah yavrum, o kadar düşünüyorsun ki google'dayken bile etkisi geçmiyor]
erkek foto [bunu arayan kızlar hakkında yorum yapmak istemiyorum. bunu arayan erkekler hakkında hiç yorum yapmak istemiyorum]
eve çok misafir gelsin dye dua [ :Ç ilan filan verse bu arkadaşımız misafir aranıyor diye...]
nolmuş [bilmem nolmuş? google nereden bilsin bolmuş? her şey de google'dan beklenmez ki canım aaa]
otobüs kornası [eh yuh artık :Ç ]
15 yaşındakiler nasıl uzar? [her yaşın ayrı bir uzama tekniği vardır, yoksa bilmeyen var mı?]
5i bir aradanın faydaları [ben kendimi neskafe uzmanı sanırdım. nasıl bilmem 5i bir aradanın ne olduğunu :hıı: ]
alevi erkek arıyorum [inşallah bulursun kuzum]
alt tarafı elma yedik [kim kızdı sana elma yedin diye bu kadar?]
amy lee müslüman mı? [N'oldu? Müslümansa evlenecek misin?]
annemden bıktım [eminim o da senden bıkmıştır]
argoda şekil çizerim [bunu çözemedim, çözen var mı? :hıı: ]
ayaklarımı uzatıp uyumak istiyorum [e yavrucum, böyle diyeceğine ayaklarını uzatıp yatsan? google'ın sana çekyat vermesini fian mı bekliyorsun?]
ayça süt içiyor oyunu [kimbilir daha ne oyunlar çıkacak başımıza]
baba film müziği havalı korna sesi [???? kal: ]
bayanların saçlarıyla fazla oynamasının sebebi [bak bunu ben de bi düşüneyim :hmm:]
bazı şeylere çözüm bulamıyorum [dert etme, google var]
ben erkek [merhaba, ben de bayan]
ben öğretmenime aşık oldum böyle bir kitap var mı [google'ı adam yerine koyup bu şekilde soru soran zihniyeti ayakta alkışlıyorum]
bende kalmamışın [taze bittin be!]
benden kaçar mı [google'a hava atan bi tip]
benim anneannem ismail yaka olmuş [senin gibi bi torunu olduktan sonra o anneanneden ne olmaz]
bir erkeğin gözüne nasıl girebilirim [kalbine girmek desen anlayacağım be kızım ama bu erkek patronun herhalde 8-) ]
bugün düğün var saçımı nasıl yapsam [mazeret sunmak zorunda değilsin; saç modelleri diye arasan nasıl olur acaba?]
bugün sınavlardan ne vardı? [yemeklerden ne var gibi tövbeee]
canım seni ısırmak istiyor [pes...]
canım tuğçe seni seviyorum [ah canımmmm biz tuğçeler de seni seviyoruz]
çocuk doktoru ne yapar [çocuk doktorunu bilmem ama bu soru karşısında google nasıl çökmemiş ona şaşırmaktayım şu an...]
cv yazıcam [sen bu gidişle biraz zor cv yazarsın cicim]
delikanlı erkek fotoğrafları [kızımız delikanlı adam istiyor babababa]
dünya pörtlek gözler birincisi [ kal: ]
erkek gibi kız olma sebebi [hormonlar canım hormonlarrr veya daha da önemlisi bazı erkekler]
erkekler fotoğraflarda nasıl poz versin? [niye ki şimdi???]
erkekler kızları neden seviyoruz [kahretsin, vahşi cazibemiz işte. ya da sizin saflığınız :Ä ]
etine dolgun hatun [ne diyim evladım...]
evanescence şekilleri [o ne be?!?]
evde lüle saç yapmak [ :Ç başka yerde değil; illa evde olacak :Ç ]
eşinin sana sadık olduğunu anlamak [imkânsız]
fotoğraf tag lemek ne demek [bir Facebook mağduru...]
ha ha ha tuğçe [???]
güzel kızlarla hemen konuşmamak istiyorum her konuda [google'la dertleşmek de güzel olsa gerek...]
hayvanlarla nasıl ilişkiye girilir? [böyle bir şey arayan insana insan demek bize hakaret olur. pes doğrusu...]
iğne doktoru [üniversitelerde böyle bir bölüm açmalılar]
kalabalık misafir [misafir olsa bir dert, olmasa bir dert]
kamu maliyesi dersini almaya gerek var mı [yani ne diyim...]
karı koca filmleri [buna da ne diyim]
karpuz ve dondurma yiyen adam [karpuz ve dondurma yiyen adam'ı google'da arayan adam]
kendimin nasıl biri olduğumu anlatan testler [bana arkadaşlarını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim]
kaç kilo olduğunu tart [yakında internetten kilo da ölçülür bu gidişle]
kendim şekilli yazı yazıcam [ee ne yapabilir bu konuda google?]
kız manyak bana çay doldur [ahh google, çekilecek çile değil seninkisi]
konuşurken ııııı diye ses çıkarmak [bak bunu harbiden beğendim! :Ç ]
köstebekler neden hoşlanmaz [kendini köstebeklere adamış bir arkadaş]
mideme bastırınca ağrıyor [doktora gitsen?]
ruh halimi kim bozdu [o kadar google'cı olmuşuz ki; bunu bile google'dan arıyoruz :Ç ]
saçlarım terliyor [yani yanii... yaniiii diyemiyorum bir şey gerçekten..]
sevgilisinden ayrılan napsın [ne yapacağını google'dan araştırsın]
teyzelerin gıcıklıkları [bak bunu da sevdim! :) ]

İşte böyle arkadaşlar.. Bu ilginç sonuçları aldıktan sonra 6 ayda bir filan hangi kelimeler aranmış kontrol etmeye ve buraya aktarmaya karar verdim. Şu Google’da çalışanlar amma eğleniyorlardır he, diye düşünmeden de edemedim :Ç

Tem
19
2008
Hep Aynı Nakarat

Neden hata yapıyoruz?” diye sormak saçma bir soru olabilir. Çünkü insanız ve bazen doğru kararları alamayabiliyoruz veya sonuçlarının ne olacağını kestiremediğimiz için rasgele karar veriyoruz. Asıl soru şu: “Neden aynı hataları yapıyoruz?” Bir şeyi deneyip kötü sonucunu gördükten, bir karar verip olumsuz sonuç aldıktan sonra tekrar aynısını yapmak neden? Yenilgiyi görmeyi mi seviyoruz? Canımız sıkılıyor, yapılacak başka bir şey olmadığından “bari aynı yanlışı yapayım, en azından tanıdık” mı diyoruz? Yoksa gerçekten şartların ve kişilerin değiştiğine inanıp “bu sefer farklı olacak” diye mi düşünüyoruz? En kötüsü ve açıklanamaz olanı ise şartların ve kişilerin aynı olduğunu bile bile bu sefer farklı olacağını düşünüp tekrar aynı şeyi yapmamız olsa gerek.

Kendime kızıyorum bu konuda. “Hem ağlarım hem giderim” mantığında ilerleyip “hem bilirim hem yaparım” tarzında yaklaşıyorum hatalara. Bu sefer aynı şeyin olmayacağına dair umudum olmaz mı? Olmasa tekrar yapmaya kalkışır mıyım? Ama olacağına dair inancım ağır basar çoğunlukla. Hatta bu sefer her şey farklı gitse, gerçekten de “bu sefer farklı olacak” dedirten şeyler olsa içimden “Noluyo ya? Neden her şey çok güzel gidiyor? Bir yanlış var bu işte. Bunun tekrar aynı olumsuz sonuca ulaşması gerekiyordu. Hadi! Tekrar aynı şey olsun da içimden gelen ‘Yine aynı şey olacak saf Tuğçe! Bile bile yine bunu yapıyorsun ya!’ diyen ses haklı çıksın” diyorum. Acaba “ben demiştim” demeyi mi seviyorum diyorum.. Ama bunu kendime demek kötü de oluyor..

Aynı hatayı yapmamak bir yandan kolay; bir yandan zor. İşin içine insan girince zor. İnsanoğlu her şeyi karıştırıp zorlaştırdığı gibi bunu da zorlaştırıyor. Çünkü kendileri duygusal, gelgitli, bir yanı bir yanını tutmayan varlıklar oluyorlar.. En basitinden.. Elinde bir kapıya ait bir anahtar varsa onu takıp denersin ve olmadığını görünce anlarsın ki o anahtar o kapıya ait değil. Bir hafta sonra tekrar gelip “bakalım bu sefer olacak mı?” demek bir hatadır ve kapının açılma ihtimali yüzde sıfırdır. Ama içeride bir insan varsa kapıyı vurunca açmayabilir. Kapının açılmayacağını anlarsın ve gidip bir hafta sonra tekrar gelirsin. Bu sefer o kapının açılma ihtimali -yüzde kaç olduğu belirsiz olmakla birlikte- vardır. Fikrini değiştirmiştir, kendini değiştirmiştir vs. Açılmazsa “bu bir hataydı zaten, açmayacağını biliyordum” dersin ve “ben demiştim” kalıbını kullanırsın yine. Bir yandan da aslında garip bir şekilde için rahatlamıştır; çünkü bu tanıdık bir şeydir, daha önce görmüşsündür ve zaten beklediğin bir şeydir. “hata” deyip geçersin. Ama açılırsa şaşırırsın. Bir yandan sevinirsin, bir yandan “Ee şimdi ne olacak, ben açılmasını beklemiyordum ki. Peki bundan sonrası güzel olacak mı?” dersin. Hiçbir zaman tatmin olmadığımızın bir göstergesi aslında bu. İlla bir yerlerde bir sorun çıkacakmış veya çıkmak zorundaymış gibi düşünüyoruz.

Hepimiz farklı konularda şansımızı denemek için hayattayız. Sanırım hata yapmamızın ve/veya aynı hatayı yapmamızın en önemli sebebi bu şansları denemek istememiz. Yani umut.. Sonucu değiştirebileceğimize dair, düzeni bozabileceğimize dair, kendimizi yenebileceğimize ve daha da önemlisi şartları yenebileceğimize dair umut.. Steve Mc. Queen’in dediği gibi: “Bir kere yaptım, yine yaparım”.

Haz
12
2008
Her Şeyin Başı Sağlık

İnsan yaşamadan anlayamıyor.. Ben anladığımı sanırdım. Fakat aslında anlamamış olduğumu anlamam için ciddi bir hastalık geçirmem gerekiyormuş..

Cumartesi gününden beri -hastaneye gitmek dışında- yataktan kalkmamış biri olarak sokağa çıkmanın bile bir sağlıklı olma işareti olduğuna inanır oldum. Her şey o düğünle başladı.. Aslında sevmiyorum düğünleri. Sıkıcı ve boğucular. Ama öz abim saydığım insanın düğününe gitmemezlik edemezdim. Etmedim de.. Zaten hassas olan midemi bozan şeyin düğün pastası ve/veya yanında verilen meyve suyu olduğunu düşünüyorum. Anneanneme göre ise her zamanki gibi ince giyinmem ve üşütmem. Kazak bile giysem anneanneme göre üşütmüşümdür :) Haa, bir de “nazar“ı unutmamak lazım. Karşı komşularımız da “Vah yavrum, nazar oldu nazar boncuk takmadınız di mi kıza? Bi de kırmızı giymişti maşallah yavruummm” tezleriyle hastalığıma yeni bir boyut getirdiler. Nasıl bir hastalık geçirdim?

Düğünden geldikten sonra midemde ve bağırsaklarımda bi garipliğin olduğunu anlamak zor değildi. Bütün gece doğru dürüst uyumak bir yana, hiç uyuyamadım. Benimle birlikte ailem de tabi.. Ertesi gün hastaneye gittik. “Hastaneye gitmek” kalıbı ne kadar basit görünüyor. Ama bana göre tam bir işkenceydi ve imkânsız bir olaydı. Çünkü ayakta duramıyor, durduğum zaman da tansiyonum düştüğünden dolayı yere yığılıyordum. Zar zor hastaneye gidip bir iğne olup 2 şişe serum yedikten sonra biraz kendime geldim. Ama tekrar eve geldikten sonra anladım ki tam olarak kendim gelmemişim. Kâbus gibi bir 5 gün geçirdim. 5 gün nasıl kâbus olur? Hiçbir şey yiyemezsin, en çok sevdiğin, tok karna bile yiyebileceğin şeyleri görünce hatta duyunca ve hatta hatırlayınca bile miden bulanır, yediğin şeyleri anında kusarsın, kana kana su içmek istediğin halde miden bulanır diye içemezsin, kafanı televizyona bakmak için bile kaldıramazsın, tam iyileşir gibi olduğunda kısa bir süre sonra aslında arpa boyu kadar yol alamadığını fark edersin. Sonra, aynaya baktığın zaman suratının ve karnının içine çöktüğünü görürsün, suratının sapsarı olduğunu ve renge dair hiçbir şey olmadığını fark edersin, gözlerin yuvalarından çıkmıştır sanki.. Bu gördüğün kişiden korkarsın; daha fazla zayıflayacağından ve çökeceğinden korkarsın, eskiden aynaya baktığında gamzeli gamzeli gülen
suratı yeniden görmek istersin, sürekli uyursun, uyumadığın zaman yatarsın çünkü ayakta başın döner. Annenin sana yaptığı pirinç lapası, sapsade makarna ve ekmek kızartması dışında hiçbir şey yiyemediğinden şeker ve tuz ihtiyacını karşılayamazsın, gecenin bir yarısı ayağa kalktığında her yer kararır ve sen düşersin kafanı duvara sağlam bir şekilde vurarak, ertesi gün bakarsın ki bacakların ve kafan morarmıştır. Bir türlü geçmez bu kâbus.. Korkarsın; çünkü daha önce hiç böyle olmamışsındır ve bu hastalığın geçeceğinden emin değilsindir. O anda ölüm korkusu başlar. Hastaneye gittiğin zaman doktorun seni görünce size korku dolu bakışından ne kadar ciddi bir durumda olduğunu öyle iyi anlarsın ki sen ondan daha çok korkarsın. Serumla birlikte seni o odadan o odaya taşırlarken etrafın garip bakışlarına maruz kalırsın. Ve o anda anlarsın ki aslında hastaneye gittiğinde yanından geçen onlarca sedyede yatan insan aslında çok acı şeyler yaşıyor.. Oysa ki sen bir bakış atıp geçersin ve iki saniye sonra unutur kendi derd(!)ine dalarsın. Dert demişken..

Neleri dert etmezdim ki.. Sınavda aldığım notları, geleceğimle ilgili planlarımı, arkadaşlarımla aramda olan bazı olayları, oramı buramı, şuyumu buyumu, öteyi beriyi vs vs.. Her şey halledilir, her şeye bir çare bulunur. Yeter ki sağlık yerinde olsun. Sağlık olmadan sokağa bile çıkamazken, telefonda bile konuşamazken.. En büyük keyiflerimden biri olan film seyretmek aklımın ucundan bile geçmedi, en büyük zaaflarımdan biri olan dondurmayı aramadım bile.. Ama tatlıya ihtiyacım olduğunu öyle bir anladım ki.. 2 gün boyunca şekere dair hiçbir şey vücuduma girmeyince 2 günün sonunda sadece bir muzun içerdiği şekerle vücudumun nasıl bayram ettiğini, muzun ilk dilimini tattığımda ağzımı nasıl bir gerginliğin kapladığını anlatamam. Oysa sağlıklıyken muzun içerdiği şekere şeker bile demezdim..

Bütün bunları neden anlattım? Hem hayatımdaki en ciddi hastalığa dair yazı yazmak istediğim için, hem de belki bu yazıyı okuyanların kendilerine göre çıkaracakları bir şeyler olur diye.. Sokağa çıkıyorsunuz, yürürken durup dondurmacıdan dondurma almaya karar veriyorsunuz, arkadaşlarınızla buluşup sinemaya gidiyorsunuz, okula gidip sınava giriyorsunuz, işe gidip geliyorsunuz, günlük hayatınıza devam ediyorsunuz. Ama şunun farkında değilsiniz ki binlerce şikayetinizin olduğu bu hayat bir çok insana göre mükemmel. Mükemmelin yanı sıra, “ulaşılmaz“. Bu insanlara ben dahil değilim; çünkü iyileştim sayılır. Fakat hep hastalığa mahkûm olanlar bizim “normal” saydığımız şeylerin yanından bile geçemiyorlar. Su bile içemedikten, bu ihtiyacını serumdan karşıladıktan sonra.. Gerçekten, Pollyannacılık deyin ne derseniz deyin ama hayatı sağlıklı yaşamak gibisi yok. Ve son bir şey..

Çok şanslı olduğumu bir kez daha anladım. Böyle bir ailem olduğu için. Ben yemedim, onlar da yemedi; ben uyudum, onlar uyumadı; gece gündüz başımda beklediler, her ağlayışımda başımı okşayıp “iyileşeceksin yavrum” dediler. Her şey gelip geçiyor, ama onlar kalıyor. Herkes kendini düşünüyor, ama onlar önce beni.. Ben kendim için bile bu kadar uğraşmazken nasıl oluyor da onlar bu kadar kendilerini harap ediyorlar anlamıyorum. Belki de anne olunca anlayacağım. Şu anda anladığım tek şey sahip olduğum en değerli varlıkların onlar olduğu.

Haz
01
2008
N’olmuş Sokakta Kaybolmuşsam Yani?!

Perşembe günü hayatımın en sarsık günlerinden biriydi. Final dönemindeyim, fenalardayım, normal değilim. Uykusuz geceler, kafein bombardımanları, baş dönmeleri, yorgunluk argınlık, bitkinlik vs vs göz önünde bulundurulduğunda aslında kaybolmam çok da anormal bir durum sayılmayabilir. Evet! Kayboldum!

Her şey Perşembe sabahı okula uykusuz gitmemle başladı. Henüz festivalden kalan kas ağrılarım bile gitmemişti halbuki.. Gözlerim pörtlemiş bir şekilde “Monetary Economics” (Para Politikası) sınavına girip çıktıktan sonra birazcık daha rahat nefes alabilir hale gelmiştim. Elimde benim boyutumu, taşıyabilme kapasitemi ele alırsak tonlarca sayılabilecek ağırlıkta kitaplar vardı. Hepsi kafamdan kalın, boyumdan uzun, gövdemden büyüktüler. Ve ben onları bir torbada taşımak zorundaydım. Bazı kitaplar Akın’ın olduğu için 13.30 gibi Beşiktaş’ta buluşup ona teslim edecektim. Planım tıkır tıkır işliyordu. İşlerim ilk defa ayarladığım gibi gitmiş, saati saatine yetişebilir duruma gelmiştim. Şile’den İstanbul’a tam 1 saatte gelmiştim; Levent Metro’dan Beşiktaş’a da yarım saatte inerdim ve tam saatinde Akın’la buluşurdum. Sonra
hemen kitapları verir, evime gelir yemeğimi yediğim gibi hemen yatardım. Ne güzel planlarım vardı halbuki.. (A) Ama.. Amaa…

Levent’te Metro’da indim, karşıya geçtim ve Beşiktaş’a inmek için otobüse bindim. O kadar yorgundum ki o an için otobüsün boş olması, Beşiktaş’a gitmesinden daha önemli gibi geldi. Tabelasına bakmadan atıvermişim kendimi içeri! Daha 1 durak geçmeden otobüs abuk subuk bir yere sapmasın mı?!! Zaten yeterli miktarda var olan mide bulantım arttı, şekerim çıktı, panik stres hipertansiyon olmadım mı? Hemen düğmeye bastım ve ilk durakta inip karşıya geçip Beşiktaş’a giden bir otobüse binmeyi planladım. Ama “Çamlık” diye adlandırılan bu ulvi duraktan hiçbir otobüs geçmiyordu! Taksi filan da hak getire! Kaldım mı ben elimde kendimden büyük bi torba, koskoca çanta, ölmüş bir vaziyette taksisiz, otobüssüz kıyıda bir yerde! Son çare psişik güçlerimi kullanıp “evet, gözlerimi açtığımda Beşiktaş’ta olacağım” bile dedim; işe yaradı mı yaramadı mı burada söylemeye hiç gerek yok! 8o| Gözlerimi açtığımda telefon çaldı onun yerine. Akın’dı tabi ki. daha tek kelime ettirmeden “Ya Akın, Çamlık diye bi yerde indim. Yanlış otobüse binmişim” gibi bıdı bıdı cümleler kurunca “Tuğçe, sakin ol tamam kaçta gelirsen gel sağlam gel” cevabıyla karşılaşınca rahatladım biraz. Önüme çıkan ilk kişiye sorup nereden yürümem gerektiğini öğrenince daha bir rahatladım. Yürü, yürü, yürü, bu arada torban o yüke dayanamayıp kopsun, sen onunla uğraş bir de, sonra ayakkabı bağın ikide bir çözülsün, ellerini torba kessin artık taşıyacak gücün olmasın, bir sürü zaman ve enerji kaybet… Ahhh ahhh.. Neyse, sonunda Beşiktaş’a inen ana yola çıktım ve  eredeyim diye algılamaya çalışırken kaderin bir cilvesiyle karşılaştım diye düşünmeden edemedim. Burası, servisten indiğim yerdi ve ben tekrar Metro’nun olduğu yerdeydim. Hayatımda hiç bu kadar deja vu olmamıştım :hıı: Hâlime öyle bir sırıttım ki yanımdan geçenler de bana aptal aptal sırıttı, çok komikti :Ç Yaklaşık 1 saat önceki yaptığım her şeyi tekrar yaptım. Yanlış yöne sapan bir otobüse binmek dışında tabi! Şaka gibiydi yani… Böyle bir fiyaskonun ardından benimle alay etmek için fırsat gözleyen Akın’la buluşmak da tam bir—Düşündüm de asıl fiyasko buydu. O sırada annem aradı, Akın’ı isteyip “aman sakın yanlış otobüse binmesin yanlış yola sapmasın” diye tembihler etti, ikisi bir olup benimle alay ettiler :ühüh: Öyle şuursuz bir haldeydim ki Akın’a hangi kitapları vereceğimi, hangi yoldan eve gideceğimi, hangi ışıkta karşıdan karşıya geçeceğimi Akın’ın önderliğinde hatırladım. Kaç paralık akbil dolduracağıma bile o karar verdi kal: Buradan kendisine hem teşekkürlerimi sunuyor, hem de hayat boyu bu olayı önüme tekrar tekrar sunacağını bildiğim için de şimdiden peşin olarak kendisini kınıyorum.

Aslına bakarsak, insan hayatında böyle şeylerle çok karşılaşmıyor mu? Farkında olmasak bile hayatta birçok kez başladığımız yere geri dönmüyor muyuz? Birçok planla ve umutla başladığımız bir noktadan ulaşmak istediğimiz noktaya giderken çok çaba harcamamıza ve var gücümüzle çalışmamıza rağmen tekrar en başa döndüğümüzü, bir arpa boyu kadar bile yol alamadığımızı görmüyor muyuz? Tıpkı Linkin Park’ın “In The End” şarkısında dediği gibi: “I tried so hard and got so far; but in the end it doesn’t even matter…” Uğraşlarımızın hiçbir fayda sağlamadığını gördüğümüz zaman duyduğumuz türden sinir, öfke, nefret, hissizlik başka ne zaman duyulur acaba? Nedendi o zaman bu kadar çaba? Madem aynı yere gelecektim neden uğraştım, neden zamanımı ve enerjimi, üstelik umudumu harcadım diye sormaz mıyız? Aslında ben sormuyorum.. Sormamak lazım diye de düşünüyorum. Belki de o süreci yaşamamız gerekiyordur. Hiçbir anlamı olmayan bir süreçmiş gibi görünmesine rağmen “hayat tecrübesi” adı altında bize mutlaka bir şeyler kazandırıyordur. Kaldı ki, bir şeyin olumsuz sonuç vereceğini veya hiç sonuç vermeyeceğini yaşayıp görmek, ne sonuç vereceğini bilmemekten iyidir.

Yazımı burada sonlandırmak istiyorum; lâkin gecenin bir yarısı oldu ve uzadıkça saçmalayabilirim. Yazı yazmadığım bu süre içerisinde bana mail gönderip yazmamı isteyen herkese çok teşekkür ediyorum. “msn de online olacağına git de bişiler yaz sitene… Yeter be Tolkien’in kitapları için bile bu kadar merakla beklemedim benve “hangi ünv deydin sen tuce? hayır yeter bak protesto için ünvye gelicem yeter ^o)” deyip deyip beni yazmaya teşvik eden Serhat’a, final zamanlarımda fıkralarla ve kişisel iletileriyle keyfimi yerine getiren Serkan’a, shoutbox’ımda kendimi özlettiğimi söyleyen Fatih’e ve yazı yazmamı isteyen diğer arkadaşlarıma çok çok teşekkür ediyorum. Ama Sera’yı özellikle belirtmek istedim; çünkü en iyi o ifade etmiş.. O kadar çok istemiş ki yeni yazı yazmamı, söyleyememiş bile: “Yeni yazı istiyere” deyip kalmış :Ç Tişkür ederim Sera :M Sen de olsaydın festival daha bi güzel olurdu seneye mazeret kabul etmiyoruz =)

Nis
28
2008
Daldan Dala..

Tatil nedir? Nasıl geçirilmelidir? Ne yapılmalıdır ki tatilden en güzel şekilde fayda sağlanabilsin? Bu yaşıma geldim, bunca tatil geçirdim hâlâ şu soruların cevaplarını doğru dürüst bulamadım..

1 haftalık bahar tatilim bugün itibariyle bitmiş bulunuyor. :ühüh: Tatiller bana yarıyor mu yoksa beni daha mı fena yapıyor anlayamıyorum. :hıı: Tatil yapmazsam delirecek gibi oluyorum o yoğunluk içinde. Belki de o kadar yoğun olmamam gerekiyor; bunu bu hâle ben getiriyorum. Tatil yaptığım zaman da iyice abartıyorum ve tatilde yapmayı planladığım hiçbir şeyi yapamıyorum. Neden? Bilmiyorum. :hmm:

Tatilin tadı damağımda kaldı. Hâlâ tadını almak için damağımı zorlasam da artık çok geç.. Haziran’a az kaldı diye kendimi avutuyorum. Finallerden sonra rahatım. Staj konusunu katmazsak tabi..

Bu ıvır zıvır hakkında odamda oturmuş kendi kendime söylenirken, hatta söylenme evresini aşıp kendi kendime bağırınırken ve kafamı duvarlara vurma kıvamına gelirken birdenbire eski çağlarda yaşamayı diledim. Ama anlık bir şeydi. Neden mi anlık? Çünkü düşündüm..

Eski, çooook eski çağlarda ne yapıyorlardı? Soruyu kendim cevaplayacağım izlenimi vermiş bir cümle bu; ama ben ciddi anlamda soruyorum:

- Mesela en basiti, dişlerini nasıl fırçalıyorlardı diye aklıma bir soru geldi. Diş macunu yok, bir şey bulsalar bile dişlerini yeterince temizleyemezler.
- Saçlarını nasıl kesiyorlardı? Ne bulurlarsa ellerine alıp saçlarına abuk subuk şekiller vermek zorunda kalıyorlardır muhtemelen. Ne fön var, ne jöle var, ne tarak ne fırça ohoooo..
- Neskafe yok, dondurma yok, çeşit çeşit lezzetli abur cuburu bulmamışlar. Hayat mıymış onlarınkisi bee?!?!
- Parfüm veya parfüm ürünleri kullanmadan nasıl durulabilir diye düşünüyorum. Sizi bilmem ama ben parfümden çok etkileniyorum. Daha önce “Parfüm ==> İnsanı Rezil de Eder; Vezir de..” adlı yazımda belirttiğim üzere..
- Müziksiz nasıl durabiliyorlardı? Biliyorum, bir şeyin varlığına alışmazsan onun yokluğunu hissedemezsin. Kimbilir şu anda bizim bilmediğimiz, bizden çok sonra üretilmiş olacak neler var. O zamanki insanlar da bizim için “bu”nsuz nasıl yaşıyorlardı diyecekler.. Film diye bir şeyin olmaması da ne büyük eksiklik! Sadece son 1 haftada “tatilimi Hollywood’da geçirdim” diyecek kadar çok film seyrettiğimden olsa gerek onsuz bir hayat nasıl olur düşünmek bile istemiyorum. Gerçi o insanların kendileri filmdiler. Bugün bizim önümüze her şey hazır geliyor. Birileri tarafından üretiliyor, hazırlanıyor, bize sadece satın almak düşüyor. Ama onlar bütün kişisel ihtiyaçlarını kendileri karşılamak zorundalardı. Düşündüm de, böyle bir belgesel seyretmeyi çok isterdim.. Müziğe gelince, onlar doğanın sesini dinliyorlardı. Bu çok daha huzur verici olabiliyor bazen. Bugün sokakta yürürken kulaklığımı takmazsam dinleyeceğim şeyleri sayayım hemen:
==>yolda kavga eden kadınların sesi
==>arabaların insanı sağır ve hasta eden korna sesleri
==>şoförlerin gerekirse arabadan çıkıp birbirlerine saydıkları küfürler vs vs.
August RushAma o zamanlarda doğanın sesini dinlemek mümkündü. Hemen şu noktada aklıma 2 gün önce annemle seyrettiğimiz “August Rush” filmi geldi. Müziğin bu kadar içimizde olduğunu, aslında her an her saniye müzikle birlikte olduğumuzu ve müziğin hayatımıza kattığı anlamı o kadar güzel anlatıyor ki.. Bana kazandırdığı “Something Inside” isimli muhteşem şarkı da cabası. Filmlerde gerçeklik payı arayanlar için söylemeliyim ki, filmin masalsı yönü ağır basıyor. Ayaklarınız yere basarken seyretmemeniz, çok gerçekçi olmamanız gerek. Hıncal Uluç televizyonda August Rush hakkında konuştuktan sonra annem bana öyle bir “Tuğççeeeee bu filmi kesinlikle seyretmeliyiz” bakışı fırlattı ki.. Konuşmadan sonra ağzımdan akan suları silip anneme katıldığımı söylemem baya bi zamanımı aldı. İyi ki de Hıncal Uluç’u dinleyip seyretmişiz bu filmi. Zaten 4-5 ay önce köşe yazılarından bir tanesinde “Heroes of China” gösterisini öyle bir tanıtmıştı ki o gösteriye gitmeden de rahat edemedik. O ne derse biz onu yapıyoruz anlayacağınız :Ç

Yarın evimizde badana başlıyor. Ben de Şile’ye, okulumun ve yurdumun sıcak kollarına koşuyorum. Badana madana bizi bozar..
DİPNOT: [Cem, sonunda 10 Things I Hate About You'yu seyrederek senin de benden nefret etmenin 10. sebebini listeden çıkarmış oldum :Ä]

Blog hayatımın (!) en daldan dala atlayan, en aşure kıvamında yazısını yazmış bulunuyorum. Aç karna okumayın. Yoksa geç mi kaldım? ^o)

Nis
22
2008
The Pursuit Of Happyness

Bilmiyorum ne kadar zaman oldu yazmayalı. Bilmek de istemiyorum. Bu kadar sevdiğim bir işten ne kadar uzun süre koptuğumu hesaplamak istemiyorum. Bir çok şeyle uğraştım, belki gerekli belki gereksiz. Ama bütün angaryalardan sonra anladım ki insanın hobilerine kesinlikle zaman ayırması gerekiyor. Yazı yazmak için şu klavyenin başına oturduğumda bir mutluluk ve huzur kapladı içimi sevdiğim bir şey yaptığım için. Belki de yaklaşık 1 ay önce seyrettiğim ve ÇOK sevdiğim bir filmi anlatacağım içindir. “çok” kelimesini hem büyük yazıp hem de koyu yaptığıma göre uzun bir yazı olacak, şimdiden sabır diliyorum.
Filmimizin adı “The Pursuit of Happyness“. Türkçe’ye “Umudunu Kaybetme” diye çevrilmiş; ama kesinlikle yanlış bir çeviri. Sebebi kelime çevirisinden çok filmin içeriği ve mesajıyla ilgili. Chris Gardner karakterini canlandıran Will Smith başrolde. Aslında ben Will Smith’i hiç ama hiç sevmezdim. Gerçi ne şarkılarını dinlemiştim; ne de filmlerinden birine gitmiştim. Yine de önyargı dedikleri bu olsa gerek çok itici geliyordu bana ve onun oyunculuk kabiliyeti olacağına pek inanmıyordum. Fakat bu sene fikrim tamamen değişti. “I Am Legend” ile ilgimi çekti ve beğenimi topladı; “The Pursuit of Happyness” ile beni kendisine hayran bıraktı.

Filmde, hayatta kalmak ve ailesine bakabilmek için var gücüyle çalışan -yoksa yok gücüyle bile çalışan mı demeliyim- azimli, olağanüstü çalışkan, zeki ve kararlı bir adam olan Chris’in hikâyesi anlatılıyor. Bir zamanlar onu zengin eden makine satma işi artık makineleri kimse almadığından onu beş parasız bırakıyor ve karısını, parasını, evini bu yüzden kaybediyor. Her şeyini kaybediyor ama bir oğlunu ve umudunu kaybetmiyor. Oğlu dediğim sevimli bıcırık da Will Smith’in gerçek oğlu Jaden Smith. Aslında gerçek karı-kocanın veya gerçek baba-oğulun filmde oynaması gerçekten riskli. Fakat Jaden Smith rolünün hakkını öyle bir vermiş ki insanın ağzı açık kalıyor kal: Hele bazı sahnelerde babası onu azarladığı zaman ağlamaklı olması veya ona öğütler verdiği zaman pür dikkat dinlemesi belki de öz oğlu olduğundan daha bile gerçekçi. Sonuçta gerçek babasının tepkilerine ondan daha iyi ve gerçekçi cevap verecek başka bir çocuk bulunamazdı.

Gerçek bir hayat hikâyesinden uyarlanmış bir film olması filmin inandırıcılığını arttırıyor diyebilirim. Ama bunu derken bir yandan da filmi izlerken bazı olaylara inanmakta ne kadar zorlandığımı saklayamayacağımı söylemek isterim. Yani bu adamın başına gelenler ne pişmiş, ne çiğ, ne haşlanmış ne de kızarmış tavuğun başına gelir. Bütün bu talihsiz olaylar bazı şeyleri sorgulamamı sağladı. Mesela adamın karısı onu neden terk etti? Adam para kazanırken, işleri yolundayken her şey iyi güzel de zor zamanlarda insan sevdiğini bırakıp gider mi? Çoğu filmde görüyorum bunu ve beni çok rahatsız ediyor. Hayatını birleştirdiğin ve birlikte bir çocuk dünyaya getirdiğin birini bu kadar zor zamanda nasıl bırakabilirsin aklım almıyor. O zor zamanları birlikte aşmaya çalışmamak neden? Buradaki kadına “Cinderella Men“deki Russell Crowe’un canlandırdığı karakterin karısını örnek göstermek isterdim.Çünkü o filmde beni çok etkileyen olaylardan biri de beş kuruşsuz zamanlarında karı-koca arasındaki dayanışma ve duygusal bağlardı.

Bunun yanında, Chris’i hiç yalnız bırakmayan, onu sorgulamadan ve yargılamadan takip eden oğlu Christopher filmde sadakatin ve umudun simgesi adeta. Bu yönüyle bana De Sica’nın “Bisiklet Hırsızları” filmindeki “Bruno” karakterini hatırlattı. Kendileri dönem sonu proje filmim olduğundan tarafımdan en ince ayrıntısına kadar izlenilmiştir ve tavsiye edilmektedir. Bunun yanı sıra, Chris’in inanılmaz zor durumda olduğu zamanlarda kendisinden çok oğlunun bu durumu nasıl atlatacağını düşünüp bir oyun havasında olayları atlatmaya çalışması da “Life is Beautiful” (Hayat Güzeldir) filmini anımsattı bana. “The Pursuit of Happyness” filmiyle bağdaştırdığım bu 3 filmin o kadar çok ortak yanı var ki, seyredince siz de anlayacaksınız.

Bu filmde dikkatimi çeken diğer bir şey ise bazen saniyelik karelerin birden çok şey anlatması. Tek bir saniyeye o kadar çok duygu ve anlam sığdırılmış ki kitapla sinemanın farkı burada açığa çıkıyor. O tek bir saniyelik iletiyi kitapta onlarca sayfa yazmak mümkün. Uzun zamandan beri ağladığım ilk film diyebilirim. Bir çok sahnesinde gözlerim dolarak, gerçekten kendimi filmin içinde onları yaşıyor hâlde bularak seyrettim bu filmi.. :ühüh: Belki siz benim kadar etkilenmeyeceksiniz, belki de Tuğçe’nin anlattığı kadar yokmuş diyeceksiniz -sanmıyorum ya :)- ama benim inandığım bir şey var; o da insanın doğru zamanda doğru filmi seyretmesi. Bu ne demek? Belli bir duyguyu veya olayı yaşadığın bir süreçte onunla ilgili bir film seyredersen daha çok duygulanıyorsun. Aynı şey şarkılar için de geçerli. Sevginiz karşılıksızsa karşılıksız aşkların anlatıldığı şarkıları; aldatılmışsanız aldatma ve ihanet üzerine yazılmış şarkıları; birini kaybettiyseniz yas tutan şarkıları daha yürekten dinler ve onlardan daha çok etkilenirsiniz. İşte ben de tam geleceğimle ilgili karar verme aşamasındayken, okulum ve meslek hayatımla ilgili bir sürü şey araştırırken böyle bir film seyrettim ve gerçekten beni çok etkiledi. İş görüşmeleri, sınavlar, stajyerlik vs vs.. Sözün özü, kesinlikle seyretmeniz gereken bir film. Hatta arşivinizde tutup belli aralıklarla seyredebileceğiniz türden. Şahsen, fırsat buldukça belli sahnelerini tekrar tekrar seyrediyorum ve bana gerçekten güç ve çalışma isteği veriyor. Şu anki hâlimden memnun olmamı sağlıyor ve beni mutlu ediyor. Hatta yine canım çekti ben bir kere daha seyredeyim şunu :M