Perşembe günü hayatımın en sarsık günlerinden biriydi. Final dönemindeyim, fenalardayım, normal değilim. Uykusuz geceler, kafein bombardımanları, baş dönmeleri, yorgunluk argınlık, bitkinlik vs vs göz önünde bulundurulduğunda aslında kaybolmam çok da anormal bir durum sayılmayabilir. Evet! Kayboldum!
Her şey Perşembe sabahı okula uykusuz gitmemle başladı. Henüz festivalden kalan kas ağrılarım bile gitmemişti halbuki.. Gözlerim pörtlemiş bir şekilde “Monetary Economics” (Para Politikası) sınavına girip çıktıktan sonra birazcık daha rahat nefes alabilir hale gelmiştim. Elimde benim boyutumu, taşıyabilme kapasitemi ele alırsak tonlarca sayılabilecek ağırlıkta kitaplar vardı. Hepsi kafamdan kalın, boyumdan uzun, gövdemden büyüktüler. Ve ben onları bir torbada taşımak zorundaydım. Bazı kitaplar Akın’ın olduğu için 13.30 gibi Beşiktaş’ta buluşup ona teslim edecektim. Planım tıkır tıkır işliyordu. İşlerim ilk defa ayarladığım gibi gitmiş, saati saatine yetişebilir duruma gelmiştim. Şile’den İstanbul’a tam 1 saatte gelmiştim; Levent Metro’dan Beşiktaş’a da yarım saatte inerdim ve tam saatinde Akın’la buluşurdum. Sonra
hemen kitapları verir, evime gelir yemeğimi yediğim gibi hemen yatardım. Ne güzel planlarım vardı halbuki..
Ama.. Amaa…
Levent’te Metro’da indim, karşıya geçtim ve Beşiktaş’a inmek için otobüse bindim. O kadar yorgundum ki o an için otobüsün boş olması, Beşiktaş’a gitmesinden daha önemli gibi geldi. Tabelasına bakmadan atıvermişim kendimi içeri! Daha 1 durak geçmeden otobüs abuk subuk bir yere sapmasın mı?!! Zaten yeterli miktarda var olan mide bulantım arttı, şekerim çıktı, panik stres hipertansiyon olmadım mı? Hemen düğmeye bastım ve ilk durakta inip karşıya geçip Beşiktaş’a giden bir otobüse binmeyi planladım. Ama “Çamlık” diye adlandırılan bu ulvi duraktan hiçbir otobüs geçmiyordu! Taksi filan da hak getire! Kaldım mı ben elimde kendimden büyük bi torba, koskoca çanta, ölmüş bir vaziyette taksisiz, otobüssüz kıyıda bir yerde! Son çare psişik güçlerimi kullanıp “evet, gözlerimi açtığımda Beşiktaş’ta olacağım” bile dedim; işe yaradı mı yaramadı mı burada söylemeye hiç gerek yok!
Gözlerimi açtığımda telefon çaldı onun yerine. Akın’dı tabi ki. daha tek kelime ettirmeden “Ya Akın, Çamlık diye bi yerde indim. Yanlış otobüse binmişim” gibi bıdı bıdı cümleler kurunca “Tuğçe, sakin ol tamam kaçta gelirsen gel sağlam gel” cevabıyla karşılaşınca rahatladım biraz. Önüme çıkan ilk kişiye sorup nereden yürümem gerektiğini öğrenince daha bir rahatladım. Yürü, yürü, yürü, bu arada torban o yüke dayanamayıp kopsun, sen onunla uğraş bir de, sonra ayakkabı bağın ikide bir çözülsün, ellerini torba kessin artık taşıyacak gücün olmasın, bir sürü zaman ve enerji kaybet… Ahhh ahhh.. Neyse, sonunda Beşiktaş’a inen ana yola çıktım ve eredeyim diye algılamaya çalışırken kaderin bir cilvesiyle karşılaştım diye düşünmeden edemedim. Burası, servisten indiğim yerdi ve ben tekrar Metro’nun olduğu yerdeydim. Hayatımda hiç bu kadar deja vu olmamıştım
Hâlime öyle bir sırıttım ki yanımdan geçenler de bana aptal aptal sırıttı, çok komikti
Yaklaşık 1 saat önceki yaptığım her şeyi tekrar yaptım. Yanlış yöne sapan bir otobüse binmek dışında tabi! Şaka gibiydi yani… Böyle bir fiyaskonun ardından benimle alay etmek için fırsat gözleyen Akın’la buluşmak da tam bir—Düşündüm de asıl fiyasko buydu. O sırada annem aradı, Akın’ı isteyip “aman sakın yanlış otobüse binmesin yanlış yola sapmasın” diye tembihler etti, ikisi bir olup benimle alay ettiler
Öyle şuursuz bir haldeydim ki Akın’a hangi kitapları vereceğimi, hangi yoldan eve gideceğimi, hangi ışıkta karşıdan karşıya geçeceğimi Akın’ın önderliğinde hatırladım. Kaç paralık akbil dolduracağıma bile o karar verdi
Buradan kendisine hem teşekkürlerimi sunuyor, hem de hayat boyu bu olayı önüme tekrar tekrar sunacağını bildiğim için de şimdiden peşin olarak kendisini kınıyorum.
Aslına bakarsak, insan hayatında böyle şeylerle çok karşılaşmıyor mu? Farkında olmasak bile hayatta birçok kez başladığımız yere geri dönmüyor muyuz? Birçok planla ve umutla başladığımız bir noktadan ulaşmak istediğimiz noktaya giderken çok çaba harcamamıza ve var gücümüzle çalışmamıza rağmen tekrar en başa döndüğümüzü, bir arpa boyu kadar bile yol alamadığımızı görmüyor muyuz? Tıpkı Linkin Park’ın “In The End” şarkısında dediği gibi: “I tried so hard and got so far; but in the end it doesn’t even matter…” Uğraşlarımızın hiçbir fayda sağlamadığını gördüğümüz zaman duyduğumuz türden sinir, öfke, nefret, hissizlik başka ne zaman duyulur acaba? Nedendi o zaman bu kadar çaba? Madem aynı yere gelecektim neden uğraştım, neden zamanımı ve enerjimi, üstelik umudumu harcadım diye sormaz mıyız? Aslında ben sormuyorum.. Sormamak lazım diye de düşünüyorum. Belki de o süreci yaşamamız gerekiyordur. Hiçbir anlamı olmayan bir süreçmiş gibi görünmesine rağmen “hayat tecrübesi” adı altında bize mutlaka bir şeyler kazandırıyordur. Kaldı ki, bir şeyin olumsuz sonuç vereceğini veya hiç sonuç vermeyeceğini yaşayıp görmek, ne sonuç vereceğini bilmemekten iyidir.
Yazımı burada sonlandırmak istiyorum; lâkin gecenin bir yarısı oldu ve uzadıkça saçmalayabilirim. Yazı yazmadığım bu süre içerisinde bana mail gönderip yazmamı isteyen herkese çok teşekkür ediyorum. “msn de online olacağına git de bişiler yaz sitene… Yeter be Tolkien’in kitapları için bile bu kadar merakla beklemedim ben” ve “hangi ünv deydin sen tuce? hayır yeter bak protesto için ünvye gelicem yeter
” deyip deyip beni yazmaya teşvik eden Serhat’a, final zamanlarımda fıkralarla ve kişisel iletileriyle keyfimi yerine getiren Serkan’a, shoutbox’ımda kendimi özlettiğimi söyleyen Fatih’e ve yazı yazmamı isteyen diğer arkadaşlarıma çok çok teşekkür ediyorum. Ama Sera’yı özellikle belirtmek istedim; çünkü en iyi o ifade etmiş.. O kadar çok istemiş ki yeni yazı yazmamı, söyleyememiş bile: “Yeni yazı istiyere” deyip kalmış
Tişkür ederim Sera
Sen de olsaydın festival daha bi güzel olurdu seneye mazeret kabul etmiyoruz =)